tarihinde gönderildi.

Hz. Peygamber’in Sözlerinin Değeri – Salim Öğüt

Malumdur ki O'nu diğer insanlardan üstün kılan yönü, kendisine vahyolunmasıdır.

[ayraç]‘ta bugün sizlere Merhum Salim Öğüt Hocanın Modern Düşüncenin Kur’an Anlayışı eserinden iktibâs yapıyoruz. Merhum Öğüt Hoca, Efendimiz (sav)’in sözlerin niçin ve neden önemli olduğuna değiniyor. Güzel tespitlerin yer aldığı bu iktibâsı hayırlı okumanız duası ile…1)Modern Düşüncenin Kuran Anlayışı, Salim Öğüt, RIHLE Kitap, Sayfa 147-148

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Hz. Peygamber’e gelince, O’nun (s.a.v.) kendi sözlerine dair bu şekilde bir değerlendirmesi olduğunu bilmiyoruz ama bu alanda câiz olduğunu düşünerek kıyas yoluyla aynı sonuca varabileceğimizi sanıyoruz. Yani Hz. Peygamber’in sözlerinin de bizim sözlerimize nisbeti, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) bizlere nisbeti gibi olmalıdır.

Malumdur ki O’nu diğer insanlardan üstün kılan yönü, kendisine vahyolunmasıdır.2)Kehf Sûresi, 18/110

"O, kendiliğinden konuşmamaktadır. O(nun konuşması kendisine) vahyedilenden başkası değildir."<br/>Necm Sûresi, 53/ 3-4
“O, kendiliğinden konuşmamaktadır. O(nun konuşması kendisine) vahyedilenden başkası değildir.”
Necm Sûresi, 53/ 3-4

Dolayısıyla O’nun sözünü bizim sözümüzden üstün kılan yönü de budur. Çünkü “O, kendiliğinden konuşmamaktadır. 0(nun konuşması kendisine) vahyedilenden başkası değildir.3)Necm Sûresi, 53/ 3-4

[highlight]Bütün bu ön bilgilerden sonra asıl ifade etmek istediğimiz nokta şudur: Sözün değerinin muhtevasından/içeriğinden kaynaklanması prensibi, Allah ve Rasulü için geçerli değildir. Hatta onlar için bu kural tersinden çalışmakta, çünkü onlardan sâdır olan sözün kıymeti, kaynağından ileri gelmektedir.[/highlight]

Yani bir Kur’ an ayeti değerlendirilirken, muhteva bakımından incelendikten sonra değer hükmüne varılmaz. Tam tersine, o sözün değeri söyleyeninden ileri gelmektedir, dolayısıyla bizatihi kendisi değerlidir. Buna göre bir ayetle karşılaştığımız zaman, sadece ve sadece ondan en verimli, en isabetli ve en doğru şekilde istifade etmeye bakarız.

Sünnet için de aynı değerlendirme geçerlidir. Uzmanlarınca bilinmektedir ki, Sünnet’in Kur’an’dan farkı, sübut problemidir.

Sünnet diye rastladığımız herhangi bir söz, fiil veya takrir, gerçekten de, O’na ait mi, değil mi, sorusu, her dönemde geçerliliğini korumuştur. O’na aidiyeti sabit olduktan sonra, Sünnet’in hükmü de Kur’an gibidir.

Bu yüzden, soru sormak üzere gelen bir kimseye Rasulüllah’ın bir hadisiyle cevap veren İmam Mâlik, soran kişinin: “ama falan sahabe de bu konuda şöyle diyor” demesi karşısında öfkelenmiş ve parmağıyla Hz. Peygamber’in kabrine işaret ederek 4)İmam Mâlik derslerini Hz. Peygamber’in (s.a.v.) mescidinde, O’nun kabr-i şerifinin yanında vermekte idi şu tarihi cevabı vermiştir: [dropcap]”Herkesin sözü alınır da, reddedilir de, ancak şu kabrin sahibi müstesna; O’nun sözü sadece alınır.”[/dropcap]

Basit gibi gözüken bu hakikat, son zamanlarda göz ardı edilmeye başlandığı için, bazı problemlerimizi eskiye nisbetle daha zor halleder, hatta daha doğru bir tabirle, halledemez duruma düştük.

Dipnotlar   [ + ]

1.Modern Düşüncenin Kuran Anlayışı, Salim Öğüt, RIHLE Kitap, Sayfa 147-148
2.Kehf Sûresi, 18/110
3.Necm Sûresi, 53/ 3-4
4.İmam Mâlik derslerini Hz. Peygamber’in (s.a.v.) mescidinde, O’nun kabr-i şerifinin yanında vermekte idi
tarihinde gönderildi.

Toplumsal İlişkilerimize Dikkat! – Ebubekir Sifil

[ayraç]’ta bugün sizlere Ebubekir Sifil hocanın yeni eseri Müslümanca Bir Hayat İçin adlı kitabından iktibâs yapıyoruz. Bu iktibâs toplumsal ilişkilerimizde müslümanca bir hayat için gerekli olan davranışlarımızı ilgili ayet-i kerimeler ve hadis-i şerifler ışığında açıklamaktadır. Hayırlı okumalar… 1)Müslümanca Bir Hayat İçin, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, Mayıs 2014, Sayfa 147-1482)[Blog Kapak Görseli: © eurasiacommunity.org]

[ayraç] | kitaba biraz mola…

“(Ey Habibim!) De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana ittiba edin ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” 3)Âl-i İmrân, 31.

[dropcap]E[/dropcap]fendimiz (s.a.v)’den nakledilen bir hadis bu ayeti şöyle tefsir ediyor: “Kim Allah’ın ve Resulü’nün kendisini sevmesini istiyorsa, doğru sözlü olmaya, emanete riayete ve komşusuna eziyet etmemeye baksın.”4)Abdürrezzâk es-San’ânî, el-Musannef, 11/8.

Kim Allah’ın ve Resulü’nün kendisini sevmesini istiyorsa, doğru sözlü olmaya, emanete riayete ve komşusuna eziyet etmemeye baksın.
Kim Allah’ın ve Resulü’nün kendisini sevmesini istiyorsa, doğru sözlü olmaya, emanete riayete ve komşusuna eziyet etmemeye baksın.
[fotoğraf:© picpickle.com]

Bu hadiste ifade buyurulan üç husus arasında nasıl bir ortak özellik vardır diye düşündüğümüzde karşımıza şu gerçek çıkıyor: Efendimiz (s.a.v) burada namazımıza, orucumuza ve sair bireysel ibadetlerimize değil, toplumsal ilişkilerimize dikkat çekiyor:

1. Yalanı hayatınızdan çıkarın buyuruyor. Her ne şekilde olursa olsun yalan söylemeyin. Buna göre bir başka hadiste ifade buyurulan üç hal dışında yalanın hayatımızda yerinin olmaması gerekiyor. (O üç hal, düşmanla savaş, küs arkadaşların arasının bulunması ve evliliğin kurtarılmasıdır.) 5)Ebû Dâvud, “Edeb”, 58.

2. Size emanet edilen şeye hıyanet etmeyin. Emanet denilince sadece birisinin bize geçici olarak teslim ettiği ve bir süre sonra gelip alacağı şeyleri düşünmeyelim. Bize verilen sağlık sıhhat ve bedenden çoluk-çocuğumuza, malmülkten mevki ve makama kadar hayatımızda uhdemize verilmiş ne varsa hepsi birer emanettir ve bizler onların her birinden hesaba çekileceğiz.

3. “Komşuya eziyet etmeme” ifadesinden sadece aynı binada  veya mahallede oturduğumuz insanlara kötülük etmemeyi anlamamalıyız. Aksi takdirde buradan şöyle bir  anlam çıkar: Komşumuz dışındaki insanlara eziyet edebiliriz! Bu doğru olamayacağına göre Efendimiz (s.a.v)’in bu ikazından, aynı apartman ve mahalleyi paylaştığımız “yakın komşu”dan, aynı şehri paylaştığımız “uzak komşu”ya kadar ilişki ve irtibatta bulunduğumuz bütün insanları anlamalıyız.

Üretim ve tüketim anlayışımıza, eğlenme ve dinlenme tarzımıza, aileden başlayan toplumsal ilişkilerimize kadar hayatın her alanında Sünnet’in öngördüğü davranış ve tutumu ortaya koyamıyorsak, Allah Teala’nın sevdiği ve bağışladığı bahtiyarlar arasına girmemiz hiçbir zaman mümün olmayacaktır.

Yüce Kitabımız’da “De ki: “Eğer Allahı seviyorsanız bana uyun ta ki Allah sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin.”
Yüce Kitabımız’da “De ki: “Eğer Allahı seviyorsanız bana uyun ta ki Allah sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin.”

Yüce Kitabımız’da “De ki: “Eğer Allahı seviyorsanız bana uyun ta ki Allah sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin.6)Ali İmran, 31.buyurulmaktadır.

Efendimiz (s.a.v) de, “Hevasını benim getirdiklerime tabi kılmayan iman etmiş olmaz7)İbn Ebî Âsım, Kitâbu’s-Sünne, I, 12.buyurmak suretiyle Kur’an-Sünnet bütünlüğüne ve Sünnet’i dışlayarak Müslüman kalmanın imkânsızlığına dikkat çekmiştir. Dolayısıyla hakiki ve makbul iman, ancak Efendimiz (s.a.v)’in rehberliğine titizlikle riayet etmekle mümkün olacaktır.

Dipnotlar   [ + ]

1.Müslümanca Bir Hayat İçin, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, Mayıs 2014, Sayfa 147-148
2.[Blog Kapak Görseli: © eurasiacommunity.org]
3.Âl-i İmrân, 31.
4.Abdürrezzâk es-San’ânî, el-Musannef, 11/8.
5.Ebû Dâvud, “Edeb”, 58.
6.Ali İmran, 31.
7.İbn Ebî Âsım, Kitâbu’s-Sünne, I, 12.
tarihinde gönderildi.

Öğrenci Hayatında Teknoloji – Serdar Demirel

[ayraç]‘ta bugün sizlere Serdar Demirel Hocanın Yerelden Küresele Ahlakî Duruşumuz isimli eserinden iktibâs yapıyoruz. Demirel Hoca, Postahanede karşılaştığı bir anısına yer vererek günümüzdeki teknoloji bağımlılığına değiniyor. Hayırlı okumalar… 1)Yerelden Küresele Ahlaki Duruşumuz, Serdar Demirel, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 77-79

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Üniversitenin postahanesindeyim. Sıramı bekliyorum. Karşı köşede bir masa, başında üç satıcı ve üstünde de elektronik cihazlar. Biraz dikkatlice bakınca cihazlar arasından bir DVD player dikkatimi çekiyor. Cihazın aynı zamanda açılıp kapanan ekranı olduğunu görüyorum, laptop bilgisayar tasarımında üretilmiş. Fiyatına gözüm ilişiyor, 105 dolar yazıyor. Kontrol ediyorum, evet yanılmamışım, fiyat doğru. Pazarlık yapsam fiyat indirilecek.

Bu da beni kara kara düşündürmeye yetiyor..

İnsana, hem zaman kazandıran hem de onun zamanını buharlaştıran teknoloji, mekân içerisinde tam nereye oturtacağımızı bilemediğimiz bir heyulâ.
İnsana, hem zaman kazandıran hem de onun zamanını buharlaştıran teknoloji, mekân içerisinde tam nereye oturtacağımızı bilemediğimiz bir heyulâ.
[fotoğraf: © 7-theme.com ]

İnsana, hem zaman kazandıran hem de onun zamanını buharlaştıran teknoloji, mekân içerisinde tam nereye oturtacağımızı bilemediğimiz bir heyulâ. Biz mi teknolojiyi kontrol ediyoruz, yoksa o mu bizi, muallâklaşmaya başladı.

Global çağın en belirgin özelliklerinden birisi de teknolojinin ucuzlaması ve sınır tanımaması. Teknoloji deyip geçmemek lâzım. Hayatımıza giren her yeni teknolojik âlet bize yeni alışkanlıklar, alışık olmadığımız iyi veya kötü davranış biçimleri kazandırıyor. Bunlar arasından en göze çarpanı ise, farklı kültür ve coğrafya insanlarını tek tipleştirmesi ve insanı kendi cinsine benzetmesi.

Bana bunları düşündüren üniversite postahanesinde karşıma çıkan ve öğrenci hayatı konseptini alt-üst eden DVD playerler ve de aynı amaçla kullanılan bilgisayarlar oldu. Öğrenci yurtlarında zamanın nasıl tüketildiğine dair gözlemlerimiz ve de bize ulaşan bilgiler gelecek nesillerin alacağı şekil konusunda insanı kara kara düşündürmeye yetiyor doğrusu. Birçok öğrencide sabahlara kadar film seyretmek bir bağımlılık olmuşsa endişelenmemek elde mi?

Dr. Serdar Demirel
Dr. Serdar Demirel

[quote]Çok uzak olmayan bir dönemde teknolojiye ulaşmak bir lükstü. Bugün ise tek bir kişi bir TV kanalı kadar zengin film koleksiyonuna sahip olabiliyor. Bunun için bir öğrencinin bütçesi bile yetebiliyor.[/quote]

Bakın, neler oluyor piyasada bu meyanda:

Her biri 45 dakika süren 22 bölümlük bir dizi film tek DVD’de toplanmış, 2 dolara tüketicisine ulaşıyor. 7-8 filmi ihtiva eden DVD’ler aynı fiyata piyasada. Öğrenciler işin daha kolayını bulmuş. Bu DVD’leri birbirlerinden ödünç alarak 50 sentlik boş DVD’lere kopya yapıyorlar. Özetle, 50 sentlik bir maliyetle, 20 saat süren film koleksiyonlarına sahip olmak sıradan bir iş anlayacağınız.

Kopyalanan her film seyredilmek üzere algılandığından bu kadar filmi seyretmek geride ne kitap okumaya, ne ders çalışmaya, ne de araştırma yapmaya fırsat vermese gerek. Bırakın bunları, bu bağımlılık devamsızlıkların da artmasını tetikliyor.

Hâlbuki üniversite öğrencisi için zaman çok önemlidir, önemli olmak zorundadır. Artık üniversite bitirmek bir işi garantiye almak manasına da gelmediğinden öğrencilerin kendilerini daha donanımlı yetiştirmeleri gerekiyor. Bu da zamanla yarışmak, üretilen çok yönlü kompleks bilgi ağıyla boğuşmak demek. Uzmanlık yapılan alanda maksimum bilgiyi elde etmek için bile zamanı iktisatlı kullanmak gerekirken, ek donanım için zamanın ne ifade ettiği tartışılmazdır.

Bunu yapmak teknolojinin sunduğu imkânlarla mümkün. Ancak teknolojiyi gerektiği gibi kullanabilene aşkolsun!
Öğrencilerin önemli bir bölümü verilen ödevleri internet sitelerinden veya dijital CD kütüphanelerden kes-yapıştır yöntemiyle hazırlıyor. Böylece günler sürecek bir ödev çalışması birkaç saatte bitirilmiş oluyor. Tabii, öğrenci, çoğu zaman neyi kesip yapıştırdığının farkında bile olmuyor.

Üniversitelerin kaliteyi artırmak için ödev sistemlerini mutlaka değiştirmesi gerekiyor. Çünkü klasik ödevlerin varoluş hikmeti bugünkü teknolojik çağda varlığını yitirmek üzeredir. Öğrenci tembelliğe alışmaktadır.

[box type=”alert” size=”large”]Teknoloji, insana az bir emekle çok iş yapma şansını verdiğinden geriye tüketmek üzere geniş bir zaman dilimi üretmiş oluyor. Lâkin bu boş zaman yine teknolojinin sunduğu eğlence imkânlarıyla doldurulduğundan hızla asosyal tipler ürüyor.[/box]

Bir gün, tanıdık bir öğrenci, bana, hiç unutamayacağım çok manidar bir söz söylemişti. Şöyle demişti mealen: “Ben, en çok bilgisayarımın başında mutluyum. O bana hiç itiraz etmiyor. Her dediğimi yapıyor. Beni fazlasıyla da eğlendiriyor. İnsanlar gibi bana acı da vermiyor.”

Bu ifadeler, bu kardeşimizin insanlarla beraber olmaktan neden hoşlanmadığı merakımı gidermeye yetmişti.

Teknoloji gittikçe küçülüp ucuzlaşıyor. Aynı zamanda bu küçük dünya büyük insanı içine çeken bir labirentler sistemine dönüşüyor.

Bu çerçevede teknoloji, bize, sadece kolaylık sunan bir âlet değil, zihin sağlığımıza, toplum yapımıza yönelmiş bir tehdit hükmündedir de.

Öğrencinin gündelik izleğinden yola çıktık. Buradan varabileceğimiz bir hüküm şu olsa gerek: Teknolojik devrim kontrol edilmekten çıktığı oranda global köyün tüm sakinlerine büyük sosyal problemler yaşatmaktadır.

Dipnotlar   [ + ]

1.Yerelden Küresele Ahlaki Duruşumuz, Serdar Demirel, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 77-79
tarihinde gönderildi.

Amerika’ya Numune Olan Devşirme Usulü – Ekrem Buğra Ekinci

Osmanlılarda yükselmek için tek şart liyakattir. Hangi ırka ve dine mensup olursa olsun, kabiliyetli gençlerin önü açıktır. Devşirme denilen bu usul, devleti 6 asır ayakta tutan prensiplerden biri olmuş; Amerika’ya da numune teşkil etmiştir.

[dropcap]O[/dropcap]smanlı devlet adamları ilk devirlerde medrese mezunlarından seçilirdi. Zamanla devlet büyüdü. Devlet adamlarında daha fazla siyaset tecrübesi aranır oldu. Devlet, kendi idarecilerini kendisi yetiştirmeye başladı. Medreseliler devletin hukuk ve din adamları olarak pozisyonunu sürdürdü. Küçük memurlar ise hükümet ofislerinde usta-çırak münasebetiyle yetiştirildi. Devlet ricali, saraydaki Enderun Mektebi’nde tahsil görürdü. Burası hem padişahın hususi hizmetinin görüldüğü idari ofisler hem de devlet ricalinin yetiştiği bir akademiydi.

Adam Olacak Çocuk!

Osmanlı Arması  [fotoğraf: © onedio.com]
Osmanlı Arması
[fotoğraf: © onedio.com]

Pençik, Farsça “beşte bir” demektir. İslâm hukuku, esirleri hakkında hükümdara muhayyerlik tanımıştır. Hepsi öldürülebilir veya fidye karşılığı serbest bırakılır veyahut da köle yapılırdı. Bu üçüncü hâlde beşte biri devlete aittir. Bunlardan istikbal vadedenleri kabiliyetlerine göre mekteplerde Müslüman Türk kültürüyle devlet adamı ve asker olarak yetiştirilirdi. Geri kalanı devlete ait toprak ve ahırlarda çalışırlardı. Bunlara “ortakçı kullar” denirdi.

Harplerde Alman esirlerden devlet hissesine düşen beşte birine “pençik” denirdi. Pençik Kanunu Sultan I. Murad zamanında çıkarıldı. Ankara Harbini müteakip fetihler durup kâfi miktarda pençik ele geçmediği için Sultan II. Murad zamanında Devşirme Kanunu çıkarıldı. Gayrimüslim çocuklar, umumiyetle ebeveyninin de rızasıyla yetiştirilmek üzere devlet hizmetine alınmaya başladı. Bunlar 8 ilâ 15 yaşlarında olup, zekâ, terbiye ve fizikî görünüş bakımından en mükemmel olanlar arasından ilm-i kıyafet (fizyonomi ilmi) bilen hususi memurlarca muhtelif imtihanlardan geçirilerek seçilirdi.

Kim Devşirilir, Kim Devşirilmez?

İmam Şafiî, İslâmiyet’in zuhurundan sonra kitabî bir dine girenlerin, memleketleri savaş ile fethedilirse, kölelikten kurtulamayacağını söyler. Devşirme usulü bu kavle göredir. Nitekim İslâmiyet’in zuhurundan evvel kitabî dine girmiş topluluklar olduğu için Yahudi ve Ermeni çocukları devşirilmez.

Terbiye kabul etmez görülen gözü açık şehirli çocuklar devşirilmez. Saray ahırlarına bağlı Üsküdar çayırlarına bakmak ve hariçten gelenlere kılavuzluk yapmak karşılığında Kartal ve Kadıköy’den çocuk devşirilmez. Hâkim sınıfa dayanarak halkı ezer yahut firar ederler endişesiyle Müslümanlardan devşirme alınmaz.

Ekrem Buğra Ekinci (Prof. Dr.) [Fotoğraf: © ekrembugraekinci.com]
Ekrem Buğra Ekinci (Prof. Dr.)
[Fotoğraf: © ekrembugraekinci.com]

[highlight]Devşirme, bir şehirde 40 evden bir çocuk nispetindedir. Tek oğul devşirilmez. Çocukları devşirilenler, vergiden muaf tutulur. Az da olsa çocuğunu vermek istemeyen çıkar, bunlar çeşitli yollarla ikna edilir. Devşirildikten sonra firar edenlere çok az rastlanır. Böylece köyünde kalsa en fazla papaz olabilecek çocuğun önünde icabında sadrazamlığa kadar giden bir yol açılır. Fakir Balkan köyleri için devşirilmek aslında bir kurtuluştur.[/highlight]

Sultan Fatih’ten itibaren idarede devşirmeler tercih edilmiş; padişahın kulu oldukları için bu usulün çok faydaları görülmüştür. Bu usulle yetiştirilenler, kökünden apayrı, cemiyetle herhangi bir kan veya mahallî bağı bulunmayan, padişaha sadık ve tarafsız bir bürokrasi ve ordu teşkil etmiştir. Devşirme usulü, gayrimüslimlerin ekseriyette bulunduğu eyaletlerin daha itaatli olmasına yardım etmiştir. Buralarda eli silah tutabilecek gençler, umumiyetle devlet hizmetinde idi. Nitekim devşirme usulü kalktıktan sonra, bu eyaletler birer ikişer istiklal mücadelesine girişmiştir.

Ailesiyle irtibata geçen devşirmelerin sayısı azdır. Bunlar da ailesini Müslüman yapmışlardır. Hırvat asıllı Sokullu Mehmed Paşa, daha silahtarken Bosna’nın Sokol kasabasındaki ailesiyle temasa geçmiş; kardeşi ve amcazâdesini İstanbul’a getirterek Enderun’a aldırmış; bilahare anne ve babası da gelmiş ve hepsi Müslüman olmuştu. Sokol’da yalnızca Papaz olan bir kardeşi kalmıştı. Devşirmelerin hemen hepsi Müslüman Türk kimliğine uygun yaşamış; sadıkane hizmetleri ve hayır eserleriyle öne çıkmışlardır. Devşirmeler halis Müslüman ve Osmanlı’dır. [quote]Hadis-i şerif, “Bir kavimin köle ve azatlıları da o kavimden sayılır” der.[/quote]

Gücün Sebebi

Devşirme Kanunundaki evsafı taşımadığı görülen çocuklar, tophaneye işçi verilir. Diğerleri önce Müslüman Türk çiftçilerin yanına yerleştirilir, Türkçe ve İslamiyet’i öğrenmeleri sağlanır. Sonra İstanbul ve Edirne’deki Acemioğlanlar Mektebi’ne alınır. Burada muvaffak olanlardan hüsn-i cemal sahipleri Enderun’a geçer. Güçlü kuvvetli olanları da saray bahçelerine ve sahil emniyetine bakan Bostancı Ocağı’na ayrılır. Geri kalanları yeniçeri olur.

Merhum Mimarsinan'ın Eseri: Selimiye Camiisi @ Edirne  [fotoğraf: © edirnegezilecekyerler.org]
Merhum Mimarsinan’ın Eseri: Selimiye Camiisi @ Edirne
[fotoğraf: © edirnegezilecekyerler.org]

Mahmud Paşa, Gedik Ahmed Paşa, Davud Paşa, Hersekzâde Ahmed Paşa, Koca Mustafa Paşa, Dukakinzâde Ahmed Paşa, Şehit Hadım Sinan Paşa, Makbul İbrahim Paşa, Lütfi Paşa, Kılıç Ali Paşa, Rüstem Paşa, Lala Mustafa Paşa, Cağaloğlu Sinan Paşa, Cerrah Paşa, Kuyucu Murad Paşa, Koca Yusuf Paşa, Cezayirli Gazi Hasan Paşa, Tiryaki Hasan Paşa gibi meşhur vezirler, hatta Mimar Sinan köle yahut devşirme acilidir.

1633 yılından itibaren devşirme usulü zaafa uğradı. Müslüman halkın çocuklarından da okumaya hevesli olanlar Enderun’a alındı. Yeniçeri Ocağı kaldırılana kadar devşirme usulü cereyan etti.

Liyakati ön planda tutan, din ve ırkına bakmaksızın halkın, istidadından faydalanmayı öngören devşirme sistemi, Osmanlı Devleti’ni altı asır ayakta tutan prensiplerdendir. Süper güç davasındaki Amerika’ya da numune olmuştur. Amerika, ırkı ne olursa olsun, zeki ve kabiliyetli insanlardan istifadeyi şiar edinmiştir.

tarihinde gönderildi.

Ehl-i Beyt İmamları – Ebubekir Sifil

Soru: Eimme-i İsna Aşeriye denilen zatlar Şii midirler, yoksa Ehl-i Sünnet midirler?

[ayraç]‘ta bugün sizlere Ebubekir Sifil hocanın sana din’den sorarlar I eserinden iktibâs yapıyoruz. Sifil hoca, “Masum İmamlar” sorusunu soran okuyucuya cevap veriyor. Hayırlı Okumalar…1)sana din’den sorarlar I, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2009, Sayfa 253-255

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Soru


Eimme-i İsna Aşeriye denilen zatlar Şii midirler, yoksa Ehl-i Sünnet midirler?

Cevap


Eimme-i İsnâ Aşer, Şia’nın “masum imamlar” silsilesini oluşturan 12 İmam’dır. Bu imamlar arasında, fırkalaşmanın zuhur ettiği dönemde yaşamış olanların Ehl-i Sünnet’in temel itikadî kabullerine aykırı bir görüşü benimsediği yolunda herhangi bir bilginin Sünnî kaynaklarda yer aldığından haberdar değilim.

SanaDindenSoralar-I - Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Kitapları
SanaDindenSoralar-I – Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Kitapları

Sünnî kaynaklar ve âlimler onların tamamını -tabii ki başta Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (Allah hepsinden razı olsun) olmak üzere- fazilet, üstünlük, ilim, takva ve nesep şerefi ile anmıştır, anmaktadır.2)Örnek olarak Ehl-i beyt imamlarının ez-Zehebî’nin Siyeru A’lâmi’n Nübelâ’sındaki tercemelerine bakılabilir.

Bununla birlikte Sünnî kaynaklar, bu imamlardan herhangi birinden, kendisinin veya mensubu bulunduğu pak silsilenin “ismet”inden bahsettiği, ya da Hz. Ebû Bekr ile Hz. Ömer (r.anhuma)’dan teberri ettiği yolunda herhangi bir bilgi vermez.

Burada bir örnek olması kabilinden şu olayı zikredebiliriz: Sâlim b. Ebî Hafsa şöyle demiştir: “Ebû Ca’fer (Hz. Hüseyin (r.a.)’in torunu Muhammed el-Bâkır) ve oğlu Ca’fer’e (Ca’fer es-Sâdık), Ebû Bekr ve Ömer hakkında ne düşündüğünü sordum; şöyle dediler: “Ey Sâlim! O ikisini sev; onların düşmanlarındansa uzaklaş! Zira onlar hidayet imamları idiler.3)İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk, LIV, 285; el-Mizzî, Tehzîbu’l-Kemâl, V, 80; ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, IV, 402.

[box type=”alert” size=”large” style=”rounded”]Burada dikkat çekilmesi gereken bir nokta var: Rivayette soruyu sorduğu nakledilen kişi bir Şii’dir. Keza bu rivayeti ondan nakleden Muhammed b. Fudayl da Şii’dir.[/box]

Öte yandan -İmam Ebû Hanîfe ile Muhammed el-Bâkır veya Ca’fer es-Sâdık arasında olduğu gibi- Sünnî imamlar ile Ehl-i Beyt arasında, birincilerin ikincilere hürmeti temelinde sıcak ilişkiler bulunduğunu biliyoruz. İtikadî sahada aralarında herhangi bir ihtilaf bulunsaydı, elbette böyle bir ilişki söz konusu olmazdı.

“12. İmam” olarak kabul edilen Muhammed el-Mehdî, Ehl-i Sünnet’e göre ya hiç doğmamış ya da küçük yaşta ölmüştür. Babasının mirasının 7 yıl bekledikten sonra kardeşi (Ca’fer b. Ali) tarafından alınması, Hasan b. Ali el-Askerî‘nin Muhammed el- Mehdî adında bir çocuğunun dünyaya geldiği iddiasını boşa çıkarmaktadır.

Dipnotlar   [ + ]

1.sana din’den sorarlar I, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2009, Sayfa 253-255
2.Örnek olarak Ehl-i beyt imamlarının ez-Zehebî’nin Siyeru A’lâmi’n Nübelâ’sındaki tercemelerine bakılabilir.
3.İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk, LIV, 285; el-Mizzî, Tehzîbu’l-Kemâl, V, 80; ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, IV, 402.
tarihinde gönderildi.

Amelsiz Müslümanlık Olur Mu? – Dilaver Selvi

Allah’a iman ettiğin i söyleyen bir kimsenin O’nun emir ve hükümlerini hafife alması, onları ihmal etmesi veya gereksiz görmesi imanı ile bağdaşmaz.

[ayraç]‘ta bugün sizlere Dilaver Selvi‘nin Ehl-i Sünnet İnancı isimli eserinden iktibâs yapıyoruz. Selvi Hoca, Amel işlemenin önemine, Amelsiz Müslümanlığın tehlikelerine Kur’an-ı Kerim ayetleri ve Hadis-i Şerifler ile örnekler vererek değiniyor. Hayırlı Okumalar…1)Ehl-i Sünnet İnancı, Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, İstanbul 2013, Sayfa 218 – 221

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Din sadece bir fikirden, güzel düşünceden ibaret değildir. Din, Allah Teâlâ’nın hükümleridir. Müslüman, bu hükümlere samimiyetle uyan kimse demektir. Teslim olan tâbi olur, tâbi olan huzur bulur. Çünkü Allah Teâlâ’nın dininde, insanı mutlu edecek her şey vardır. insanı yaratan onun derdini ve dermanını en iyi bilmez mi?

Din, sadece inanmak ve kalple kabul etmek de değildir.

Din, samimi olarak inanmak ve inandığı esasları ihlâsla yaşamak demektir.

Dinin esası ihlâstır; yani Allah’a karşı samimi olmaktır.

Din, baştan sona kulluk ve güzel ahlâk demektir.

Ehl-i Sümmet İnancı - Dilaver Selvi - Semerkand Yayınları
Ehl-i Sümmet İnancı – Dilaver Selvi – Semerkand Yayınları

Din, Allah Teâlâ’nın kulun yaşaması için gönderdiği hükümlerden ve edeplerden ibarettir. Allah’a iman ettiğin i söyleyen bir kimsenin O’nun emir ve hükümlerini hafife alması, onları ihmal etmesi veya gereksiz görmesi imanı ile bağdaşmaz. Böyle düşünen bir kimse, ya aklının kusurunu anlar, şeytanın hilesini farkeder ve bu hallere tövbe eder veya kalbinden imanı gider.

[highlight]Hiç tövbe edilmeyen veya salih amellerle temizlenmeyen günahlar kalbi öldürür. Kalbi ölen kimsenin imanı tehlikededir. Tövbe edip imanını tazeleyen ve güzel amellere dönen bir kimse tehlikeden kurtulur.[/highlight] Şu hadis-i şerifin uyarısına dikkat etmek zorundayız:

[quote]“Mümin bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer tövbe eder, günahtan elini çeker ve istiğfar ederse kalbi temizlenir. Günah işlemeye devam eder ve günahı çoğaltırsa siyahlık kalbini tamamen sarar. işte bu hal kalbin paslanmasıdır. Allah Teâlâ’nın, ‘Hayır, doğrusu onların yaptıkları ameller yüzünden kalpleri pas tutmuştur’ (Mutaffifîn 83/14) âyetiyle belirttiği durum bu dur.”2)Tirmizî, Tefsir, nr. 3345; İbn Mâce, Zühd, nr. 4244; Hâkim, Müstedrek, 2/518; Ahmed, Müsned, 21297.[/quote]

Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Hakim’de elliden fazla yerde, cennete giren müminlerin en önemli iki özelliğinden bahsetmiştir. Bunların birincisi şeksiz iman, ikincisi de Allah için salih amel işlemektir. Elbette cennete Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle girilir; ancak yüce Rabbimiz, bu rahmetini ve mağfiretini salih amel işleyen mümin kullarına vaat etmiştir.

Gerçek bir Müslüman, “Ben yüce Yaratıcı ’ya iman ederim fakat dünyada nasıl yaşayacağımı kendim belirlerim, iyiyi kötüyü aklımla seçerim, arzuladığımı yerim, istediğimi içerim, beğendiğimle evlenirim, haram ve helâl diye bir sınır tanımam” diyemez. Bunu diyen mümin olmaz; böyle düşünen ve söyleyende iman kalmaz.

Bir Müslüman, Allah’a imanı tam ve şirkten uzak olduğu halde, nefsinin hevâsına uyup bazı farzları terketse veya haramlara girse, bu yüzden küfre girmiş olmaz. Bu durumda kendisine tövbe farzdır. Tövbe etmeden ölse bile, yine mümindir; tevhid üzere ölmüştür.

Cenâb-ı Hak dilerse kendisine hiç azap etmeden affederek onu rahmetiyle cennetine koyar veya geçici bir azapla cezalandırır ve sonunda ebedî nimet yurdu cennete alır.3)bk. Sâbûnî, er-Risâle fi i’tikâdi Ehli’s-Sünne (Aktdetü’s-Selet, s. 276. Asıl olan Allah’ın birliğini bilmek ve buna iman etmektir. Bu kadar bilgi ve iman olmadan cennete girmek mümkün değildir.

İmanın, ilim ve Salih amel ile korunma altına alınması gerekir. Çünkü kalpteki iman, dil ile söylenmez ve amel ile ispat edilmezse, imanın ne varlığı anlaşılır ne de tadı tadılır. Bir kimsenin Müslüman olduğuna şahitlik edilebilmesi için, onun Müslümanlığını ilan etmesi veya bunu bir ameli ile göstermesi gerekir.

İman ile amel, kalple vücut gibidir. Kalp de vücut da tek başına hayat bulamaz. İmanın salih amel, taat ve ibadetle gereği yapılınca, İslâm yaşanmış olur. İslâm imanın ilan edilmesidir. İman da İslâm’ın akaididir.

[box type=”alert” size=”large”]Allah katında imansız amel kabul edilmediği gibi, akaidsiz amel de kabul edilmez.[/box]

“Vahdet-i vücud”, “Râbıta” vb. Konulara Bakış Açısı Nasıl Olmalıdır? - Osman Nuri Topbaş
Lâ ilâhe illallah şehadetinin cennetin kapısını kolayca açması için, onu söyleyen müminde şu dört şeyin bulunması lazımdır: 1. Yalan ve gıybetten temiz bir dil. 2. Hile ve hıyanetten arınmış bir kalp. 3. Haram ve şüpheli şeylerden uzak duran bir karın. 4. İçinde hevâ ve bidat bulunmayan salih amel. 
[fotoğraf: © Reuters]

Amel ve ibadet, kalpteki imanın dili hükmündedir.

Velilerden Bâyezid-i Bistâmî’nin (k.s) huzurunda biri, “lâ ilahe illallah şehadeti cennetin anahtarıdır” hadisini okudu. Hazret, bu hadise şu açıklamayı getirdi:

“Evet, böyledir, fakat bir anahtarın dişleri olmazsa kapıyı açmaz. Lâ ilâhe illallah şehadetinin cennetin kapısını kolayca açması için, onu söyleyen müminde şu dört şeyin bulunması lazımdır:
1. Yalan ve gıybetten temiz bir dil.
2. Hile ve hıyanetten arınmış bir kalp.
3. Haram ve şüpheli şeylerden uzak duran bir karın.
4. İçinde hevâ ve bidat bulunmayan salih amel.4)Ahmed, Müsned, 5/242; Bezzâr, Müsned, nr. 2660; Taberânî, Kitâbü’d- Duâ, nr. 1479; Heysemî, ez-Zevâid, 1/16. 5)Münâvî, el-Kevâkibü’d-Dürriyye, 1/660 (Beyrut 1999).

Kendisini yaratan ve yaşatan yüce Rabb’ine imanı olup da hiç itaati olmayan bir insanda, O’na karşı hiç değilse biraz mahcubiyet ve hayâ bulunmalıdır. Bu kadarcık hayâ da bir iman alametidir ve Hz. Resûlullah’ın (s.a.v) müjdesiyle, bunun bile kazancı büyüktür.

Allah Resûlü (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
Sizden evvelki ümmetler içinde bir adam vardı. Tevhid hariç işe yarar hiçbir hayırlı ameli yoktu. Bir gün ailesini toplayıp,

‘Öldüğüm zaman beni yakınız. Kemiklerimi havanda döverek toz ediniz. Sonra rüzgârlı bir günde bu tozun yarısını karaya, yarısını denize atınız’ diye vasiyet etti. Adam ölünce vasiyet yerine getirildi. Aziz ve Celil olan Allah rüzgâra, ‘Dağıttığın tozları topla’ buyurdu. Rüzgâr tozları topladı, huzur-i ilâhiyyeye getirdi.

Hak Teâlâ adama, ‘Neden böyle hareket ettin?’ diye sordu.

Adam,‘Senden hayâ ettiğim için yâ Rab’ diye cevap verdi.

O zaman Allah Teâlâ, ‘Ben de seni mağfiret ettim’ buyurdu. ’ 6)Hadis için bk. Buhârî, Enbiya, 54; Müslim, Tövbe, 24; Ahmed, Müsned, 1/398.

Dipnotlar   [ + ]

1.Ehl-i Sünnet İnancı, Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, İstanbul 2013, Sayfa 218 – 221
2.Tirmizî, Tefsir, nr. 3345; İbn Mâce, Zühd, nr. 4244; Hâkim, Müstedrek, 2/518; Ahmed, Müsned, 21297.
3.bk. Sâbûnî, er-Risâle fi i’tikâdi Ehli’s-Sünne (Aktdetü’s-Selet, s. 276.
4.Ahmed, Müsned, 5/242; Bezzâr, Müsned, nr. 2660; Taberânî, Kitâbü’d- Duâ, nr. 1479; Heysemî, ez-Zevâid, 1/16.
5.Münâvî, el-Kevâkibü’d-Dürriyye, 1/660 (Beyrut 1999).
6.Hadis için bk. Buhârî, Enbiya, 54; Müslim, Tövbe, 24; Ahmed, Müsned, 1/398.
tarihinde gönderildi.

Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi – Ebubekir Sifil

[ayraç]‘ta bugün sizlere Ebubekir Sifil hocanın Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi isimli eserinden iktibâs yapıyoruz. Sifil hoca serinin ikinci cildinde İslam Modernizmi’ne değiniyor ve Fazlur Rahman’ın görüşlerini tenkid ediyor. İslam Modernizmi’nin ne anlama geldiğine, hangi söylemleri olduğuna değiniyor. Kitabın ana hatlarını çizen önsözü bugün [ayraç] okuyucuları için iktibâs yapıyoruz. Hayırlı Okumalar…1)Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Önsöz

[ayraç] | kitaba biraz mola…

[dropcap]M[/dropcap]odern İslam düşüncesinin, günümüz Müslümanlarının bi­lincini meşgul eden en önemli problem olduğunu söylemek abartı olmasa gerektir. Müslümanlar Batı’dan ya da daha genel bir ifadeyle “dışarıdan” gelen herhangi bir telkin ya da yönlen­dirme girişimine karşı doğal bir refleksle karşı koymakta iken -burada bunun genellikle bilinçli bir tepki değil, sadece bir “refleks” olduğunu özellikle belirtmemiz gerekiyor- aslında kökü yine dışarıda olmakla birlikte, kendi dillerini konuşanların yaklaşımlarına karşı daha bir savunmasız ve kabule yatkın olabilmektedirler.

[highlight]Bir de Modernizm’in “topyekün” bir hareket olduğunu hesaba katarsak, karşı karşıya olduğumuz durumun ciddiyetini bir an önce gerektiği gibi kavramanın ne derece öncelikli bir çaba olması gerekti­ğini ifade etmiş oluruz.[/highlight]

Buradaki “topyekün” kelimesi, İslam Modernizmi‘nin homojen ve yeknesak bir hareket olduğunu anlatmaktan ziyade, onun “kök­tenci” tavrını vurgulamaktadır. Zira onun temel hedefi, her şeyden önce “yeni bir bilinç” oluşturmaktır. O, öncelikle kavramları ele alır; gereğinde onlara yeni anlamlar yükler ve gerekirse temelden yenile­riyle değiştirir.

Bununla birlikte, İslam Dünyası’nda özellikle son yüzyılda boy veren Modernist hareketlerin belki de en egzantrik ve hatta trajik ta­rafı, bütüncül bir yapıya kavuşturulamamış olmasıdır.

[quote]Her ne kadar bunda, Modernizm’in yerel görünümlerinin, -özellikle başlangıç dönemleri için- birbirlerinden kopuk hareketler olarak ortaya çıkmasının ve henüz oluşum döneminde bulunmasının rolü büyük olmuşsa da, aslında temel etken, belki de Modernizm’in doğasında aranmalıdır. “Değişim” olgusunun, tarihsel ve evrensel bir belirleyici olarak hareketin temel dinamiğini teşkil etmesi, “nelerin”, “nasıl”, “ne kadar” ve “neye göre” değişeceğine dair soruların da de­ğişik biçimlerde cevaplandırılmasını intaç etmiştir.[/quote]

Yelpazenin bir ucunda en katı laikçiler, diğer ucunda İslam’ı temel dinamik olarak kabul etmekle birlikte bu noktadan itibaren ala­bildiğine renklenen görüşler demetini oluşturan “İslamcı Modernist”ler…

Hal böyle olunca, Modernizm’den ne anlaşılması gerektiği, belki de en temel soru olarak karşımıza çıkmaktadır.

[box type=”info” size=”large” style=”rounded” border=”full”]Bu noktanın tahlilini ilgili çalışmalara bırakarak burada şunu söylemeliyiz ki Modernizm’in en temel karakteristiği, hareket nokta­larını, enerjisini ve istikametini çok büyük ölçüde İstişrak (Oryantalizm) hareketine borçlu olmasıdır. Bu çalışmada da sık sık dikkat çekileceği gibi, başından beri “en temel İslamî göstergeler” olarak kabul gören fenomenler, Modernizm açısından bakıldığında birden buharlaşmakta ve anlamını/etkisini yitirmektedir. Burada özel­likle “Hermenötik (Yorumsamacı) okuma” ve “Tarihsel bakış” olarak formüle edilen yaklaşım biçimlerinin anılması gerekmektedir. Buna göre İslâmî nasslar bağlamında en temel problematik, “Nassların bize ne dediği” değil, “bizim nasslardan ne anladığımız”dır.[/box]

Aslında Müslüman için bu noktanın bir problem olarak görül­mesi bile temelde saçmadır. Çünkü Müslüman, yalın bir mantıkla şöyle düşünür: Beni yaratan Allah olduğuna göre, bunun bir sebebi olmalıdır. Eğer Allah beni niçin yarattığını bildirmemişse, nasıl ya­şayacağım beni ilgilendirir. Ama eğer bildirmişse -ki öyledir- o za­man yaratılış amacıma uygun davranışın hangisi olduğunu da öğ­retmiş olması gerekir. İşte tarih boyunca insanlığa ısrarla ve art arda peygamberler gönderilmesinin hikmeti burada aranmalıdır.

Rasûllah (sav)'in Tevekkül Anlayışı - M. Yusuf Kandehlevî
Peygamber, insana yaratılışın bilgisini ilettiği gibi, ama­cını da bildiren ve en az bunun kadar önemlisi, bu amaca uygun tav­rın nasıl geliştirileceğini öğreten elçidir.
[fotoğraf:© picpickle.com]

Zira peygamber, insana yaratılışın bilgisini ilettiği gibi, ama­cını da bildiren ve en az bunun kadar önemlisi, bu amaca uygun tav­rın nasıl geliştirileceğini öğreten elçidir.

Bu bildirim, Kur’an ve Sünnet nasslarının muhtevasında ahlakî öğretiler şeklinde olduğu gibi, hukukî ilkeler şeklinde de tezahür eder.

İşte Fazlur Rahman’ın söyleminin tam da bu noktada farklı­laştığı görülmektedir. Zira ona göre Kur’an bizim için ve bugün, sa­dece kendisine temel ahlakî ilkeleri bulup çıkarmamız noktasında referans olabilecektir. Bu ilkeler üzerine bina edilecek olan teolojik ve hukukî prensipler ise, tamamen bizim gayretimizle oluşturulacaktır.

Hz. Peygamber (s.a.v) dönemi de dâhil olmak üzere Kur’an’dan çıkarılan ya da daha doğru bir ifade ile Kur’an’da mevcut bulunan hukukî ilkeler, -tıpkı Nebevî Sünnet’in verilerinin arz ettiği durum gibi- tarihseldir ve bugün aynen tekrarlanamaz. Eğer Nebevî Sünnet’i, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Kur’an’dan ilham alarak oluşturduğu bir sis­tem olarak düşünmemiz doğruysa, Yaşayan Sünnet de genel olarak ilk dönem hukukçularının Nebevî Sünnet’ten ilham alarak oluşturdukları sistemin adıdır.

İşte bu temel farklılık, Fazlur Rahman’ın -büyük ölçüde Müsteşrikler’e dayanan ama yine de kendine özgü motifleri bulunan terminolojisi ile daha da renkli ve ilgi çekici bir yapı arz etmektedir.

Kuşkusuz onun uzun sayılabilecek -ve çalkantılı- bir ömür içinde oluşturup geliştirmeye çalıştığı sistemin, bütün unsurlarıyla bu çalışmaya yansımasını beklemek doğru olmaz.

Bizim, -‘Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi’ başlığı al­tında- sürdürdüğümüz çalışmanın bu basamağında gerçekleştirmeye gayret edeceğimiz şey, Fazlur Rahman’ın düşünce dünyasını oluştu­ran temel metodolojik argümanlar ile bunlardan hareketle -ve kimi zaman önerdiği sistemin somut örneklemelerini ortaya koymak mak­sadıyla- gündeme getirdiği parça konuların tahlil ve kritiğidir.

Çalışmanın, okuyucuya bir bütün olarak arz edilmesini hedef­lemiş olmakla birlikte, ele aldığımız hususların, ilki metodolojik ve ikincisi pratik konuların işlendiği iki kısım halinde sunulmasının siste­matik açıdan daha uygun olacağı düşüncesinden hareket ettik.

Fazlur Rahman’dan yaptığımız alıntılarda, onun dilimize çevrilmiş çalışmalarını kullandık ve çok gerekli görmedikçe İngilizce metinlere başvurmadık. Onun düşünce dünyasının bütünlük arz edecek argümanlarının, dilimize aktarılmış çalışmalarında genel olarak yer aldığı söylenebilir. Bu bakımdan, yazarımızın Türkçeye henüz çevrilmemiş çalışmalarını kullanmadık.2)Burada bahsi geçen ifadeler kitabın ilk yayımlandığı tarih (1998) itibariyledir. Kitabın yayımlanmasını takip eden süre içerisinde Fazlur Rahman’a ait yayımlanmış başka kitaplar bu ifadenin kapsamı dışındadır.

Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi - Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Yazıları
Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi – Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Yazıları

Çalışmanın sistematiği, Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi serisinin ilk cildinde3)Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün görüşlerinin kritiğine ayırdığımız cilt. ortaya konduğu şekliyle aynen korunmuştur, izlediğimiz yöntemin, okuyucu açısından pratik faydaları bulunduğunu biliyoruz. Bu bakımdan, ele aldığımız görüşlerin bütünlük arz etmesine özen göstererek, çalışmamızı ilk kısımda 13 ana başlık altında şekillendirdik. İkinci kısımda da Fazlur Rahman’ın Akaid/Kelam konu­sundaki görüşleri ile Usul-i Fıkıh alanındaki yaklaşımları noktasın­daki tenkitlerimiz yer almaktadır. Akaid/Kelam hakkındaki yazılarda, gerek Fazlur Rahman, gerekse başkaları tarafından özellikle İmam el-Eş’arî’nin çözümleri ağırlıklı olarak tartışma konusu yapıldığı için biz de bu noktaya ağırlık verdik. Bununla birlikte, genel olarak Ehl-i Sünnet’e yönelik eleştirileri de irdelemeye gayret ettik.

Usul-i Fıkıh konusundaki yazıda ise ağırlıklı olarak Kıyas, İstihsan, Mesalih-i Mürsele, Örf vb. hususlar işlendi.

Elinizdeki çalışmada “Ekler” bölümünde yer alan bazı yazılar bulunuyor. Bunlardan ilki, Modernistler’in üzerinde ağırlıklı olarak durduğu “iman-amel” münasebeti meselesi bağlamında İmam Ebû Hanîfe’nin ve bu ekolün diğer imamlarının Mürciîlik’le ithamı hususunu ele aldık. Bu noktayı bizim için önemli kılan hususlardan birisi de, İmam el-Eş’arî’nin “Makâlâtu’l-İslâmiyyîn”inde, İmam Ebû Hanîfe hakkındaki “irca” iddiasının yer almış olmasıdır.

Bir diğer yazı, Fazlur Rahman’ın Fıkıh ve Hadis tarihi ile ilgili bir takım tespitlerini test etme imkânı sunan iki tarihî mektup: İmam Mâlik ve İmam el-Leys b. Sa’d’ın birbirlerine hitaben yazdıkları bu mektuplar hakkında kısa bir de değerlendirmemiz oldu.

Nihayet “Ekler” bölümünün son yazısı da, Fazlur Rahman’ın görüşlerine ayırdığımız ve bundan önce yayımlanmış bulunan ça­lışma ile ilgili bir eleştiri denemesi ile ilgili. (Bize oldukça şaşırtıcı gelen bu eleştirinin hiç yapılmamış olmasını arzu ederdik.)

Çaba bizden, başarı Yüce Allah’tan.

Ebubekir SİFİL

Keçiören

8 Ramazan 1418 / 7 Ocak 1998

Dipnotlar   [ + ]

1.Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Önsöz
2.Burada bahsi geçen ifadeler kitabın ilk yayımlandığı tarih (1998) itibariyledir. Kitabın yayımlanmasını takip eden süre içerisinde Fazlur Rahman’a ait yayımlanmış başka kitaplar bu ifadenin kapsamı dışındadır.
3.Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün görüşlerinin kritiğine ayırdığımız cilt.
tarihinde gönderildi.

Takva Nedir? – Salim Öğüt

Takva, önce Allah korkusudur ve bu manasıyla her türlü hayrın ve bereketin kaynağıdır. Onun olmadığı yerde hiçbir iyilikten ve faziletten bahsedilemez. Salim Öğüt

[ayraç]‘ta bugün sizlere Merhum Salim Öğüt Hoca‘nın Modern Bir Din Projesinin Tenkidi isimli eserinden iktibâs yapıyoruz.Merhum Öğüt Hoca bu pasajda Takva’nın anlamını açıklıyor. Son yıllarda -özellikle Modern kesim tarafından neşredilen- meallerde “Takva’nın saygı duymak” vb. gibi anlamlar ile basitleştirilmesine karşı bu pasajı siz okuyucularımıza paylaşıyoruz. Hayırlı okumalar.1)Modern Bir Din Projesinin Tenkidi, Salim Öğüt, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 63-65

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Konunun önemine binaen biraz daha genişletilmesinde fayda görmekteyiz.

Elmalılı’dan sonra, Öztürk2)Yaşar Nuri Öztürk’ün en çok başvurduğu kaynak eserlerden biri olan Ragıb el-Isfehânî takvayı şöyle tarif etmiştir:

“Nefsi günaha düşmekten muhafaza etmektir.”

Yani nefsi, günah işlemekten ve kötülük yapmaktan korumak, her türlü çirkinlik ve rezillikten arınmış olarak muhafaza etmektir.

Kuşeyri Risalesi‘nde ise “Allah’a itaat etmek suretiyle O’nun ukûbetinden sakınmaktır diye tarif edilmiştir.”3)Salih Udayme, s. 105

el-Mevsû’atü’l-Fıkhiyyetü’l-Müyessere‘de Takvâ şöyle tarif edilmiştir: “İnsanı, Allah’ın emirlerini yerine getirmeye, yasakladıklarını da terketmeye sevkeden nefsî bir niteliktir.”4)I, 558559

 el-Mevsû’atü’l-İslâmiyyetü’l-‘Âmme‘de ise şu şekilde tarif edilmiştir: “Alah’ın emirlerine uymak ve yasaklarından kaçmak suretiyle, O’nun azabından ve cezasından korunmak ve sakınmaktır.”

Hz. Ömer, Ubeyy hazretlerine takvanın ne olduğunu sordu. O da: “Dikenli bir yolda yürürken ne yaparsın?” diye, soruyla karşılık verdi. Hz. Ömer: “Dikkat eder ve eteklerimi toplarım.” deyince Übeyy: “İşte takva budur.” buyurdu.

Temelde takva, kalbin Allah’ın azametini sürekli hatırda tutması celalini, heybetini ve kibriyâsım (ululuğunu) yüreğinde hissetmesi demektir. Buna bağlı olarak da O’nun makamından dolayı haşyet, hesap ve cezasından dolayı havf duymaya devam etmesidir.

Takvanın manası bu olunca, çerçevesi, sadece büyük günahlardan kaçınmakla sınırlı kalmaz, en küçük kusurlardan arınmayı da gerekli kılar. Sahabe döneminden itibaren de böyle anlaşılmıştır.

[box type=”info” size=”large”]Çünkü onlar hep şöyle söylerler: “İşlediğin günahın küçüklüğüne değil, kime isyan ettiğine bak!”[/box]

Allah’a hamdolsun ki bugün de takvayı böyle anlayan ve yaşayan insanlar mevcuttur.

İkamet ettiğim şehirde bir Allah dostundan bahsettiler ve dediler ki bu kişi et almak için kasaba kendisi gitmez. Çünkü bütün esnaf gibi kasap tarafından da sevilip sayılmaktadır. Bu yüzden etin en iyi yerini keser verir de, kendisinden sonra gelenlere haksızlık etmiş olur diye düşünür. Bu yüzden hep başkalarını gönderir.

İlahiyatçı yazar diyor ki: bu anlayışı, bu ahlakı, bu erdemi, bu karakteri bu iffeti, bu istiğnayı, bu fazileti vb. insani değerlerin kaynağı olan en temel telakkiyi insanlar arasında üstünlük ölçüsü olmaktan çıkarmak, Kur’an’ın emridir.

Evet, takva akla ve gelebilecek ve sözlüklerde bulunabilecek bütün erdemlerin ortak adıdır.

 Takva, önce Allah korkusudur ve bu manasıyla her türlü hayrın ve bereketin kaynağıdır. Onun olmadığı yerde hiçbir iyilikten ve faziletten bahsedilemez.

Nitekim Safahatin en muhteşem manzumelerinden biri aşağıdaki beyitlerle başlar:

Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır,

Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

Yüreklerden çekilmişfarzedilsin havfı Yezdan’ın Ne irfanın kalır tesiri kat’iyyen ne vicdanın!

Mehmet Akif bu uzun manzumeyi, şu ayet-i kerimenin tefsiri olarak kaleme almıştır:

Ey imân etmiş olanlar! Allah Teâlâ’ya bihakkın takvâ ile itti- kada bulununuz. Ve siz ancak müslümanlar olduğunuz halde vefat ediniz.5)Âl-i İmrân, 3/102

Bu meal, Ömer Nasuhi Bilmen‘e aittir. Ayet-i kerimenin aslına sadık kalarak takva kelimesini aynen koruduğu için tercihe şayan bulduk. Ancak yeni neslin daha iyi anlaması ve takvanın bu ayette hangi manada kullanıldığını göstermek için Muhammed Esed’in mealindeki karşılığını da sunmak istiyoruz: “Siz ey imana ermiş olanlar! Derin bir duyarlıkla Allah’a karşı sorumluluğunuzun hakkıyla bilincinde olun ve O’na kendinizi yürekten teslim etmeden önce ölümün sizi alt etmesine izin vermeyin.”

Dipnotlar   [ + ]

1.Modern Bir Din Projesinin Tenkidi, Salim Öğüt, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 63-65
2.Yaşar Nuri Öztürk
3.Salih Udayme, s. 105
4.I, 558559
5.Âl-i İmrân, 3/102
tarihinde gönderildi.

Hz. Ömer’in Hazîneden İsteyen Bir Akrabasını Azarlaması – M.Yusuf Kandehlevî

Hz. Ömer'in bir akrabası, ona gelerek hazineden kendisine bir şeyler vermesini teklif etti. Hz. Ömer'de onu azarlayarak

[ayraç]‘ta bugün sizlere kısa fakat etkili bir pasajı iktibâs ediyoruz. Merhum Yusuf Kandehlevî‘nin meşhur eseri Hayatü’s-Sahabe eserinde yer alan bu iktibâsta Hz. Ömer (ra)‘ın Halifelik dönemindeki hassasiyetini aktarıyor.

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Muhammed b. Sirin anlatıyor:

Hz. Ömer‘in bir akrabası, ona gelerek hazineden kendisine bir şeyler vermesini teklif etti. Hz. Ömer‘de onu azarlayarak:

M.Yusuf Kandehlevi
M.Yusuf Kandehlevi

[box type=”alert” size=”large”]’Allah’ın huzuruna hain bir devlet adamı olarak çıkmamı mı istiyorsun?’ [/box]

dedi. Fakat daha sonra kendi malından ona on bin dirhem verdi. “1)İbn-i Sa’d, III 219.

Harun b. Antere anlatıyor:

Hz. Ali, Kufe yakınlarındaki Havernak’ta iken yanına gittim. Üstünde eski bir elbise vardı ve soğuktan titriyordu. Kendisine:

  • ‘Ey Halife, şüphesiz ki Allah, sana ve ailene bu maldan bir pay vermiştir ve sen ise soğuktan titriyorsun,’ dedim. Bunun üzerine bana:

[quote]’Allah’a yemin ederim ki, ben sizin malınızdan bir şey eksiltmedim. Bu üstümdeki de evimden -yahut Medine’den- getirdiğim, bir elbisedir,’ dedi.”[/quote]2)El-Bidâye ve’n-Nihâye. VIII, 3.

Dipnotlar   [ + ]

1.İbn-i Sa’d, III 219.
2.El-Bidâye ve’n-Nihâye. VIII, 3.
tarihinde gönderildi.

Fıkhî İhtilafların Kaynağı – Beyânuni

Fıkhî ihtilaf olgusu iki esasa dayanır: 1. Şer’î nassların farklı anlaşılmaya ihtimalli yapısı. 2. Anlayış ve değerlendirme tarzlarının farklılığı.

[ayraç]‘ta bugün sizlere Merhum Ebu’l-Feth el-Beyânuni‘nin Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilaflar isimli kitabından iktibâs yapıyoruz. Bu iktibâsta Fıkhî İhtilaflar‘ın kaynağını göreceksiniz. Merhum el-Beyânuni, eserinde Asr-ı Saadetten yaşanmış örnekler ve ayet-i kerimeler ile Fıkhî İhtilaflar‘a değiniyor. 1)Ebu’l-Feth el-Beyânuni, Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilaflar, Çeviren: Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 23-32

[ayraç] | kitaba biraz mola… 

Fıkhî hükümlerdeki ihtilaf, Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlayan “ahkâmda ictihad“ olgusundan kaynaklanmaktadır. O dönemde içtihadın çok yaygın olmaması, Hz. Peygamber (s.a.v) ’e inmekte olan vahyin insanları ictihaddan müstağni kılmasıydı.

Hz. Peygamber (s.a.v)  vefat ettikten sonra Sahabe‘nin (Allah onlardan razı olsun) çeşitli merkezlere dağılmasıyla birlikte ictihad dairesi de genişlemeye başladı.

Vahyin kesilmesi ve Sahabe‘nin çeşitli yerlere dağılmasıyla şer’î hükümlerde ihtilafın çerçevesinin genişlemesi tabiidir. Zira fıkhî ihtilaf olgusu iki esasa dayanır:[ordered_list style=”decimal”]

Şer’î nassların farklı anlaşılmaya ihtimalli yapısı.

Anlayış ve değerlendirme tarzlarının farklılığı.

[/ordered_list]

Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilaflar- Ebu'l Feth el-Beyanûni  Çeviren: Ebubekir Sifil
Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilaflar- Ebu’l Feth el-Beyanûni Çeviren: Ebubekir Sifil

Allah Teala’nın şer’î meselelerde hikmeti, Kur’an ve Sünnet naslarının pek çoğunun birden fazla şekilde anlaşılmaya ihtimalli olmasını iktiza etmiştir. Kur’an-ı Kerim apaçık Arap diliyle inmiştir ve Arap dilinde lafızların ihtimalli yapısı herkes tarafından bilinen ve ikrar edilen bir husustur ki, Arap dili bu yapısıyla diğer dillerden ayrılır.

Tıpkı bunun gibi Allah Teala’nın yaratışındaki hikmet de insanların akıl ve idrak bakımından farklı farklı olmasını iktiza etmiştir. Bu sayede varlık kemal bulur, insanların ilim ve akıl bakımından birbirlerinden temayüz etmesi ve birbirleriyle yarışması mümkün olur.

Akıl sahibi hiç kimse, bu iki temel hakikatin kaçınılmaz olarak görüş ve hükümde ihtilafa yol açacağından ve bunun kesin, bedihî bir netice olarak oraya çıkacağından şüphe etmez.

Şimdi şu açık matematik denkleme bakalım:[ordered_list style=”decimal”]

İhtimalli nasslar + Farklı anlayış tarzları ve aklî kapasiteler = İhtilaf.

Kat’î nasslar + Bir tek anlayış tarzı ve aklî kapasite = Tek görüş.[/ordered_list]

Mezhep ve görüşleri birleştirmeye çağırma fikri muhtemelen bu iki temel hakikatten ve bu iki bedihî gerçekten gafil olma halinin doğurduğu bir sonuçtur. Görünüşte –nefislere hoş gelen– “vahdet/birlik” ve “tek görüş etrafında buluşma ve ittifak” adına hareket ediliyor olması da bu fikrin bazı kesimler tarafından benimsenmesini mümkün kılmaktadır. Ancak heyhat, heyhat!!!

[box type=”info” size=”large” style=”rounded”]Allah Teala’nın mahlukatta cari kıldığı hikmeti bu insanlar göremiyor. Allah Teala dileseydi bütün insanları, düşünce ve anlayışta bir tek ümmet yapar, Kitab‘ı da icmal ve ihtimale yer vermeyen (tümüyle) mübeyyen ve müfesser bir tarzda indirirdi![/box]

Allah Teala, kullarının kendisine ibadet ettiği bu dinin hükümleri konusunda anlayış ve görüşleri birleştirmeyi dilese, bir yandan şer’î nassların yapısını değiştirir, diğer yandan da tek hüküm üzere ittifak etsinler diye insanların anlayış tarzlarını teke indirirdi.

Örnek olarak 2/el-Bakara suresindeki şu ayeti ele alalım: Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç “kur’” beklerler.”2)2/el-Bakara, 228.

Buna mukabil, aynı surede bu ayetten hemen iki ayet önce, Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler için dört “ay” bekleme süresi vardır3)2/el-Bakara, 226. buyurulmaktadır.

Allah Teala, ilk ayette “üç kur’” buyurduğu halde, diğer ayette “dört ay” buyurmuştur. Yine ilk ayette bekleme süresi “üç”lü, rakamla, ikinci ayette ise “dört”lü rakamla ifade buyurulmuştur. Bu rakamlar kat’î olup bilinen rakamlardır ve birden fazla anlama gelmezler.

Bu durumu, ilk ayette geçen  “üç kur’” ile ikinci ayette geçen “dört ay” ifadesinin oluşturduğu manzara ile karşılaştırdığımızda şunu görüyoruz: İlk ayetteki “kur’” kelimesi, Arap dilinde birden fazla anlama gelmektedir.  Buna mukabil ikinci ayette geçen “ay” kelimesi kat’îdir, birden fazla anlam ifade etmez.

Ebû Amr b. el-Alâ’

4)Ebû Amr Zebbân b. el-Alâ’. Doğum yılı konusunda 55, 65, 68, 70 tarihleri zikredilmektedir. 7 kıraat imamından biridir. Mekke, Medine, Kûfe, Basra gibi merkezlerde ilim tahsili için bulunmuştur. 7 imam içinde en fazla hocadan ders almış olan odur.

Sahabe‘den Enes b. Mâlik, Tabiun‘dan el-Hasenu’l-Basrî, Sa’îd b. Cübeyr, Âsım b. Ebi’n-Necûd, Atâ b. Ebî Rabâh, İkrime, Mücâhid gibi meşhurlardan ilim almıştır. Bilhassa Nahiv ve Kıraat ilimlerinde temayüz etmiştir. Ebû Ubeyde Ma’mer b. el-Müsennâ, el-Asma’î, Sîbeveyh gibi Arap dili otoritelerinin hocasıdır. Biyografisini zikredenler, kıraat, şiir, Arap dili ve tarih konusunda emsalsiz olduğunu söyler.

Hadis tenkitçileri ise kıraatte hüccet olmasının yanında, rivayetlerinde de sika (güvenilir) olduğunu vurgular. 154/770 yılında Kûfe’de vefat etmiştir. Bkz. Yâkût el-Hamevî, Mu’cemu’l-Üdebâ, III, 1316 vd.; el-Mizzî, Tehzîbu’l-Kemâl, XXXIV, 120 vd.; ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, VI, 407. (Çev.)şöyle demiştir: “Kimi Arap kabileleri hayız dönemine kur’ derken, kimileri bu kelimeyi iki hayız arasındaki temizlik dönemini ifade için kullanır. Bir kısmı hem hayız, hem de temizlik süresine birlikte kur’ der.5)el-Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân, III, 113.

Ebû Bekr Ahmed b. Ali er-Râzî el-Cassâs der ki: “Selef‘in ittifakı sebebiyle “akrâ’” kelimesinin iki hususu, “hayız” ve “temizlik” dönemlerini anlatmak üzere kullanılması neticesi hasıl olmuştur.

Bu meselenin iki veçhesi vardır.

“1. Bu kelime birden fazla anlama ihtimalli olmasaydı Selef onu iki anlama gelecek şekilde tevil etmezdi. Onlar lügate, isimlerin anlamlarının bilgisine ve ibarelerden elde edilen manalara vakıf idiler. Onlardan bir kısmının bu kelimeyi “hayız”, bir kısmının “temizlik” olarak tevil etmiş olmasından anlıyoruz ki bu kelime her iki durumu anlatmak üzere de kullanılabilir.

“2. Bu, onlar arasında yaygın ve bilinen bir ihtilaftı ve onlardan hiç biri, bu hususta karşıt görüşü benimsemiş olan muhalifini herhangi bir şekilde kınamamıştı. Tam aksine tarafların her biri, muhalifinin muhalif görüşü benimsemesini normal karşılamıştı.

“İşte bu durum, söz konusu kelimenin iki anlama da ihtimalli bulunduğunu ve meselenin ictihadî olduğunu gösterir…”6)el-Cassâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, I, 430.

İmdi, 2/el-Bakara suresinin 228. ayet-i kerimesinde geçen “üç kur’” ifadesinin anlaşılmasında görüşlerin farklılaşması ve aynı surenin 226. ayet-i kerimesinde geçen “dört ay” ifadesinin anlaşılmasında ittifak edilmesi tabii değil midir?

Bu hususta İmam el-Kurtubî şunları söyler: “Ulema “akrâ’”7)“Kur’” kelimesinin çoğuludur. Bu kelime “kar’” diye de okunur. (Çev.) kelimesinin anlamında ihtilaf etmiştir. Kûfeliler “O hayızdır” demişlerdir ki, Hz. Ömer, Hz. Ali, İbn Mes’ûd, Ebû Musa, Mücâhid, Katâde, ed-Dahhâk, İkrime ve es-Süddî‘nin görüşü de bu doğrultudadır.

“Hicazlılar ise “O, temizlik süresidir” demiştir. Bu da Hz. Aişe, İbn Ömer, Zeyd b. Sâbit, ez-Zührî, Ebân b. Osman ve eş-Şâfi’î‘nin benimsediği görüştür.”8)el-Kurtubî, A.g.e., III, 113.

Eğer Allah Teala bu meselede görüşlerin birleşmesini murad etseydi, 226. ayette “dört ay” buyurduğu gibi, 228. ayette de “dört hayız süresi” veya “dört temizlik süresi” buyururdu! Birden fazla anlama gelen bütün şer’î nasslar buna kıyas edilebilir…

Allah Teala’nın böyle murad etmiş olmasındaki hikmeti teyid eden hususlardan birisi de, şer’î nassların çoğunluğunun delaletinin zannî oluşudur. Allah Teala bununla sanki bir yandan görüşlerin ve anlayışların çeşitlenmesiyle insanlara kolaylık dilemiş, diğer yandan da akılların önünde geniş bir alan açmıştır ki insanlar Kelamullah’tan ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in sözlerinden
istinbatta bulunsun ve çıkarılan hükümlerle (farklı tarzlarda) amel etsin!

Muhakkık alimler muhtelif bağlamlarda bu hikmetlere işaret etmiştir. İmam ez-Zerkeşî‘nin aşağıdaki sözleri bu kabildendir:

“Bil ki Allah Teala, bütün şer’î hükümler için kat’î deliller tayin buyurmuş değildir. Aksine, şer’î delilleri(n bir kısmını) kasden zannî kılmıştır ki, mükelleflere genişlik olsun. Böylece mükellefler, delilin kat’î olması sebebiyle bir tek mezhebe bağlı olmak gibi bir durumda kalmamışlardır…”9)el-Mahlâvî, Teshîlu’l-Vusûl, 240.

Fıkhî hükümlerdeki ihtilafların ilk ortaya çıkışının Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında olsun, O’ndan sonra olsun Sahabe (Allah hepsinden razı olsun) asrına kadar gittiği vakıasını teyit eden birkaç pratik misal zikredelim:

2.1. Sahabe‘nin, Benu Kureyza‘ya giderken yolda vakti giren namazı kılmanın hükmü konusundaki ihtilafı:

İmam el-Buhârî, Sahîh‘inde İbn Ömer (r.a)’in şöyle dediğini rivayet eder: “Ahzab günü

10)

Bu tabir, hicretin 5. yılında vuku bulan Hendek savaşı sürecini anlatır. Gatafan ve Kureyş, kendilerine destek veren başka kabilelerin de katılımıyla Medine‘ye kalabalık bir ordu halinde saldırdığı için “Ahzab” (hizipler, gruplar) adıyla da anılır. Bu savaşta Benu Kureyza, Hz. Peygamber (s.a.v)’le yaptığı anlaşmayı bozup müşriklere yardım etmişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v), Hendek savaşının hemen ardından, ara vermeden Benu Kureyza üzerine bir birlik gönderdi. Bkz. İbn Hişâm, es-Sîretu’n-Nebeviyye, III, 214 vd.

Hadisin buradaki ifadesinden Hz. Peygamber (s.a.v)’in Benu Kureyza muhasarasına iştirak etmediği anlaşılmaktaysa da, doğrusu şudur: Hz. Peygamber (s.a.v) Hz. Ali (r.a) komutasında bir birliği hızlı hareket etmeleri emriyle önceden göndermiş, kendisi de diğer bir birlikle arkalarından gitmiştir. Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, VII, 413. (Çev.)

(Benu Kureyza üzerine gönderdiği birliğe hitaben) Hz. Peygamber (s.a.v) , Benu Kureyza’ya varmadıkça sakın kimse ikindi namazını kılmasınbuyurdu. Yolda giderken ikindi namazının vakti girdi. Onlardan bir kısmı “Benu Kureyza’ya varmadıkça kılmayalım” dedi. Diğerleri ise “Aksine, namazı şimdi kılalım. Hz. Peygamber (s.a.v)’in bizden istediği bu değildi (hızlı hareket etmemiz için öyle söyledi)” dediler. Bu durum kendisine zikredildiğinde Hz. Peygamber (s.a.v)  onlardan hiç birisini kınamadı.”11)el-Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir. Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, VIII, 411. Bu misalin tafsilatı ileride, ihtilaf sebeplerinin ikincisinde zikredilecektir.

2.2. Ebû Sa’îd el-Hudrî (r.a) şöyle rivayet etmiştir:

“(Sahabe‘den) iki kişi bir sefere çıkmıştı. Yolda namaz vakti girdi; ancak yanlarında su yoktu. Bunun üzerine temiz toprakla teyemmüm ederek namaz kıldılar. Bir süre sonra –henüz vakit çıkmamışken– su buldular. Onlardan birisi abdest alıp o namazı yeniden kıldı. Diğeri ise namazı yeniden kılmadı. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a.v) ’e gelerek bu durumu haber verdiler. Hz. Peygamber (s.a.v) , namazı tekrar kılmayana, “Sünnet’e isabet ettin. (Teyemmümle kıldığın) namazın sana yeter” buyurdu. Abdest alıp namazı yeniden kılana hitaben ise “Sana iki kere sevap var” buyurdu. Ebû Dâvud ve en-Nesâî rivayet etmiştir.12)Cem’u’l-Fevâid, I, 113. Bkz. Ebû Dâvud, “Tahâret”, 128; en-Nesâî, “Hayz”, 28.

Bu iki olay Hz. Peygamber (s.a.v)  zamanında vuku bulmuştur. Sahabe‘nin, Hz. Peygamber (s.a.v) ’in vefatından sonraki ictihadî ihtilaflarına gelince, müctehid imamlar arasında ihtilaflı olan meselelerin hemen hepsi Sahabe zamanındaki ihtilaflara dayanır.

Konuyla ilgili meşhur eserlere küçük bir müracaat bile, fıkhî meselelerdeki ihtilafların Sahabe zamanında yaygın olduğu gerçeğini teyid için yeterli olacaktır.

Hz. Peygamber (s.a.v)‘in vefatından sonra Sahabe arasında ilk ihtilaf muhtemelen imamet-i kübra makamına kimin daha layık olduğu, ümmetinden Hz. Peygamber (s.a.v) ’e kimin halife olacağı konusunda cereyan etmiştir. Bundan sonra tafsili hükümlerde genel ve özel sebeplere dayalı olarak ihtilaflar devam edip gitmiştir. Bu noktayı özel bir başlık altında ele alacağız.

Sahabe‘nin ihtilaf ettiği meselelere örnek olarak şunları zikredebiliriz:

2.3. Dedenin mirası:

İbn Abbâs (r.a), dedenin de tıpkı baba gibi miras bırakanın kardeşlerini –buradaki “kardeşlik” hangi surette olursa olsun fark etmez– mirasta mutlak surette hacb edeceği (dede hayattayken kardeşlere miras düşmeyeceği) görüşünü benimsemiştir. Bu görüşünde o, Kur’an’da “baba” kelimesinin “dede” hakkında da kullanılmasına dayanmıştır.13)Kastedilen, “Ey Ademoğulları! Şeytan, babanızla annenizi, kendilerine avret yerlerini göstermek için cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de saptırmasın…” (7/el-A’râf, 27) ayetidir. (Çev.)

Buna mukabil Hz. Ömer, Hz. Ali, Zeyd b. Sâbit (r.anhum) gibi diğer sahabîler, aynı bakış açısına sahip olmuş ve öz (ana-baba bir) olsun, üvey (baba bir) olsun, bütün kardeşlerin mirasta dedeye ortak olacağını söylemişlerdir. Zira bu kardeşlerden her biri, baba vasıtasıyla ölen kişiye bağlanmaktadır.

14)Dedenin varlığının tıpkı baba gibi ölenin kardeşlerinin mirastan pay almasına engel teşkil ettiği görüşü sadece İbn Abbâs (r.a)’a ait değildir. Hz. Ebû Bekr, Hz. Aişe, Mu’âz b. Cebel, Übeyy b. Ka’b, Ebu’d-Derdâ, Ebû Hureyre, Abdullah b. ez-Zübeyr ve Ebû Musa el-Eş’arî’nin (Allah hepsinden razı olsun) görüşü de böyledir.

Hz. Ömer, Hz. Ali, İbn Mes’ûd ve Zeyd b. Sâbit de (Allah hepsinden razı olsun) dedenin varlığının kardeşlerin mirastan pay almasına mani teşkil etmediğini söyleyen sahabîler arasındadır. Bkz. İbn Abdilberr, el-İstizkâr, XV, 429 vd. (Çev.)

2.4. Boşanmış kadının, iddet süresinin ne kadar olduğu konusunda da Sahabe arasında ihtilaf vaki olmuştur.

İbn Mes’ûd (r.a), kadının, üçüncü hayzının bitimiyle gusledip temizlenmedikçe iddetinden çıkmış olmayacağını söylerken, Zeyd b. Sâbit (r.a) ve diğerleri, üçüncü hayız döneminin başlamasıyla kadının iddetinin sona ereceği görüşünü benimsemiştir. Bu ihtilaf, (yukarıda geçen) “kur’” kelimesinin anlamındaki ihtilaftan kaynaklanmaktadır.

2.5. Kocası ölen hamile kadının iddetinin ne zaman biteceği konusundaki ihtilaf da böyledir.

Hz. Ömer ve İbn Mes’ûd (r.anhuma), bu durumdaki kadının iddetinin doğumla birlikte sona ereceğini söylerken, Hz. Ali ve İbn Abbâs (r.anhuma), iki süreden en uzun olanın dolmasıyla iddetin sona ereceği görüşünü benimsemiştir.15)Buradaki “iki süre”den kasıt, “doğum” ve –kocası ölen kadının iddetini tayin eden 2/el-Bakara, 234. ayette belirtilen– “4 ay 10 gün”dür. Dolayısıyla Hz. Ali ve İbn Abbâs (r.anhuma)’ya göre kocası ölmüş bulunan hamile kadın 4 ay 10 günden daha önce doğum yaparsa 4 ay 10 günün dolmasını bekleyecektir. Doğumun 4 ay 10 günden daha sonra olması durumunda ise, doğumla birlikte iddet de sona erecektir. (Çev.)

Hilafiyat kitaplarında konuyla ilgili daha fazla misal mevcuttur…

Sahabe (Allah hepsinden razı olsun) zamanında ahkâm alanındaki ihtilaflar bu şekilde devam etmiş, Tabiun zamanına kadar gelmiştir. Tabiun ve Tebe-i Tabiin zamanına gelindiğinde ihtilafların çerçevesinin daha da genişlediğini görüyoruz. Bu genişlemenin bir sebebi daha önce benzerine rastlanmayan yeni olayların meydana gelmesi ve bunların hükümlerinin tesbiti için ictihad edilmesi, bir diğer sebebi de farazî fıkıh16)Meydana gelmemiş olayları meydana gelmiş gibi farz edip hükmünü araştırmak. Özellikle Irak coğrafyasında yaygınlık kazanan ve “takdirî fıkıh“ da denen bu tarzın Fıkıh melekesinin yerleşmesine ve Fıkıh ilminin gelişmesine son derece önemli katkıları olmuştur. (Çev.) anlayışının yaygınlık kazanmasıdır.

Böylece fıkhî hükümlerde ihtilafın genişlemesinin, ilmî ve amelî hayatın gerektirdiği tabii bir durum olduğu anlaşılmış bulunmaktadır.

Çevirenin notu:

  • Müellifin zikrettiği cilt-sayfa numaraları, el-Cassâs‘ın Ahkâmu’l-Kur’ân‘ının elimizdeki iki baskısının hiç birisini tutmamaktadır. Yukarıdaki alıntı, eserin 5 ciltlik Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî-Müessesetu’t-Târîhi’l-Arabî ortak baskısında II, 55-6’da; 3 ciltlik Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî baskısında I, 364’tedir.
  • Gerek el-Mahlâvî‘nin adı geçen eserinde, gerekse eş-Şevkânî‘nin İrşâdu’l-Fuhûl‘de yaptığı iktibas, müellifin verdiği şekildedir. ez-Zerkeşî‘nin elimizde mevcut matbu el-Burhân nüshasındaki (IV, 108) ifadesi ise, “ Böylece mükellefler, delilin öyle gerektirmesi sebebiyle bir tek mezhebe bağlı olmak gibi bir durumda kalmamışlardır…” tarzındadır. (Çev.)

Dipnotlar   [ + ]

1.Ebu’l-Feth el-Beyânuni, Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilaflar, Çeviren: Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 23-32
2.2/el-Bakara, 228.
3.2/el-Bakara, 226.
4.Ebû Amr Zebbân b. el-Alâ’. Doğum yılı konusunda 55, 65, 68, 70 tarihleri zikredilmektedir. 7 kıraat imamından biridir. Mekke, Medine, Kûfe, Basra gibi merkezlerde ilim tahsili için bulunmuştur. 7 imam içinde en fazla hocadan ders almış olan odur.

Sahabe‘den Enes b. Mâlik, Tabiun‘dan el-Hasenu’l-Basrî, Sa’îd b. Cübeyr, Âsım b. Ebi’n-Necûd, Atâ b. Ebî Rabâh, İkrime, Mücâhid gibi meşhurlardan ilim almıştır. Bilhassa Nahiv ve Kıraat ilimlerinde temayüz etmiştir. Ebû Ubeyde Ma’mer b. el-Müsennâ, el-Asma’î, Sîbeveyh gibi Arap dili otoritelerinin hocasıdır. Biyografisini zikredenler, kıraat, şiir, Arap dili ve tarih konusunda emsalsiz olduğunu söyler.

Hadis tenkitçileri ise kıraatte hüccet olmasının yanında, rivayetlerinde de sika (güvenilir) olduğunu vurgular. 154/770 yılında Kûfe’de vefat etmiştir. Bkz. Yâkût el-Hamevî, Mu’cemu’l-Üdebâ, III, 1316 vd.; el-Mizzî, Tehzîbu’l-Kemâl, XXXIV, 120 vd.; ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, VI, 407. (Çev.)

5.el-Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân, III, 113.
6.el-Cassâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, I, 430.
7.“Kur’” kelimesinin çoğuludur. Bu kelime “kar’” diye de okunur. (Çev.)
8.el-Kurtubî, A.g.e., III, 113.
9.el-Mahlâvî, Teshîlu’l-Vusûl, 240.
10.

Bu tabir, hicretin 5. yılında vuku bulan Hendek savaşı sürecini anlatır. Gatafan ve Kureyş, kendilerine destek veren başka kabilelerin de katılımıyla Medine‘ye kalabalık bir ordu halinde saldırdığı için “Ahzab” (hizipler, gruplar) adıyla da anılır. Bu savaşta Benu Kureyza, Hz. Peygamber (s.a.v)’le yaptığı anlaşmayı bozup müşriklere yardım etmişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v), Hendek savaşının hemen ardından, ara vermeden Benu Kureyza üzerine bir birlik gönderdi. Bkz. İbn Hişâm, es-Sîretu’n-Nebeviyye, III, 214 vd.

Hadisin buradaki ifadesinden Hz. Peygamber (s.a.v)’in Benu Kureyza muhasarasına iştirak etmediği anlaşılmaktaysa da, doğrusu şudur: Hz. Peygamber (s.a.v) Hz. Ali (r.a) komutasında bir birliği hızlı hareket etmeleri emriyle önceden göndermiş, kendisi de diğer bir birlikle arkalarından gitmiştir. Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, VII, 413. (Çev.)

11.el-Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir. Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, VIII, 411. Bu misalin tafsilatı ileride, ihtilaf sebeplerinin ikincisinde zikredilecektir.
12.Cem’u’l-Fevâid, I, 113. Bkz. Ebû Dâvud, “Tahâret”, 128; en-Nesâî, “Hayz”, 28.
13.Kastedilen, “Ey Ademoğulları! Şeytan, babanızla annenizi, kendilerine avret yerlerini göstermek için cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de saptırmasın…” (7/el-A’râf, 27) ayetidir. (Çev.)
14.Dedenin varlığının tıpkı baba gibi ölenin kardeşlerinin mirastan pay almasına engel teşkil ettiği görüşü sadece İbn Abbâs (r.a)’a ait değildir. Hz. Ebû Bekr, Hz. Aişe, Mu’âz b. Cebel, Übeyy b. Ka’b, Ebu’d-Derdâ, Ebû Hureyre, Abdullah b. ez-Zübeyr ve Ebû Musa el-Eş’arî’nin (Allah hepsinden razı olsun) görüşü de böyledir.

Hz. Ömer, Hz. Ali, İbn Mes’ûd ve Zeyd b. Sâbit de (Allah hepsinden razı olsun) dedenin varlığının kardeşlerin mirastan pay almasına mani teşkil etmediğini söyleyen sahabîler arasındadır. Bkz. İbn Abdilberr, el-İstizkâr, XV, 429 vd. (Çev.)

15.Buradaki “iki süre”den kasıt, “doğum” ve –kocası ölen kadının iddetini tayin eden 2/el-Bakara, 234. ayette belirtilen– “4 ay 10 gün”dür. Dolayısıyla Hz. Ali ve İbn Abbâs (r.anhuma)’ya göre kocası ölmüş bulunan hamile kadın 4 ay 10 günden daha önce doğum yaparsa 4 ay 10 günün dolmasını bekleyecektir. Doğumun 4 ay 10 günden daha sonra olması durumunda ise, doğumla birlikte iddet de sona erecektir. (Çev.)
16.Meydana gelmemiş olayları meydana gelmiş gibi farz edip hükmünü araştırmak. Özellikle Irak coğrafyasında yaygınlık kazanan ve “takdirî fıkıh“ da denen bu tarzın Fıkıh melekesinin yerleşmesine ve Fıkıh ilminin gelişmesine son derece önemli katkıları olmuştur. (Çev.)