tarihinde gönderildi.

Kuru Kavga Değil – Ekrem Buğra Ekinci

[ayraç]‘ta bugün sizlere Tarihçi – Yazar Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’nin  Ama Hangi Osmanlı? eserinden iktibâs yapıyoruz. Ekinci hoca, Osmanlı’nın gazâ(cihâd) anlayışına değiniyor ve Osmanlı’nın hangi durumlarda savaş yaptığına, nasıl bir savaş ahlakına sahip olduğuna dair bize anekdotlar aktarıyor.1)Hangi Osmanlı?, Ekrem Buğra Ekinci, Prof.Dr., Timaş Yayınları, İstanbul 2013, Sayfa 20 – 22

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Osmanlı Devletinin esasını gazâ ruhu teşkil ederdi. Az zamanda üç kıtaya ve açık denizlere yayılması; sağlam bir teşkilat ve güçlü bir cemiyet kurması bu sayede olmuştur. Gazâ (cihâd), “Allah yolunda savaşmak” demektir. Nitekim Osman Gazi, oğluna meşhur vasiyetinde şöyle diyor: [quote]“Bizim yolumuz Allah yoludur. Maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değildir!”[/quote]

Zafer Muhakkaktır

Savaş eğer meşru ise, birlik beraberlik de muhafaza edilip kumandanın emirlerine harfiyen uyulursa, zafer muhakkaktır. Osmanlı ordularını zaferden zafere koşturan işte bu hassasiyet olmuştur.

Ama Hangi Osmanlı? - Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci - Timaş Yayınları - rihlekitap.com'da indirimli!
Ama Hangi Osmanlı? – Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

Bu sebepledir ki halk, 93 Harbi, Trablusgarp Harbi, Balkan Harbi, Cihan Harbi gibi mağlubiyetlerin sebebini, başta meşru bir hükümdarın olmamasına bağlamıştı, ittihatçılar, İslâm âleminin gözünü boyamak için cihâd-ı ekber ilan etmişti ama kimse bunu ciddiye almadı. Çünkü cihâd-ı ekber, nefs ile mücadeleyi anlatan tasavvufî bir tabirdir. Savaş meşru ise zaten cihâddır, mukaddestir.

Harbe hükümet karar verir. Hükümdarın karar veya izin vermediği hiçbir mücadele meşru değildir. Bunu yapanlar, kendilerine ne isim verirse versinler, faaliyetleri meşru olmaz. Zafere ulaşması da aklen ve dinen mümkün değildir. Nitekim Hazret-i Peygamber, ancak Medine’ye hicret edip burada İslâm devleti kurulduktan sonra harbe karar vermişti. Onun için devlet olmadan, milislerin cihâd yapıyoruz diye düşmana saldırması; hele muharip olmayanları öldürmesi kabul edilemez.

Osmanlılar,

1- Düşman tecavüzlerini defetmek (meşru müdafaa) için;

2- Düşmanların elinde eziyet gören Müslümanların yardım çağrısı üzerine;

3- Düşmanın sulh anlaşmasını bozması sebebiyle savaşırdı.

Nitekim toprak kazanmak, ganimet elde etmek veya insanları Müslüman yapmak için savaşılmaz. İslâmiyet’e çağrıyı kabul etmediği gibi; insanların bu çağrıyı işitmelerine; işitenlerin de iman etmelerine engel olan diktatörlerin orduları ile savaşılır. Dolayısıyla harbin sebebi Müslüman olmayanların düşmanlığıdır.

[box type=”alert” size=”large”]Cihâd, sulhü temin etmek için yapılır. Osmanlılar için sömürgecilik meçhul bir mefhum idi. Fethedilen ülkelerin bir kısmı vatan edinilir; bir kısmında da mahallî idareciler başta bırakılarak tâbi devlet statüsü tanınırdı.[/box]

Gücün Yetiyorsa Savaş

Taarruzdan evvel mutlaka yukarıda anlatılan merasim çerçevesinde düşmana harp ilan edilirdi. Nitekim siyer kitaplarında “Böyle yapılmalıdır ki, düşman, Müslümanların hâkimiyet ve

Ekrem Buğra Ekinci (Prof. Dr.) [Fotoğraf: © ekrembugraekinci.com]
Ekrem Buğra Ekinci (Prof. Dr.)
[Fotoğraf: © ekrembugraekinci.com]

mal kazanmak arzusuyla savaşmadıklarını görsün!” diye yazar. Düşman taarruzu mevzu bahis ise buna gerek yoktur. Arada sulh anlaşması olan devletlerle harp yapılmaz. Eğer maslahat gerektiriyorsa, sulh anlaşmasının bozulduğu önceden bildirilmelidir.

Harbe kalkışmak için, düşmanla baş edebilecek kuvvette olmak gerekir. Eğer düşmanın gücü, Müslümanların gücünden çok fazla ise, saldırmak câiz olmaz. Sulh yapılır. Mağlup olacağını anlayan geri çekilir. Saldırırsa yüzde yüz öldürüleceğini bilen kimse saldırmaz. İntihar taarruzu hiç caiz değildir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim kendini eliyle tehlikeye atmayı yasaklar.

Müslüman, Müslüman’a Kılıç Çeker mi?

Savaş, yalnızca gayrimüslim düşman devletlerle yapılmaz. Devlete isyan edenlere, önce kir nasihat heyeti gönderilir. İsyan sebepleri araştırılarak, gerekirse ıslah edilir. Mümkün olmazsa savaşılır. Dinî ve siyâsi zaruretler, Müslüman bir devletle savaşmayı gerektiriyorsa, bu da meşru olur. Çünkü İslâm hukukunda zulüm yasaklanmıştır. Can ve mallarına yapılan tecavüzleri fiilen defetmek için fertlere izin verilmiştir. Hatta bu yolda ölenler şehit sayılır.

Çaldıran Harbi’ne, Şah İsmail’in Anadolu Halkını Şiîleştirme faaliyetleri sebebiyet verdi. Osmanlıların hep dostane münasebetler içinde bulunduğu Memlûk sultanının Şah İsmail’e yardımı ise Mısır Seferi’ni doğurdu. Dünyanın en güçlü hükümdarı Emir Timur ile Yıldırım Sultan Bayezid arasındaki talihsiz harbe, tahrikçilerin iki taraflı hummalı faaliyetleri yol açtı.

İki Müslüman ordunun harbinde biri tamamen haklı, diğeri tamamen haksız denilemez.

Dipnotlar   [ + ]

1.Hangi Osmanlı?, Ekrem Buğra Ekinci, Prof.Dr., Timaş Yayınları, İstanbul 2013, Sayfa 20 – 22
tarihinde gönderildi.

Cihad’ın Hedefi… – Ebubekir Sifil

#KalbiSelim Cihad'ın Hedefi... @EbubekirSifil - Hikemiyât #Kitap
#KalbiSelim Cihad'ın Hedefi... @EbubekirSifil - Hikemiyât #Kitap
#KalbiSelim Cihad’ın Hedefi… Ebubekir Sifil – Hikemiyât Kitabı

[dropcap]B[/dropcap]u temel ibadet, birçok hayati maslahatın elde edilmesi, inkârdan kaynaklanan şer, fitne ve bozgunculuğun da önü-nün alınması anlamına geldiği için hayatî önemdedir. Yeryü-zünde hakkın ve adaletin tesisi, mazlum ve kimsesizlerin ko-runması, haklının hakkının savunulması, her türlü sömürü ve istismarın kökünün kazınması… gibi temel insanî değerler ancak cihad sayesinde korunup geliştirilebilir. Bunlardan vazgeçilmesi ise yeryüzünü gücün ve zorbalığın eline teslim etmek demektir ki, Kur’an bu gibi durumlara fesat/bozgunculuk demektedir. Bu temel fonksiyonun bir göstergesi olarak cihad ibadetinin faziletini ve mü’minler için arz ettiği ehemmiyeti ifade eden ayet-i kerime ve hadis-i şerifler, mü’min kişiliğinin tabii olarak cihad şuuru etrafında şekillenmesini gerekli kılmıştır. Bu şuurun en temel yansıması şudur: Hayattan hayata fark olduğu gibi, ölümden ölüme de fark vardır. Mü’min, hayatı Allah Teala’nın rızası ve muradı doğrultusunda yaşadığı gibi, son nefesini de aynı gaye istikametinde vermek ister. Mü’min için hayatı nasıl yaşadığı kadar, son nefesini nasıl verdiği de önemlidir. Bu sebeple her mü’min, “şehitlik mertebesi” dediğimiz yüce mertebeye erişerek ruhunu teslim etmek ister. Bu şuur hali sayesinde yatakta gelen ölümde bile şehadet şerbeti içmek mümkündür mü’min için. Müslim, Ebû Dâvud ve daha başka Hadis imamlarının naklettiğine göre Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Allah’tan samimi bir şekilde şehitlik isteyen kimse yatağında ölse bile Allah onu şehitlik mertebesine yükseltir.” Peygamberlik gibi, bir insanın ulaşabileceği en yüksek mertebeye ulaşmış bulunan Âlemlerin Efendisi (s.a.v) dahi, “Nefsim kudret elinde bulunan (Allah)’a yemin ederim ki, Allah yolunda öldürülüp diriltilmek, tekrar öldürülüp diriltilmek, tekrar öldürülüp diriltilmek isterim”* buyurarak şehitliğin ne kadar yüce bir mertebe olduğunu dile getirmiştir.

*Buhârî, “Cihâd”, 7.