tarihinde gönderildi.

Usülsüz Vusül Olmaz – Ebubekir Sifil

[ayraç]‘ta bugün sizlere Ebubekir Sifil hocanın Hikemiyât eserinden iktibâs yapıyoruz. Sifil hoca, Dua etmenin adabı ve duanın kabul olma şartlarını hadis-i şerifler ile açıklıyor. Efendimiz (sav)’in örnek dualarına yer veriyor.1)Hikemiyât, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2015, Sayfa 168-170

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Duayla ilgili bu manevi edeplerin yanı sıra, dualarımızı Arş’a yükseltecek ve ilâhî huzurda kabulüne vesile olacak diğer hususları Allah Rasulü (a.s.)’ın tavsiyeleri ışığında şöyle sıralayabiliriz:

Rasulullah (a.s.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

Sizden biriniz dua ederken, ‘Ya Rabbi! Dilersen beni mağfiret eyle, dilersen bana merhamet eyle.’ demesin. İstediğini, sağlamca ve kesin bir ifade kullanarak istesin. Çünkü Allah’ı şu veya bu işe zorlayabilecek hiçbir kuvvet yoktur.2)Buharî, “Deavât”, 20; Müslim, “Zikr”, 3.

[box type=”alert” size=”large” style=”rounded”]Buradan anlaşılan odur ki, mümin kul birşey dilemek için Rabbi’ne yöneldiğinde, o şeyin olmasını bütün benliğiyle istemeli, kalbinde “olmasa da olur” şeklinde bir gevşeklik bulunmamalıdır.[/box]

Duaya, Allah Teala’ya hamd ve sena, Rasulullah (a.s.) Efendimiz’e salât ve selam ile başlamalıdır.

Efendimiz (a.s.), bir adamın duasını duydu ve Bu adam acele etti. buyurdu. Sonra da onu yanına çağırtıp şöyle dedi: Biriniz namaz kılıp arkasından dua için ellerini kaldırdığında, Allah’a hamd ve sena ile başlasın, sonra Peygamber’e salât ve selam okusun, ondan sonra istediği duayı yapsın.” 3)Tirmizî, “Deavât”, 65; Ebû Dâvûd, “Sücûdü’l-Kur’ân”, 358.

Duayı, “âmin” kelimesi ile bitirmelidir. Bu kelime, “Rabbim, kabul eyle” anlamına gelir.

Duayı, “âmin” kelimesi ile bitirmelidir. Bu kelime, “Rabbim, kabul eyle” anlamına gelir. [fotoğraf: © ctvnews.ca]
Duayı, “âmin” kelimesi ile bitirmelidir. Bu kelime, “Rabbim, kabul eyle” anlamına gelir. [fotoğraf: © ctvnews.ca]

Sahabe’den birisi şöyle anlatır:

Bir gece Rasulullah (a.s.) ile dışarı çıkmıştık. Israrla dua eden bir adama rastladık. Rasulullah (a.s.) durup onu dinlemeye koyuldu. Sonra da şöyle buyurdu: Eğer sonunu iyi bağlarsa, istediklerini hak eder.

Cemaatten birisi, “Ey Allah’ın Resulü! Duayı nasıl bitirmesi gerekir?” diye sordu. Allah Rasulü (a.s.): Âmin kelimesi ile… Eğer böyle bitirirse, istediği kendisine verilir. buyurdu.

Rasulullah (a.s.)’a soran adam, oradan ayrılıp dua eden kişinin yanına geldi ve şöyle dedi:

Duanı ‘âmin’ kelimesi ile bitir ve gözün aydın olsun.”4)Ebû Davud, “Salât”, 172.

Dua ederken elleri açarak kaldırmalıdır. Rasulullah (a.s.) Efendimiz, dua ettiği zaman ellerini kaldırdığında (elbisesinin yenleri geniş olduğu için) koltuk altlarının göründüğü olurdu.5)Buharî, “Hiyel”, 14.

Dua ettikten sonra elleri yüze sürmelidir. Rasulullah (a.s.) Efendimiz dua için ellerini kaldırdığı vakit yüzüne sürmeden indirmez ve ashabına da böyle yapmalarını söylerdi.6)Ebû Dâvûd, “Sücûdü’l-Kur’ân”, 358; Tirmizî, “Deavât”, 12.

Âlimlerimiz, dua adabı olarak bunlardan başka, yine Rasulullah (a.s.)’ın hadislerine ve uygulamasına dayanarak aşağıdaki hususları da tavsiye etmişlerdir:

[unordered_list style=”tick”]

  • Abdestli bulunmak.
  • Namaz sonrasında dua etmek.
  • Kıbleye yönelmek.
  • Eğer kıtlık, umumî sıkıntı ve felaketlerin kalkması için dua ediliyorsa, elleri kaldırarak avuçların içi aşağıya gelecek şekilde dua etmek ve böyle dualardan sonra elleri yüze sürmemek.
  • Rızkını helal yollardan kazanmaya ve helal lokma yemeye titizlikle dikkat göstermek.
  • Sünnetullah’a, yani varlığa hakim tabiat kanunlarına aykırı birşey istememek.
  • Duada, Allah Tealâ’nın rızasına uygun olmayan şeyler talep etmemek.

[/unordered_list]

Şunu da ilave edelim: Mümin, kendisi, sevdikleri ve malı hakkında bedduada bulunmamalıdır. Rasulullah (a.s.) Efendimiz bundan sakındırmış ve şöyle buyurmuştur:

Kendinize beddua etmeyin! Çocuklarınıza beddua etmeyin! Hizmetçilerinize beddua etmeyin! Mallarınıza da beddua etmeyin! Çünkü o bedduanız Allah tarafından kabul edileceği bir saate rastlar da, kabul edilir (ve sonunda yine kendiniz üzülürsünüz.)7)Ebu Davud, “Vitr”, 27.

Resulullah (a.s.) Efendimiz’in bu konudaki tavsiyesi açıktır:  “Kim sıkıntı ve güçlük içinde bulunduğu zamanlarda duasının kabul olunmasını isterse, bolluk ve mutluluk zamanlarında çok dua etsin.”  [fotoğraf: © islamveihsan.com]
Resulullah (a.s.) Efendimiz’in bu konudaki tavsiyesi açıktır: “Kim sıkıntı ve güçlük içinde bulunduğu zamanlarda duasının kabul olunmasını isterse, bolluk ve mutluluk zamanlarında çok dua etsin.” [fotoğraf: © islamveihsan.com]

Ayrıca mümin, sadece ihtiyaç ve sıkıntı anında Rabbi’ne yönelmez. Aksine, genişlik ve rahatlık içinde bulunduğu zamanlarda da duayı ihmal etmez ki, darlık ve sıkıntı zamanlarında Yüce Allah onunla birlikte olsun.

Resulullah (a.s.) Efendimiz’in bu konudaki tavsiyesi açıktır:

Kim sıkıntı ve güçlük içinde bulunduğu zamanlarda duasının kabul olunmasını isterse, bolluk ve mutluluk zamanlarında çok dua etsin.”8)Tirmizî, “Deavât”, 9; Hâkim, Müstedrek, 1/543.

Evet, dua başlı başına bir ibadettir ve diğer bütün ibadetler gibi ancak usül ve edebine riayet edildiğinde makbul olur. Arifler, “Usül olmadan vusül, yani hedefe ulaşma olmaz.” derler.

Edebe dikkat etmeyene dost kapısının açılmayacağı da bilinir.

Dipnotlar   [ + ]

1.Hikemiyât, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2015, Sayfa 168-170
2.Buharî, “Deavât”, 20; Müslim, “Zikr”, 3.
3.Tirmizî, “Deavât”, 65; Ebû Dâvûd, “Sücûdü’l-Kur’ân”, 358.
4.Ebû Davud, “Salât”, 172.
5.Buharî, “Hiyel”, 14.
6.Ebû Dâvûd, “Sücûdü’l-Kur’ân”, 358; Tirmizî, “Deavât”, 12.
7.Ebu Davud, “Vitr”, 27.
8.Tirmizî, “Deavât”, 9; Hâkim, Müstedrek, 1/543.
tarihinde gönderildi.

Nafile İbadet Hayatının Önemi – Orhan Çeker

İbadet ve amelden uzak ilim, amaç haline geliyor, kanaatimce onlar açısından put halini alıyor. İlim insanları amele götürmelidir. Amele götüren ilim fayda sağlar. Dolayısıyla nafile ibadet hayatına müslüman düşkün olmalıdır.

[ayraç]’ta bugün sizlere Fıkıh alanında uzman olan Prof. Dr. Orhan Çeker Hocanın kitabından iktibâs yapıyoruz. Tasavvufî Meselelere Fıkhî Bakış  adlı eserinde Çeker hoca, ihmal edilen Nafile ibadet hayatımıza dikkatlerimizi çekiyor. Çeker hoca, Nafile ibadetin altını sıklıkla çizerek, Asr-ı Saadetten çarpıcı tablolar sunuyor. 1)Tasavvufî Meselelere Fıkhî Bakış, Prof. Dr. Orhan Çeker, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 39-43

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Soru


 Hocam nafile ibadet hayatı hakkında da çok laf ediyorlar. Deniliyor ki mesela ‘biz ilimle uğraşıyoruz, nafileyle cahiller uğraşsın’. Bu konuda ne dersiniz?

Prof. Dr. Orhan Çeker


[dropcap]T[/dropcap]asavvufî hayat dediğimiz zaman en çok dikkat çeken şeylerden bir tanesi nafile ibadet hayatıdır. Yani insan farzları yerine getirecek, bir de fazladan nafile namaz kılacak, nafile oruç tutacak, nafile sadaka verecek vs. İşte tasavvufî hayat bu yönüyle de dikkat çeker. Farzların da ötesinde, bunun üzerine nafile ibadet eklemek… Bu nafile ibadet hayatına bakarak, özellikle bizim ilmiye kesimi, ‘Nafile ibadet cahillerin, işi gücü olmayanların işidir. Varsın onlar uğraşadursunlar.

Çünkü onlar ilimle uğraşacak kabiliyette değildirler. Bizim nafile namazlarla uğraşmamıza gerek yoktur.’ diyerek şeytanî mantıkla bir şeyler söylemeye çalışırlar. Bu insanlara bakınca görüyorum

Prof. Dr. Orhan Çeker
Prof. Dr. Orhan Çeker

ki bunlar ‘İlm‘i amaç haline getirmişler, zengin için para neyse bunlar için de ilim o olmuş. Yani para eğer Allah’a hizmet etmiyorsa ve putlaştırılmışsa, putlaştırılmış olan bu para ne ise, putlaştırılmış olan ilim de bizim âlimimiz için aynı şeyi ifade ediyor. Çok tehlikeli bir iddia ve savunmadır bu, aynı zamanda şeytanîdir, kandırmacadır.

Mesela ezan okunur, bizimkisi camiye gitmez. Niye? Çünkü ona göre ilimle meşgul olmak farzdır ama camiye gitmek sünnettir. İlimle meşgul olmayanlar camiye gitsinler. O, güya farzı tercih ediyor. Bu mantık gerçekten aynı ile şeytanî mantıktır. Hani Şeytan’a “Adem’e secde et!” denilmişti de o “Ya Rabbi! O’nu topraktan yarattın, beni ateşten yarattın, ben daha üstünüm, ben ona secde etmem.” demişti ya, tam ona benziyor bu kıyas. Oradaki mantık neyse, buradaki mantık da aynı.

Nafile ibadetler madem cahillerin işi idi de Peygamberimiz niye bu kadar nafile ibadete düşkün idi? Onu düşünelim. Peygamber olduğu halde, cenneti garantilediği halde, hiç günahı yokken, aslında farzların dışında bir ibadete de muhtaç olmadığı halde ayakları adeta şişinceye kadar, başka bir insanın tahammül edemeyeceği kadar uzun uzun namaz kılardı. Madem nafile ibadet cahillerin işi idi Resulullah Sallâllahu Aleyhi ve Sellem niçin kendisini bu kadar yorsun ve bu işe tevessül etsin.

Hatta annelerimizden birisi O’na sordu: “Ya RasulÂllah! Senin gelmiş geçmiş bütün günahların affedilmişken niçin kendini bu kadar yoruyorsun?”

Cevap çok ilginçtir: “Ben şükreden bir kul olmayayım mı?”

Rasûllah (sav)'in Tevekkül Anlayışı - M. Yusuf Kandehlevî
“Ben şükreden bir kul olmayayım mı?”
[fotoğraf:© picpickle.com]

İbadet, ruhun gıdası olduğu için insan ibadet eder. Ruh adeta mide gibi. Mide nasıl acıktığı zaman ekmek, yemek vs. isterse, ruh da ibadet ister. İşte o ruhun sesine kulak verilerek ibadet fazla fazla yapılır. Yani ibadet cahillerin işi değildir, bizzat Peygamber işidir, ruhun muhtaç olduğu gıdadır.

Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’ın bir gecede yaptığı ibadeti ben ömrümde tek sefer göze alamıyorum. O’nun teheccüd namazı bu kadar uzun, zor ve yorucu idi. Bir gecede yaptığı ibadeti, hatta sadece iki rekâtlık bir namazını ben ömrümde göze alamıyorum. Resûlullah Sallâllahu Aleyhi ve Sellem tek rekâtta beş cüz Kur’an (Bakara, Al-i İmran ve Nisa surelerini birden) okuyordu zamm-ı sûre olarak. Hem de hızlı hızlı değil, ağır ağır okuyor. Acelesi yok, ayet aralarında dualar ediyor, zikirler okuyor, tesbihatta bulunuyor, ondan sonra rükûya varıyor, kıyamdaki kadar rükûda duruyor, rükûdan doğruluyor, yine kıyamdaki kadar dua, zikir, tesbihat…

[quote]Secdenin birincisine varıyor. Kıyamdaki kadar secdede duruyor, zikir, dua tesbihat. Secdeden doğrulup oturuyor, yine zikir, tesbihat. Sonra ikinci secde, dua, zikir, tesbihat. Namazını böyle tamamlıyor. Herkes de dayanamaz buna. Zaten sahabiler bile dayanamamışlardır. Peki, nafile cahillerin işi idi de Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm niye bu kadar ibadet etti?[/quote]

Burada şunu ifade edeyim ki ilim, insanı amele götürmüyorsa, o ilim faydasız ilimdir, malayanidir. Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm faydasız ilimden Allah’a sığınmıştır. Farz olan ilim, faydalı olan ilimdir. Faydasız ilim malayaniden öte bir şey değildir. Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm,

 “Ya Rabbi ben faydasız ilimden sana sığınıyorum!’’ demiştir.

"Öyle olunca da o ibadet ve amelden uzak ilim, amaç haline geliyor, kanaatimce onlar açısından put halini alıyor. İlim insanları amele götürmelidir. "[fotoğraf: © telgraph.co.uk]
“Öyle olunca da o ibadet ve amelden uzak ilim, amaç haline geliyor, kanaatimce onlar açısından put halini alıyor. İlim insanları amele götürmelidir. “[fotoğraf: © telgraph.co.uk]

İşte bizimkiler aslında faydalı olan ilmi, amel etmeyerek faydasıza çeviriyorlar, o ilmi kendilerine sorumluluk yükleyen bir yük haline getiriyorlar. Yarım yamalık biçimde yaptıkları farzlar dışında ibadetleri yok. Öyle olunca da o ibadet ve amelden uzak ilim, amaç haline geliyor, kanaatimce onlar açısından put halini alıyor. İlim insanları amele götürmelidir. Amele götüren ilim fayda sağlar. Dolayısıyla nafile ibadet hayatına müslüman düşkün olmalıdır. Farzları yerine getirdiği gibi nafile ibadetleri de elinden geldiği kadar programlamalı, hayat programı haline getirmelidir.

Resûlullah Aleyhi’s Salâtu ve’s Selâm Hira’da iken ilk vahyi alır almaz ürperti içerisinde doğruca eve gelmiş ve “beni örtün” demiştir. Ondan sonra Peygamber Aleyhi’s-Salâtu ve’s Selâm’a (Müzzemmil Sûresi ilk ayetleri), Cenâb-ı Hakk ne diyor bakın:

“Ey örtüsüne bürünüp yatan Peygamber! Gece pek az vakti hariç kalk namaz kıl. Gecenin yarısında (kıl), gecenin yarısından biraz eksiltmiş (olarak namaz kıl) ya da o yarısına biraz ilave yaparak (namaz kıl). Kur’ân-ı Kerîm’i tane tane, (düşüne düşüne tecvit üzere, güzel güzel) oku!” Dikkat edin, bakın ondan sonra ne diyor Rabbimiz: “Çünkü biz senin üzerine çok ağır bir söz atacağız (vahyedeceğiz)”

Yani ‘ileride Kur’ân-ı Kerîm sana inecek, bu çok ağır bir sözdür, insan normalde bunu taşıyamaz, senin bu ağır sözü taşıyabilmen için ona hazırlanman gerekir’. İşte o hazırlık gece ibadetiyle, nafile ibadetle olur. Yani nafile ibadet, insanı ilahî vâridâta hazırlayan ibadettir. Bundan öte mesafe almak nafilelerle alınıyor demek ki. Biraz sonra ilgili bir hadis-i kudsi rivayeti vereceğim.

Ayetlerin birisinde de:

“Rabbinin ismini zikret ve bütün varlığınla (mâsivâdan, dünyalık şeylerden uzaklaşmış vaziyette, gönlünü gözünü O’na odaklamış vaziyette) O’na yönel!” 2)Müzzemmil: 8

diye Cenâb-ı Hakk’ın Peygamber Aleyhi’s- Salâtu ve’s Selâm’a burada emri vardır.

[highlight]Demek ki insan tenhada bir köşeye çekilecek, ibadet edecek ve burada Allah ile başbaşa kalacak. İşte bu hareket insanı gelecek olan ilhâmâta, Peygamberi ise vahye, ağır söze hazırlayan şeyler olacaktır. Dolayısıyla nafile hayat aslında cahillerin, hâşâ, işi değil. Bizzat maneviyatı güçlü olan insanların, başta peygamberlerin ameli ve yolu olmuş oluyor.[/highlight]

Dipnotlar   [ + ]

1.Tasavvufî Meselelere Fıkhî Bakış, Prof. Dr. Orhan Çeker, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 39-43
2.Müzzemmil: 8
tarihinde gönderildi.

Dergi Okumaları: “Hal” olarak Tasavvuf – Ebubekir Sifil

"Hal" olarak Tasavvuf - Ebubekir Sifil

Günlüğümüzde paylaştığımız okumalarımıza Dergi okumaları olarak devam ediyoruz. Dergi okumaları başlığında, günlüğümüzde RIHLE Dergisinden paylaşımlar yapacağız. Bugün yapacağımız paylaşım RIHLE Dergisi 14. Sayısı Tasavvuf -I sayısından dosya yazısı olan, Ebubekir Sifil hocanın kaleme aldığı “Hal” Olarak Tasavvuf yazısını paylaşıyoruz.

[dropcap]L[/dropcap]ugatte “yün giymek” anlamındaki Tasavvuf kelimesinin ıstılahî olarak pek çok tarifi yapılmıştır. Her sûfî, içinde bulunduğu hale ve döneme göre kendisine daha önemli gelen veya durumun icab ettirdiği noktalara ağırlık vererek Tasavvuf’u tarif etmiştir.

Hatta bu sebepten ötürü, aynı kişinin Tasavvuf’u birden fazla şekilde tarif ettiğini de görebilmekteyiz.

Ancak burada esas konuya geçmeden önce önemli bir hususun altını çizmek gerekir. Tasavvuf, alıştığımız manada bir “müsbet bilim” veya İslamî anlamda bir “zahirî ilim” değil de bir “hal ilmi”, bir “batınî-ruhî tecrübe” olduğu için, onu tanımanın en sağlam ve gerçekçi yolu, onu tanımlarda aramaktan ziyade fiilen yaşamaktan geçer. Bu söylediğimiz, Tasavvuf hakkında yapılan tanımların onu hiç yansıtmadığı anlamına elbette gelmemektedir. Fakat işin özünün bu olduğunu da hatırdan çıkarmamak durumundayız…

Konumuza dönecek olursak; Tasavvuf hakkında yapılan tariflerin ortak bir özelliği vardır. O da, hemen hepsinin, Kur’an-ı Kerim’den bir (yahut birkaç) ayete veya Resul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in hadis-i şeriflerinden birisine (yahut birkaçına) dayanıyor olmasıdır.

Örnek olarak burada bunlardan birkaçını zikredecek olursak;

Cüneyd-i Bağdâdî‘ye göre Tasavvuf, “Bütün varlık ile alakayı kesip, Allah (c.c.) ile beraber olmaktır.”

Onun bu tarifi, Kur’an-ı Kerim’deki şu ayetlerden ve benzerlerinden alınmış gibidir:

“Onlar, ne ticaret, ne de alış verişin, kendilerini Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” 1)24/en- Nûr, 37.

Rabbinin ismini zikret ve bütün varlığınla O’na yönel.” 2)73/el-Müzzemmil, 8.

Ma’rûf-u Kerhî‘ye göre Tasavvuf, “Hakikatleri esas almak, insanların sahip olduğu şeylerden ümit kesmektir. Fakr’ı nefsinde tahakkuk ettirememiş olan kimse, Tasavvuf’un hakikatine ulaşamaz.”

Tasavvuf büyüklerinden Şiblî, buradaki “Fakr”ı şöyle izah etmiştir: “Varlıklardan istiğna etme (onlara bağlanmama) halini, sadece Hakk’ı gaye edinmek sure­tiyle gerçekleştirmek.” 3)Tıpkı Tasavvuf gibi Fakr ve diğer Tasavvufî ıstılahlar da, yukarıda be­lirttiğimiz sebeplerden dolayı farklı şekil­lerde tarif edilmiştir.

RIHLE Dergisi - Sayı 14 - Dosya Konusu: Tasavvuf I
RIHLE Dergisi – Sayı 14 – Dosya Konusu: Tasavvuf I

Bu tarif de aşağıdaki ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden alınmış gibidir:

“Gerçek şu ki, insan, kendini kendine yeterli görerek azar.” 4) 96/el-Alak, 6-7. 

“(Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşmayan fakirler için olsun…” 5)2/el-Bakara, 273.

“Abdullah b. Mugaffel’den (r.a.) rivayet edildiğine göre bir adam Resulullah’a (s.a.v.), “Ya Resulallah! Vallahi ben seni seviyorum” dedi. Resul-i Ekrem ona, “Söylediğin söze dikkat et” buyurdu. Adam “Vallahi ben seni seviyorum” diye mukabele etti ve bunu üç kere tekrarladı. Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdu: “Eğer beni seviyorsan, fakra karşı bir zırh hazırla. Çünkü fakrın beni sevene doğru akması, selin, durak yerine doğru akmasından daha sür’atlidir.”6)et-Tirmizî, “Birr”, 24.

Zünnûn-i Mısrî; Ehl-i Tasavvuf’u şöyle tarif etmiştir: “Onlar öyle kimselerdir ki, Allah’ı her şeye tercih etmişlerdir; Allah da onları her şeye tercih etmiştir.”

Bu tarif,

“O, sizi seçti” 7)22/el-Hacc, 78. ayetinden alınmış gibidir. Zira Ca’fer-i Sâdık şöyle demiştir: “Sıdk, mücâhede demektir. Aynı zamanda Allah’ın, senin üzerine başkasını tercih etmediği gibi, senin de Allah üzerine başkasını tercih etmemendir. Zira Cenab-ı Hak, “O, sizi seçti” buyurmuştur.” 8) El-Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, 4/380.

Ruveym;, Tasavvuf’u, “Nefsi, Allah-u Teâlâ’nın muradına teslim etmektir” şeklinde tarif etmiştir. 9)Tasavvuf hakkındaki bu tarifler ve geniş bilgi için bkz. Kuşeyrî, Risâle, 138 vd; Sühreverdî, Avârifu’l-Ma’ârif, 53 vd.

Bu tarif,

“Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah’tan razı oldular.”10) 5/el-Mâide, 119. ayetinden ve benzeri ayetlerden alınmıştır.

Cüneyd-i Bağdâdî’ye “Rıza nedir” diye sorulduğunda, “İradeyi kaldırmaktır” diye cevap vermiştir. Kannâd, “Rıza, acılığına rağmen kalbin, kaza-i ilahî ile sükûnet bulmasıdır” demiştir. İbn Atâ da şöyle der: “Rıza, kalbin, Allah Teala’nın kul için olan kadîm iradesine nazar etmesidir. Çünkü kul, Allah’ın, kendisi için en efdal olanı seçtiğini bilir ve buna razı olarak kızmayı bırakır.” 11)Ebu Nasr es-Serrâc, el-Luma’, (Tercüme: Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz), s. 52.

Şüphesiz burada örnek olması kabilinden zikrettiğimiz tariflerden her biri, Tasavvuf’un bir veçhesini yansıtmaktadır. Belki Tasavvuf’u kâmil manada tarif edebilmek için, Ehl-i Tasavvuf tarafından yapılmış bu tariflerin her birini aynı anda ve bir bütün olarak doğru kabul etmek gerekir.

Şu halde Tasavvuf’u, “Kulun, Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) rızasını tek gaye edinerek hayatını Kur’an ve Sünnet‘in bildirdiği doğrultuda yönlendirmesi” olarak tarif etmek mümkündür.

RIHLE Dergisi 14.Sayı - Tasavvuf I
© Hasan Seraş

Hayatın böyle bir çizgide yaşanabilmesi için elbette Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) ve Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in önce bizden ne istediğini, sonra da bu isteğin nasıl yerine getirilebileceğini bilmemiz gerekir. Kur’an ve Sünnet neyi nasıl anlamlandırıyor ve neye ne kadar önem ve değer veriyorsa, imanında hassasiyet sahibi mü’minler bunları çok iyi bilmeli ve bunların her birini birer vazgeçilmez ilke olarak hayatına titizlikle intikal ettirmelidir.

Kulun, Kur’an ve Sünnet rehberliğinde tevbe ile başlayan iç arınma (nefis tezkiyesi) mücahedesi, İhlas, Takva ve Zühd esaslarına riayetle bir “hayat tarzı” haline gelecek ve bu yola girmiş olan kimse (sâlik), Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) rızasına ulaşabilmek için hayatının her anında nefsini kontrol altında tutabilmenin gayreti içinde olacaktır.

Cenab-ı Hak (c.c.) şöyle buyurur:

“Muhakkak Allah indinde en değerliniz, en çok takva sahibi olanlarınızdır.” 12)49/el-Hucurat, 13.

Yine şöyle buyurur:

“Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır. (Resulüm!) De ki: Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takva sahipleri için Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin) üstünde Allah’ın rızası vardır. Allah kullarını çok iyi görür.” 13)3/Âl-i İmrân, 14-15.

Yine şöyle buyurur:

“(İblis) dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlaslı kulların müstesna.” 14)15/el-Hicr, 39-40.

Yukarıda zikrettiğimiz üç ayet-i kerime, Takva, Zühd ve İhlas kavramlarının niçin önemli olduğunu vurgulayan ilahî fermanlardır ve Kur’an-ı Kerim’de bu üç hususun ne kadar önemli olduğunu belirten ayetler elbette bunlardan ibaret değildir. Bunları sadece birer örnek olarak zikrettik.

Bu demektir ki, mü’min bir kulun, günlük yaşan­tısında, ibadetlerinde ve kendisi dışındaki varlıklarla ilişkilerinde bu üç noktaya titizlikle riayet etmesi hayatî öneme sahiptir ve işte bunu sağlamak Tasavvuf’un en temel gayesidir.

Şüphesiz bunun yolu da, nefsi, kötü huy ve alışkanlıklardan (ahlak-ı zemime) arındırmak ve bunların yerine ilahî rızaya uygun alışkanlıkları (ahlak-ı hamide) ikame ederek olgunlaştırmaktan; kalbi, Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) nazar ve iltifat edeceği bir tecelligâh haline getirmek ve ilahî emir ve yasaklara en ince noktalarını gözeterek riayet etmeye çalışmaktan geçer.

Burada nefsin arındırılıp olgunlaştırılması ve kalbin temizlenmesi olarak ifade ettiğimiz iki faaliyet, günümüzde alabildiğine ihmal edildiğini üzülerek gördüğümüz hususlardır. Oysa Kur’an ve Sünnet‘e baktığımızda bunların zaruret derecesinde önemli görevler olduğunu görmekteyiz.

Cenab-ı Hak (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

“Gerçek şu ki, iyice temizlenen, Rabbinin adını anıp, O’na kulluk eden kimse şüphesiz kurtuluşa ermiştir.” 15)87/el-A’lâ, 14-15.

Aynı doğrultudaki bir diğer ayet-i kerimede de Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak kim nefsini tertemiz yaparsa kurtu­lur, kim de onu kötülüklere gömerse hüsrana uğrar.” 16)91/eş-Şems, 9-10.

İşte bu ayetlerde kurtuluşun şartı olarak belirtilen “temizlenme” veya “nefis temizliği”, Tasavvuf dilinde adına “nefis tezkiyesi” denen faaliyettir ve bu faaliyet, Tasavvuf’un gerçekleştirmeyi gaye edindiği en temel hususlardan birisidir.

Bir diğer ayet:

“O gün ne mal fayda verir, ne de evlat! Ancak Allah’a temiz bir kalp ile gelenler (kurtulur).” 17)26/eş-Şu’arâ, 88-89.

Bu ayet-i kerimede kulu ahirette kurtaracak olan bütün amel ve davranışların, neticede kalbin selametine bağlı olduğu ve kalp selameti kaybolduğu zaman ne malın, ne de evladın kişiye herhangi bir fayda vermeyeceği beyan buyurulmaktadır.

Burada anlatılan kalp, Allah Teala’ya ve O’nun emrine teslim olmuş kalptir. Bu kalpte Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) emirlerine muhalefetin eseri kalmaz. Zira bu öyle bir kapltir ki, masivadan sâlim olmuş (kurtulmuş)tur. Rabbinden başkasını murad etmez, Rabbinin emrettiklerinden başkasını işlemez. Onun tek gayesi Allah Teala’dır, O’nun emri ve şeriatıdır. Hiçbir şüphe bu kalp ile Allah Teala’nın emirleri arasına giremez.

Ebubekir Sifil - Hal Olarak Tasavvuf
Ebubekir Sifil – Hal Olarak Tasavvuf

Kalp böyle bir duruma geldiği zaman şirkten, günahlardan, bid’atlerden, batıl olan her şeyden arınmış, selamet bulmuş demektir. Böyle bir kalbe sahip olan kimsenin bütün ahvali, sözleri, amelleri, zevkleri, zahir ve batın bütün fiilleri Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in nuru ile selamet bulmuş demektir. 18)Bkz. İbnu’l-Kayyım, Miftâhu Dâri’s-Sa’âde, I, 1-42.

Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Bu ayet ve hadisler ile benzeri muhtevadaki nasslarda zikredilen “kalp selameti” nasıl sağlanacaktır?

Buna şöyle cevap vermek mümkündür:

Kalp selameti ancak kulun, nefsini her an muhasebeye tabi tutması ve gerek kalbin gerekse diğer azaların amellerinin devamlı surette murakabe altında bulundurulması ile mümkün olur. Bu murakabede Şer’î emir, yasak ve tavsiyeler esas alınacak ve bunlara uymayan şeyler terkedilerek bu suretle ameller ıslah edilecektir.

Azaların amellerini “Fıkh-ı Zahir” dediğimiz Fıkıh İlmi, kalbin amellerini ise “Fıkh-ı Batın” dediğimiz Tasavvuf İlmi şekillendirir, tanzim ve ıslah eder.

Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz‘in şu hadis-i şerifi, hem kalbin, hem de azaların amelleri hususunda, herhangi birisini diğeri uğruna ihmal etmeksizin aynı oranda hassasiyet göstermenin önemini oldukça çarpıcı biçimde dile getirmektedir:

“Muhakkak Allah Teala sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Fakat ancak sizin kalplerinize ve amellerinize bakar.” 19)Müslim ve İbn Mâce rivayet etmiştir. Bkz. el-Câmi’u’s-Sağîr, 2/277.

Bu yolda kulun hiçbir zaman hatırdan çıkarmaması gereken şey, Yüce Yaratıcı’nın kendisini her an görmekte ve yaptığı her işin amel defterine kaydedilmekte olduğu gerçeğidir.

“Elbette Rabbin, gözetleme yerindedir (her an kullarının yaptıklarını gözetlemektedir)” 20)89/el-Fecr, 14.

Yine bu yolun yolcusu, Cenab-ı Hakk’ın (c.c.), kendisine kendisinden bile yakın olduğu, kalbinden geçirdiği en küçük bir düşünceyi dahi hakkıyla bildiği gerçeğinin şuuruyla hareket edecektir.

“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona fısıldadıklarını da biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız” 21)50/Kaf, 16. ayetini her an benliğinde hissederek, atacağı her adımda ve yapacağı her işte ilahî murakabe altında olduğunun farkına varmak, Tasavvuf’un insanda oluşturmayı hedeflediği şuur halinin bizzat kendisidir.

Nerede ve ne halde olursa olsun kendisini Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) her an görmekte olduğunu ve her an kendisiyle beraber bulunduğunu bilmek, kişiyi yasaklara ve kötülüklere dalmaktan uzak tutan en önemli noktadır.

Cenab-ı Hak (c.c.) şöyle buyuruyor:

“Her nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir.” 22)57/el-Hadid, 4.

Bir mü’minin, yaptığı her işte ve attığı her adımda Rabbinin kendisi ile beraber bulunduğunun ve kendisini her an görmekte olduğunun şuuruna varması, kalp selameti ve ruh inkişafı bakımından varılabilecek en üstün noktadır ki, Tasavvuf’un insana kazandırmayı hedeflediği ruh disiplini ve “hal” de işte budur!

Hayatını böyle bir şuur seviyesinde yaşamayı başarabilmiş insan, ilahî rızaya nail olma bahtiyarlığına ermiş, Kur’an ve Sünnet’in arzuladığı gerçek “insan” olma vasfını hakkıyla elde etmiş demektir.

Bu “hal”in, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafın­dan “İhsan” olarak ifade buyurulduğunu görüyoruz.

“Cibrîl Hadisi” diye bilinen ünlü hadiste Peygamber Efendimiz (s.a.v.), İman ve İslam’ı tarif ettikten sonra Cibrîl’in (a.s.),

“İhsan nedir?” şeklindeki sorusuna şöyle cevap vermiştir:

“İhsan, Allah’a, O’nu görüyormuşçasına ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu göremiyorsan da, muhakkak O seni görüyor.” 23)Bu hadisi Buhârî, Müslim, Nesâî, İbn-i Mâce Ahmed b. Hanbel, Bezzâr, Ebû Avâne ve daha başkaları, Hz. Ömer, Ebû Hureyre ve başka bazı sa­habîlerden rivayet etmişlerdir. Bkz. Suyûtî, el-Câmi’u’s-Sağîr, (Münâvî’nin Feyzu’l-Kadîr‘i ile birlikte), 3/171; Hatîb Tebrîzî, Mişkât, (Aliyyü’l-Kaarî’nin, Mirkât‘ı ile birlikte), 1/108 vd.

Yukarıda “Takva”, “İhlas” ve “Zühd” olarak üç madde halinde zikrettiğimiz hususları bire indirmek ve bunları “Takva” kelimesinin bünyesinde toplamak da mümkündür. Zira hakkıyla riayet edildiği zaman Takva, hem diğer iki noktayı, hem de Tasavvufî literatürdeki diğer ıstılahları bünyesinde toplayan bir ıstılah olarak manalandırılabilir. Bu da insanı “ihsan” makamına ulaştıran yegâne yoldur.

Takva, İhlas ve Zühd
“Takva”, “İhlas” ve “Zühd” olarak üç madde halinde zikrettiğimiz hususları bire indirmek ve bunları “Takva” kelimesinin bünyesinde toplamak da mümkündür. Zira hakkıyla riayet edildiği zaman Takva, hem diğer iki noktayı, hem de Tasavvufî literatürdeki diğer ıstılahları bünyesinde toplayan bir ıstılah olarak manalandırılabilir. Bu da insanı “ihsan” makamına ulaştıran yegâne yoldur. [Görsel: rihlekitap.com editörü]

Kişi ihsan makamına ulaştığı zaman, her türlü ibadetinde ve halinde Allah Teala’yı yanında hissedecek, O’nu görüyormuşçasına O’ndan çekinecek ve ma’siyetten kaçınıp, masivayı terk edecektir. Çünkü kişinin, her anında Cenab-ı Hakk’ı yanında hissetmesi, O’ndan başka her şeyden yüz çevirmesine sebep olur. Bütün varlığıyla O’na yönelen kul, giderek “müşahede” makamına ulaşır. Bu makama ulaşan kul, yaptığı her amelinde kalbiyle Allah Teala’yı, O’nun kudret ve azametini, tekliğini, noksan sıfatlardan münezzeh olup kemal sıfatlarıyla muttasıf bulunduğunu müşahede eder. Bu makam, kalbin iman nuru ile nurlandığı, basiret gözünün açıldığı ve giderek gaybın o kimseye ayan olduğu bir makamdır ve bu makam, yukarıda zikrettiğimiz hadis-i şerifte işaret buyurulan “ihsan” makamıdır. 24)Bu ifadeler Hanbelî mezhebine mensup meşhur âlim İbn Receb’e aittir. Bkz. Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem, 34.

Pek çok Tasavvuf büyüğünün belirttiği gibi, Tasavvuf, kuru izahlar, sun’î ihtilaflar ve na­zarî bilgiler değil, bizzat yaşanarak ta­hakkuk ettirilen ve tadılan bir “hal”dir.

Bunu söylemekle, zahirî ve nazarî bilgilerin önemsizliğini anlatmak istemiyoruz. Tabii ki bunlar da ihmal edilemez ve küçümsenemez bir öneme sahiptir. Ancak özellikle günümüzde dikkatlerden kaçmayan nokta, İslamî emir ve yasakların adeta yalnızca zahirî ve şeklî olarak yerine getirilmesiyle yetinilebileceği şeklinde hatalı bir anlayışın zihinlerde yerleşmekte olduğudur.

Bir örnek verecek olursak:

Namazlarını aksatmadan kılma gayretinde olan pek çok kimse, namazın şeklî unsurlarını yerine getirdiği zaman, bu ibadeti Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) muradına uygun olarak eda ettiği kanaatini taşır.

Oysa,

“Namazlarında huşu içinde olan mü’minler, onlar kurtuluşa ermiştir.”25)23/el-Mü’minûn, 1-2. ayeti, namazda huşu içinde olmanın, kurtuluşa eren mü’minlerin temel bir özelliği olduğunu net olarak bildirmektedir. O halde kurtuluşa eren mü’minlerden olabilmek için, (namazda riayet edilmesi gereken diğer hususlar yanında) namazı huşu içinde eda etmek de kaçınılmaz bir borç olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bir başka örnek daha verecek olursak;

“Mü’minler ancak, Allah zikredildiği zaman kalpleri titreyen… kimselerdir.” 26) 8/el-Enfal, 2. Ayrıca bkz. 22/el-Hac, 35.

Bu ayette mü’minlerin temel özelliklerinden biri daha zikredilmektedir. Şu halde “Amentü esasları” dediğimiz ilkelere inandığını kuru kuruya söylemek yeterli olmayacaktır. Bir kimsenin, bu esaslara Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) hoşnut olduğu tarzda inandığını söyleyebilmesi için, bu ayette belirtilen “hal”e ulaşması da bir mecburiyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Allah’a iman şuuru, Allah Teala (c.c.) zikredildiği zaman kalbi titreme alıyorsa, bedeni bir ürperti sarıyorsa, ancak o zaman gerçek anlamına kavuşmuş olacaktır.

İşte Tasavvuf, bu örneklerde ortaya koymaya çalıştığımız ve daha pek çok ayet ve hadiste başka veçheleri zikredilen “hal”in bir bütün olarak insan hayatında tahakkuk etmesini hedefleyen bir disiplindir.

(Ebubekir Sifil Hoca yapmış olduğu Riyâzu's-Sâlihîn #HadisDersi'nde Cibrîl Hadis-i Şerifini müstakil ders olarak işledi. Bu dersi dinlemek için tıklayabilirsiniz. Eğer izlemek istiyorsanız adres: http://youtu.be/DxtPf-Xc_Pk  Editör)

Dipnotlar   [ + ]

1.24/en- Nûr, 37.
2.73/el-Müzzemmil, 8.
3.Tıpkı Tasavvuf gibi Fakr ve diğer Tasavvufî ıstılahlar da, yukarıda be­lirttiğimiz sebeplerden dolayı farklı şekil­lerde tarif edilmiştir.
4. 96/el-Alak, 6-7. 
5.2/el-Bakara, 273.
6.et-Tirmizî, “Birr”, 24.
7.22/el-Hacc, 78.
8. El-Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, 4/380.
9.Tasavvuf hakkındaki bu tarifler ve geniş bilgi için bkz. Kuşeyrî, Risâle, 138 vd; Sühreverdî, Avârifu’l-Ma’ârif, 53 vd.
10. 5/el-Mâide, 119.
11.Ebu Nasr es-Serrâc, el-Luma’, (Tercüme: Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz), s. 52.
12.49/el-Hucurat, 13.
13.3/Âl-i İmrân, 14-15.
14.15/el-Hicr, 39-40.
15.87/el-A’lâ, 14-15.
16.91/eş-Şems, 9-10.
17.26/eş-Şu’arâ, 88-89.
18.Bkz. İbnu’l-Kayyım, Miftâhu Dâri’s-Sa’âde, I, 1-42.
19.Müslim ve İbn Mâce rivayet etmiştir. Bkz. el-Câmi’u’s-Sağîr, 2/277.
20.89/el-Fecr, 14.
21.50/Kaf, 16.
22.57/el-Hadid, 4.
23.Bu hadisi Buhârî, Müslim, Nesâî, İbn-i Mâce Ahmed b. Hanbel, Bezzâr, Ebû Avâne ve daha başkaları, Hz. Ömer, Ebû Hureyre ve başka bazı sa­habîlerden rivayet etmişlerdir. Bkz. Suyûtî, el-Câmi’u’s-Sağîr, (Münâvî’nin Feyzu’l-Kadîr‘i ile birlikte), 3/171; Hatîb Tebrîzî, Mişkât, (Aliyyü’l-Kaarî’nin, Mirkât‘ı ile birlikte), 1/108 vd.
24.Bu ifadeler Hanbelî mezhebine mensup meşhur âlim İbn Receb’e aittir. Bkz. Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem, 34.
25.23/el-Mü’minûn, 1-2.
26. 8/el-Enfal, 2. Ayrıca bkz. 22/el-Hac, 35.