tarihinde gönderildi.

Toplumsal İlişkilerimize Dikkat! – Ebubekir Sifil

[ayraç]’ta bugün sizlere Ebubekir Sifil hocanın yeni eseri Müslümanca Bir Hayat İçin adlı kitabından iktibâs yapıyoruz. Bu iktibâs toplumsal ilişkilerimizde müslümanca bir hayat için gerekli olan davranışlarımızı ilgili ayet-i kerimeler ve hadis-i şerifler ışığında açıklamaktadır. Hayırlı okumalar… 1)Müslümanca Bir Hayat İçin, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, Mayıs 2014, Sayfa 147-1482)[Blog Kapak Görseli: © eurasiacommunity.org]

[ayraç] | kitaba biraz mola…

“(Ey Habibim!) De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana ittiba edin ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” 3)Âl-i İmrân, 31.

[dropcap]E[/dropcap]fendimiz (s.a.v)’den nakledilen bir hadis bu ayeti şöyle tefsir ediyor: “Kim Allah’ın ve Resulü’nün kendisini sevmesini istiyorsa, doğru sözlü olmaya, emanete riayete ve komşusuna eziyet etmemeye baksın.”4)Abdürrezzâk es-San’ânî, el-Musannef, 11/8.

Kim Allah’ın ve Resulü’nün kendisini sevmesini istiyorsa, doğru sözlü olmaya, emanete riayete ve komşusuna eziyet etmemeye baksın.
Kim Allah’ın ve Resulü’nün kendisini sevmesini istiyorsa, doğru sözlü olmaya, emanete riayete ve komşusuna eziyet etmemeye baksın.
[fotoğraf:© picpickle.com]

Bu hadiste ifade buyurulan üç husus arasında nasıl bir ortak özellik vardır diye düşündüğümüzde karşımıza şu gerçek çıkıyor: Efendimiz (s.a.v) burada namazımıza, orucumuza ve sair bireysel ibadetlerimize değil, toplumsal ilişkilerimize dikkat çekiyor:

1. Yalanı hayatınızdan çıkarın buyuruyor. Her ne şekilde olursa olsun yalan söylemeyin. Buna göre bir başka hadiste ifade buyurulan üç hal dışında yalanın hayatımızda yerinin olmaması gerekiyor. (O üç hal, düşmanla savaş, küs arkadaşların arasının bulunması ve evliliğin kurtarılmasıdır.) 5)Ebû Dâvud, “Edeb”, 58.

2. Size emanet edilen şeye hıyanet etmeyin. Emanet denilince sadece birisinin bize geçici olarak teslim ettiği ve bir süre sonra gelip alacağı şeyleri düşünmeyelim. Bize verilen sağlık sıhhat ve bedenden çoluk-çocuğumuza, malmülkten mevki ve makama kadar hayatımızda uhdemize verilmiş ne varsa hepsi birer emanettir ve bizler onların her birinden hesaba çekileceğiz.

3. “Komşuya eziyet etmeme” ifadesinden sadece aynı binada  veya mahallede oturduğumuz insanlara kötülük etmemeyi anlamamalıyız. Aksi takdirde buradan şöyle bir  anlam çıkar: Komşumuz dışındaki insanlara eziyet edebiliriz! Bu doğru olamayacağına göre Efendimiz (s.a.v)’in bu ikazından, aynı apartman ve mahalleyi paylaştığımız “yakın komşu”dan, aynı şehri paylaştığımız “uzak komşu”ya kadar ilişki ve irtibatta bulunduğumuz bütün insanları anlamalıyız.

Üretim ve tüketim anlayışımıza, eğlenme ve dinlenme tarzımıza, aileden başlayan toplumsal ilişkilerimize kadar hayatın her alanında Sünnet’in öngördüğü davranış ve tutumu ortaya koyamıyorsak, Allah Teala’nın sevdiği ve bağışladığı bahtiyarlar arasına girmemiz hiçbir zaman mümün olmayacaktır.

Yüce Kitabımız’da “De ki: “Eğer Allahı seviyorsanız bana uyun ta ki Allah sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin.”
Yüce Kitabımız’da “De ki: “Eğer Allahı seviyorsanız bana uyun ta ki Allah sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin.”

Yüce Kitabımız’da “De ki: “Eğer Allahı seviyorsanız bana uyun ta ki Allah sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin.6)Ali İmran, 31.buyurulmaktadır.

Efendimiz (s.a.v) de, “Hevasını benim getirdiklerime tabi kılmayan iman etmiş olmaz7)İbn Ebî Âsım, Kitâbu’s-Sünne, I, 12.buyurmak suretiyle Kur’an-Sünnet bütünlüğüne ve Sünnet’i dışlayarak Müslüman kalmanın imkânsızlığına dikkat çekmiştir. Dolayısıyla hakiki ve makbul iman, ancak Efendimiz (s.a.v)’in rehberliğine titizlikle riayet etmekle mümkün olacaktır.

Dipnotlar   [ + ]

1.Müslümanca Bir Hayat İçin, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, Mayıs 2014, Sayfa 147-148
2.[Blog Kapak Görseli: © eurasiacommunity.org]
3.Âl-i İmrân, 31.
4.Abdürrezzâk es-San’ânî, el-Musannef, 11/8.
5.Ebû Dâvud, “Edeb”, 58.
6.Ali İmran, 31.
7.İbn Ebî Âsım, Kitâbu’s-Sünne, I, 12.
tarihinde gönderildi.

7. Kocaeli Kitap Fuarındayız

7. Kocaeli Kitap Fuarı

Bismillah.

Bu sene 7.si düzenlenecek 7. Kocaeli kitap fuarında 16 – 24 Mayıs tarihleri arasında B salon B79 numaralı stantta siz okuyucularımızla buluşuyoruz. Kitap fuarı süresince indirimli kitap ve dergilerimize erişebilirsiniz.

Yazarımız Ebubekir Sifil hocanın kitap fuarında okuyucuları ile imza ve söyleşi günüde düzenliyoruz.

[box type=”alert” size=”large” style=”rounded”]İmza ve Söyleşi günü 16 Mayıs Pazar 15:00 – 17:00 arası gerçekleşecektir. [/box]

Tüm okuyucularımızı bekliyoruz.

Kitap fuarı adresi:

7. Kocaeli Kitap Fuarı – İnterteks Uluslararası Fuar Merkezi – Kocaeli / Türkiye

Bulunduğunuz noktadan yol tarifi almak için: http://j.mp/FuarTarif

tarihinde gönderildi.

Ehl-i Beyt İmamları – Ebubekir Sifil

Soru: Eimme-i İsna Aşeriye denilen zatlar Şii midirler, yoksa Ehl-i Sünnet midirler?

[ayraç]‘ta bugün sizlere Ebubekir Sifil hocanın sana din’den sorarlar I eserinden iktibâs yapıyoruz. Sifil hoca, “Masum İmamlar” sorusunu soran okuyucuya cevap veriyor. Hayırlı Okumalar…1)sana din’den sorarlar I, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2009, Sayfa 253-255

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Soru


Eimme-i İsna Aşeriye denilen zatlar Şii midirler, yoksa Ehl-i Sünnet midirler?

Cevap


Eimme-i İsnâ Aşer, Şia’nın “masum imamlar” silsilesini oluşturan 12 İmam’dır. Bu imamlar arasında, fırkalaşmanın zuhur ettiği dönemde yaşamış olanların Ehl-i Sünnet’in temel itikadî kabullerine aykırı bir görüşü benimsediği yolunda herhangi bir bilginin Sünnî kaynaklarda yer aldığından haberdar değilim.

SanaDindenSoralar-I - Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Kitapları
SanaDindenSoralar-I – Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Kitapları

Sünnî kaynaklar ve âlimler onların tamamını -tabii ki başta Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (Allah hepsinden razı olsun) olmak üzere- fazilet, üstünlük, ilim, takva ve nesep şerefi ile anmıştır, anmaktadır.2)Örnek olarak Ehl-i beyt imamlarının ez-Zehebî’nin Siyeru A’lâmi’n Nübelâ’sındaki tercemelerine bakılabilir.

Bununla birlikte Sünnî kaynaklar, bu imamlardan herhangi birinden, kendisinin veya mensubu bulunduğu pak silsilenin “ismet”inden bahsettiği, ya da Hz. Ebû Bekr ile Hz. Ömer (r.anhuma)’dan teberri ettiği yolunda herhangi bir bilgi vermez.

Burada bir örnek olması kabilinden şu olayı zikredebiliriz: Sâlim b. Ebî Hafsa şöyle demiştir: “Ebû Ca’fer (Hz. Hüseyin (r.a.)’in torunu Muhammed el-Bâkır) ve oğlu Ca’fer’e (Ca’fer es-Sâdık), Ebû Bekr ve Ömer hakkında ne düşündüğünü sordum; şöyle dediler: “Ey Sâlim! O ikisini sev; onların düşmanlarındansa uzaklaş! Zira onlar hidayet imamları idiler.3)İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk, LIV, 285; el-Mizzî, Tehzîbu’l-Kemâl, V, 80; ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, IV, 402.

[box type=”alert” size=”large” style=”rounded”]Burada dikkat çekilmesi gereken bir nokta var: Rivayette soruyu sorduğu nakledilen kişi bir Şii’dir. Keza bu rivayeti ondan nakleden Muhammed b. Fudayl da Şii’dir.[/box]

Öte yandan -İmam Ebû Hanîfe ile Muhammed el-Bâkır veya Ca’fer es-Sâdık arasında olduğu gibi- Sünnî imamlar ile Ehl-i Beyt arasında, birincilerin ikincilere hürmeti temelinde sıcak ilişkiler bulunduğunu biliyoruz. İtikadî sahada aralarında herhangi bir ihtilaf bulunsaydı, elbette böyle bir ilişki söz konusu olmazdı.

“12. İmam” olarak kabul edilen Muhammed el-Mehdî, Ehl-i Sünnet’e göre ya hiç doğmamış ya da küçük yaşta ölmüştür. Babasının mirasının 7 yıl bekledikten sonra kardeşi (Ca’fer b. Ali) tarafından alınması, Hasan b. Ali el-Askerî‘nin Muhammed el- Mehdî adında bir çocuğunun dünyaya geldiği iddiasını boşa çıkarmaktadır.

Dipnotlar   [ + ]

1.sana din’den sorarlar I, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2009, Sayfa 253-255
2.Örnek olarak Ehl-i beyt imamlarının ez-Zehebî’nin Siyeru A’lâmi’n Nübelâ’sındaki tercemelerine bakılabilir.
3.İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk, LIV, 285; el-Mizzî, Tehzîbu’l-Kemâl, V, 80; ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, IV, 402.
tarihinde gönderildi.

Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi – Ebubekir Sifil

[ayraç]‘ta bugün sizlere Ebubekir Sifil hocanın Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi isimli eserinden iktibâs yapıyoruz. Sifil hoca serinin ikinci cildinde İslam Modernizmi’ne değiniyor ve Fazlur Rahman’ın görüşlerini tenkid ediyor. İslam Modernizmi’nin ne anlama geldiğine, hangi söylemleri olduğuna değiniyor. Kitabın ana hatlarını çizen önsözü bugün [ayraç] okuyucuları için iktibâs yapıyoruz. Hayırlı Okumalar…1)Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Önsöz

[ayraç] | kitaba biraz mola…

[dropcap]M[/dropcap]odern İslam düşüncesinin, günümüz Müslümanlarının bi­lincini meşgul eden en önemli problem olduğunu söylemek abartı olmasa gerektir. Müslümanlar Batı’dan ya da daha genel bir ifadeyle “dışarıdan” gelen herhangi bir telkin ya da yönlen­dirme girişimine karşı doğal bir refleksle karşı koymakta iken -burada bunun genellikle bilinçli bir tepki değil, sadece bir “refleks” olduğunu özellikle belirtmemiz gerekiyor- aslında kökü yine dışarıda olmakla birlikte, kendi dillerini konuşanların yaklaşımlarına karşı daha bir savunmasız ve kabule yatkın olabilmektedirler.

[highlight]Bir de Modernizm’in “topyekün” bir hareket olduğunu hesaba katarsak, karşı karşıya olduğumuz durumun ciddiyetini bir an önce gerektiği gibi kavramanın ne derece öncelikli bir çaba olması gerekti­ğini ifade etmiş oluruz.[/highlight]

Buradaki “topyekün” kelimesi, İslam Modernizmi‘nin homojen ve yeknesak bir hareket olduğunu anlatmaktan ziyade, onun “kök­tenci” tavrını vurgulamaktadır. Zira onun temel hedefi, her şeyden önce “yeni bir bilinç” oluşturmaktır. O, öncelikle kavramları ele alır; gereğinde onlara yeni anlamlar yükler ve gerekirse temelden yenile­riyle değiştirir.

Bununla birlikte, İslam Dünyası’nda özellikle son yüzyılda boy veren Modernist hareketlerin belki de en egzantrik ve hatta trajik ta­rafı, bütüncül bir yapıya kavuşturulamamış olmasıdır.

[quote]Her ne kadar bunda, Modernizm’in yerel görünümlerinin, -özellikle başlangıç dönemleri için- birbirlerinden kopuk hareketler olarak ortaya çıkmasının ve henüz oluşum döneminde bulunmasının rolü büyük olmuşsa da, aslında temel etken, belki de Modernizm’in doğasında aranmalıdır. “Değişim” olgusunun, tarihsel ve evrensel bir belirleyici olarak hareketin temel dinamiğini teşkil etmesi, “nelerin”, “nasıl”, “ne kadar” ve “neye göre” değişeceğine dair soruların da de­ğişik biçimlerde cevaplandırılmasını intaç etmiştir.[/quote]

Yelpazenin bir ucunda en katı laikçiler, diğer ucunda İslam’ı temel dinamik olarak kabul etmekle birlikte bu noktadan itibaren ala­bildiğine renklenen görüşler demetini oluşturan “İslamcı Modernist”ler…

Hal böyle olunca, Modernizm’den ne anlaşılması gerektiği, belki de en temel soru olarak karşımıza çıkmaktadır.

[box type=”info” size=”large” style=”rounded” border=”full”]Bu noktanın tahlilini ilgili çalışmalara bırakarak burada şunu söylemeliyiz ki Modernizm’in en temel karakteristiği, hareket nokta­larını, enerjisini ve istikametini çok büyük ölçüde İstişrak (Oryantalizm) hareketine borçlu olmasıdır. Bu çalışmada da sık sık dikkat çekileceği gibi, başından beri “en temel İslamî göstergeler” olarak kabul gören fenomenler, Modernizm açısından bakıldığında birden buharlaşmakta ve anlamını/etkisini yitirmektedir. Burada özel­likle “Hermenötik (Yorumsamacı) okuma” ve “Tarihsel bakış” olarak formüle edilen yaklaşım biçimlerinin anılması gerekmektedir. Buna göre İslâmî nasslar bağlamında en temel problematik, “Nassların bize ne dediği” değil, “bizim nasslardan ne anladığımız”dır.[/box]

Aslında Müslüman için bu noktanın bir problem olarak görül­mesi bile temelde saçmadır. Çünkü Müslüman, yalın bir mantıkla şöyle düşünür: Beni yaratan Allah olduğuna göre, bunun bir sebebi olmalıdır. Eğer Allah beni niçin yarattığını bildirmemişse, nasıl ya­şayacağım beni ilgilendirir. Ama eğer bildirmişse -ki öyledir- o za­man yaratılış amacıma uygun davranışın hangisi olduğunu da öğ­retmiş olması gerekir. İşte tarih boyunca insanlığa ısrarla ve art arda peygamberler gönderilmesinin hikmeti burada aranmalıdır.

Rasûllah (sav)'in Tevekkül Anlayışı - M. Yusuf Kandehlevî
Peygamber, insana yaratılışın bilgisini ilettiği gibi, ama­cını da bildiren ve en az bunun kadar önemlisi, bu amaca uygun tav­rın nasıl geliştirileceğini öğreten elçidir.
[fotoğraf:© picpickle.com]

Zira peygamber, insana yaratılışın bilgisini ilettiği gibi, ama­cını da bildiren ve en az bunun kadar önemlisi, bu amaca uygun tav­rın nasıl geliştirileceğini öğreten elçidir.

Bu bildirim, Kur’an ve Sünnet nasslarının muhtevasında ahlakî öğretiler şeklinde olduğu gibi, hukukî ilkeler şeklinde de tezahür eder.

İşte Fazlur Rahman’ın söyleminin tam da bu noktada farklı­laştığı görülmektedir. Zira ona göre Kur’an bizim için ve bugün, sa­dece kendisine temel ahlakî ilkeleri bulup çıkarmamız noktasında referans olabilecektir. Bu ilkeler üzerine bina edilecek olan teolojik ve hukukî prensipler ise, tamamen bizim gayretimizle oluşturulacaktır.

Hz. Peygamber (s.a.v) dönemi de dâhil olmak üzere Kur’an’dan çıkarılan ya da daha doğru bir ifade ile Kur’an’da mevcut bulunan hukukî ilkeler, -tıpkı Nebevî Sünnet’in verilerinin arz ettiği durum gibi- tarihseldir ve bugün aynen tekrarlanamaz. Eğer Nebevî Sünnet’i, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Kur’an’dan ilham alarak oluşturduğu bir sis­tem olarak düşünmemiz doğruysa, Yaşayan Sünnet de genel olarak ilk dönem hukukçularının Nebevî Sünnet’ten ilham alarak oluşturdukları sistemin adıdır.

İşte bu temel farklılık, Fazlur Rahman’ın -büyük ölçüde Müsteşrikler’e dayanan ama yine de kendine özgü motifleri bulunan terminolojisi ile daha da renkli ve ilgi çekici bir yapı arz etmektedir.

Kuşkusuz onun uzun sayılabilecek -ve çalkantılı- bir ömür içinde oluşturup geliştirmeye çalıştığı sistemin, bütün unsurlarıyla bu çalışmaya yansımasını beklemek doğru olmaz.

Bizim, -‘Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi’ başlığı al­tında- sürdürdüğümüz çalışmanın bu basamağında gerçekleştirmeye gayret edeceğimiz şey, Fazlur Rahman’ın düşünce dünyasını oluştu­ran temel metodolojik argümanlar ile bunlardan hareketle -ve kimi zaman önerdiği sistemin somut örneklemelerini ortaya koymak mak­sadıyla- gündeme getirdiği parça konuların tahlil ve kritiğidir.

Çalışmanın, okuyucuya bir bütün olarak arz edilmesini hedef­lemiş olmakla birlikte, ele aldığımız hususların, ilki metodolojik ve ikincisi pratik konuların işlendiği iki kısım halinde sunulmasının siste­matik açıdan daha uygun olacağı düşüncesinden hareket ettik.

Fazlur Rahman’dan yaptığımız alıntılarda, onun dilimize çevrilmiş çalışmalarını kullandık ve çok gerekli görmedikçe İngilizce metinlere başvurmadık. Onun düşünce dünyasının bütünlük arz edecek argümanlarının, dilimize aktarılmış çalışmalarında genel olarak yer aldığı söylenebilir. Bu bakımdan, yazarımızın Türkçeye henüz çevrilmemiş çalışmalarını kullanmadık.2)Burada bahsi geçen ifadeler kitabın ilk yayımlandığı tarih (1998) itibariyledir. Kitabın yayımlanmasını takip eden süre içerisinde Fazlur Rahman’a ait yayımlanmış başka kitaplar bu ifadenin kapsamı dışındadır.

Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi - Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Yazıları
Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi – Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Yazıları

Çalışmanın sistematiği, Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi serisinin ilk cildinde3)Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün görüşlerinin kritiğine ayırdığımız cilt. ortaya konduğu şekliyle aynen korunmuştur, izlediğimiz yöntemin, okuyucu açısından pratik faydaları bulunduğunu biliyoruz. Bu bakımdan, ele aldığımız görüşlerin bütünlük arz etmesine özen göstererek, çalışmamızı ilk kısımda 13 ana başlık altında şekillendirdik. İkinci kısımda da Fazlur Rahman’ın Akaid/Kelam konu­sundaki görüşleri ile Usul-i Fıkıh alanındaki yaklaşımları noktasın­daki tenkitlerimiz yer almaktadır. Akaid/Kelam hakkındaki yazılarda, gerek Fazlur Rahman, gerekse başkaları tarafından özellikle İmam el-Eş’arî’nin çözümleri ağırlıklı olarak tartışma konusu yapıldığı için biz de bu noktaya ağırlık verdik. Bununla birlikte, genel olarak Ehl-i Sünnet’e yönelik eleştirileri de irdelemeye gayret ettik.

Usul-i Fıkıh konusundaki yazıda ise ağırlıklı olarak Kıyas, İstihsan, Mesalih-i Mürsele, Örf vb. hususlar işlendi.

Elinizdeki çalışmada “Ekler” bölümünde yer alan bazı yazılar bulunuyor. Bunlardan ilki, Modernistler’in üzerinde ağırlıklı olarak durduğu “iman-amel” münasebeti meselesi bağlamında İmam Ebû Hanîfe’nin ve bu ekolün diğer imamlarının Mürciîlik’le ithamı hususunu ele aldık. Bu noktayı bizim için önemli kılan hususlardan birisi de, İmam el-Eş’arî’nin “Makâlâtu’l-İslâmiyyîn”inde, İmam Ebû Hanîfe hakkındaki “irca” iddiasının yer almış olmasıdır.

Bir diğer yazı, Fazlur Rahman’ın Fıkıh ve Hadis tarihi ile ilgili bir takım tespitlerini test etme imkânı sunan iki tarihî mektup: İmam Mâlik ve İmam el-Leys b. Sa’d’ın birbirlerine hitaben yazdıkları bu mektuplar hakkında kısa bir de değerlendirmemiz oldu.

Nihayet “Ekler” bölümünün son yazısı da, Fazlur Rahman’ın görüşlerine ayırdığımız ve bundan önce yayımlanmış bulunan ça­lışma ile ilgili bir eleştiri denemesi ile ilgili. (Bize oldukça şaşırtıcı gelen bu eleştirinin hiç yapılmamış olmasını arzu ederdik.)

Çaba bizden, başarı Yüce Allah’tan.

Ebubekir SİFİL

Keçiören

8 Ramazan 1418 / 7 Ocak 1998

Dipnotlar   [ + ]

1.Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Önsöz
2.Burada bahsi geçen ifadeler kitabın ilk yayımlandığı tarih (1998) itibariyledir. Kitabın yayımlanmasını takip eden süre içerisinde Fazlur Rahman’a ait yayımlanmış başka kitaplar bu ifadenin kapsamı dışındadır.
3.Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün görüşlerinin kritiğine ayırdığımız cilt.
tarihinde gönderildi.

Fıkhî İhtilafların Kaynağı – Beyânuni

Fıkhî ihtilaf olgusu iki esasa dayanır: 1. Şer’î nassların farklı anlaşılmaya ihtimalli yapısı. 2. Anlayış ve değerlendirme tarzlarının farklılığı.

[ayraç]‘ta bugün sizlere Merhum Ebu’l-Feth el-Beyânuni‘nin Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilaflar isimli kitabından iktibâs yapıyoruz. Bu iktibâsta Fıkhî İhtilaflar‘ın kaynağını göreceksiniz. Merhum el-Beyânuni, eserinde Asr-ı Saadetten yaşanmış örnekler ve ayet-i kerimeler ile Fıkhî İhtilaflar‘a değiniyor. 1)Ebu’l-Feth el-Beyânuni, Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilaflar, Çeviren: Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 23-32

[ayraç] | kitaba biraz mola… 

Fıkhî hükümlerdeki ihtilaf, Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlayan “ahkâmda ictihad“ olgusundan kaynaklanmaktadır. O dönemde içtihadın çok yaygın olmaması, Hz. Peygamber (s.a.v) ’e inmekte olan vahyin insanları ictihaddan müstağni kılmasıydı.

Hz. Peygamber (s.a.v)  vefat ettikten sonra Sahabe‘nin (Allah onlardan razı olsun) çeşitli merkezlere dağılmasıyla birlikte ictihad dairesi de genişlemeye başladı.

Vahyin kesilmesi ve Sahabe‘nin çeşitli yerlere dağılmasıyla şer’î hükümlerde ihtilafın çerçevesinin genişlemesi tabiidir. Zira fıkhî ihtilaf olgusu iki esasa dayanır:[ordered_list style=”decimal”]

Şer’î nassların farklı anlaşılmaya ihtimalli yapısı.

Anlayış ve değerlendirme tarzlarının farklılığı.

[/ordered_list]

Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilaflar- Ebu'l Feth el-Beyanûni  Çeviren: Ebubekir Sifil
Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilaflar- Ebu’l Feth el-Beyanûni Çeviren: Ebubekir Sifil

Allah Teala’nın şer’î meselelerde hikmeti, Kur’an ve Sünnet naslarının pek çoğunun birden fazla şekilde anlaşılmaya ihtimalli olmasını iktiza etmiştir. Kur’an-ı Kerim apaçık Arap diliyle inmiştir ve Arap dilinde lafızların ihtimalli yapısı herkes tarafından bilinen ve ikrar edilen bir husustur ki, Arap dili bu yapısıyla diğer dillerden ayrılır.

Tıpkı bunun gibi Allah Teala’nın yaratışındaki hikmet de insanların akıl ve idrak bakımından farklı farklı olmasını iktiza etmiştir. Bu sayede varlık kemal bulur, insanların ilim ve akıl bakımından birbirlerinden temayüz etmesi ve birbirleriyle yarışması mümkün olur.

Akıl sahibi hiç kimse, bu iki temel hakikatin kaçınılmaz olarak görüş ve hükümde ihtilafa yol açacağından ve bunun kesin, bedihî bir netice olarak oraya çıkacağından şüphe etmez.

Şimdi şu açık matematik denkleme bakalım:[ordered_list style=”decimal”]

İhtimalli nasslar + Farklı anlayış tarzları ve aklî kapasiteler = İhtilaf.

Kat’î nasslar + Bir tek anlayış tarzı ve aklî kapasite = Tek görüş.[/ordered_list]

Mezhep ve görüşleri birleştirmeye çağırma fikri muhtemelen bu iki temel hakikatten ve bu iki bedihî gerçekten gafil olma halinin doğurduğu bir sonuçtur. Görünüşte –nefislere hoş gelen– “vahdet/birlik” ve “tek görüş etrafında buluşma ve ittifak” adına hareket ediliyor olması da bu fikrin bazı kesimler tarafından benimsenmesini mümkün kılmaktadır. Ancak heyhat, heyhat!!!

[box type=”info” size=”large” style=”rounded”]Allah Teala’nın mahlukatta cari kıldığı hikmeti bu insanlar göremiyor. Allah Teala dileseydi bütün insanları, düşünce ve anlayışta bir tek ümmet yapar, Kitab‘ı da icmal ve ihtimale yer vermeyen (tümüyle) mübeyyen ve müfesser bir tarzda indirirdi![/box]

Allah Teala, kullarının kendisine ibadet ettiği bu dinin hükümleri konusunda anlayış ve görüşleri birleştirmeyi dilese, bir yandan şer’î nassların yapısını değiştirir, diğer yandan da tek hüküm üzere ittifak etsinler diye insanların anlayış tarzlarını teke indirirdi.

Örnek olarak 2/el-Bakara suresindeki şu ayeti ele alalım: Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç “kur’” beklerler.”2)2/el-Bakara, 228.

Buna mukabil, aynı surede bu ayetten hemen iki ayet önce, Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler için dört “ay” bekleme süresi vardır3)2/el-Bakara, 226. buyurulmaktadır.

Allah Teala, ilk ayette “üç kur’” buyurduğu halde, diğer ayette “dört ay” buyurmuştur. Yine ilk ayette bekleme süresi “üç”lü, rakamla, ikinci ayette ise “dört”lü rakamla ifade buyurulmuştur. Bu rakamlar kat’î olup bilinen rakamlardır ve birden fazla anlama gelmezler.

Bu durumu, ilk ayette geçen  “üç kur’” ile ikinci ayette geçen “dört ay” ifadesinin oluşturduğu manzara ile karşılaştırdığımızda şunu görüyoruz: İlk ayetteki “kur’” kelimesi, Arap dilinde birden fazla anlama gelmektedir.  Buna mukabil ikinci ayette geçen “ay” kelimesi kat’îdir, birden fazla anlam ifade etmez.

Ebû Amr b. el-Alâ’

4)Ebû Amr Zebbân b. el-Alâ’. Doğum yılı konusunda 55, 65, 68, 70 tarihleri zikredilmektedir. 7 kıraat imamından biridir. Mekke, Medine, Kûfe, Basra gibi merkezlerde ilim tahsili için bulunmuştur. 7 imam içinde en fazla hocadan ders almış olan odur.

Sahabe‘den Enes b. Mâlik, Tabiun‘dan el-Hasenu’l-Basrî, Sa’îd b. Cübeyr, Âsım b. Ebi’n-Necûd, Atâ b. Ebî Rabâh, İkrime, Mücâhid gibi meşhurlardan ilim almıştır. Bilhassa Nahiv ve Kıraat ilimlerinde temayüz etmiştir. Ebû Ubeyde Ma’mer b. el-Müsennâ, el-Asma’î, Sîbeveyh gibi Arap dili otoritelerinin hocasıdır. Biyografisini zikredenler, kıraat, şiir, Arap dili ve tarih konusunda emsalsiz olduğunu söyler.

Hadis tenkitçileri ise kıraatte hüccet olmasının yanında, rivayetlerinde de sika (güvenilir) olduğunu vurgular. 154/770 yılında Kûfe’de vefat etmiştir. Bkz. Yâkût el-Hamevî, Mu’cemu’l-Üdebâ, III, 1316 vd.; el-Mizzî, Tehzîbu’l-Kemâl, XXXIV, 120 vd.; ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, VI, 407. (Çev.)şöyle demiştir: “Kimi Arap kabileleri hayız dönemine kur’ derken, kimileri bu kelimeyi iki hayız arasındaki temizlik dönemini ifade için kullanır. Bir kısmı hem hayız, hem de temizlik süresine birlikte kur’ der.5)el-Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân, III, 113.

Ebû Bekr Ahmed b. Ali er-Râzî el-Cassâs der ki: “Selef‘in ittifakı sebebiyle “akrâ’” kelimesinin iki hususu, “hayız” ve “temizlik” dönemlerini anlatmak üzere kullanılması neticesi hasıl olmuştur.

Bu meselenin iki veçhesi vardır.

“1. Bu kelime birden fazla anlama ihtimalli olmasaydı Selef onu iki anlama gelecek şekilde tevil etmezdi. Onlar lügate, isimlerin anlamlarının bilgisine ve ibarelerden elde edilen manalara vakıf idiler. Onlardan bir kısmının bu kelimeyi “hayız”, bir kısmının “temizlik” olarak tevil etmiş olmasından anlıyoruz ki bu kelime her iki durumu anlatmak üzere de kullanılabilir.

“2. Bu, onlar arasında yaygın ve bilinen bir ihtilaftı ve onlardan hiç biri, bu hususta karşıt görüşü benimsemiş olan muhalifini herhangi bir şekilde kınamamıştı. Tam aksine tarafların her biri, muhalifinin muhalif görüşü benimsemesini normal karşılamıştı.

“İşte bu durum, söz konusu kelimenin iki anlama da ihtimalli bulunduğunu ve meselenin ictihadî olduğunu gösterir…”6)el-Cassâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, I, 430.

İmdi, 2/el-Bakara suresinin 228. ayet-i kerimesinde geçen “üç kur’” ifadesinin anlaşılmasında görüşlerin farklılaşması ve aynı surenin 226. ayet-i kerimesinde geçen “dört ay” ifadesinin anlaşılmasında ittifak edilmesi tabii değil midir?

Bu hususta İmam el-Kurtubî şunları söyler: “Ulema “akrâ’”7)“Kur’” kelimesinin çoğuludur. Bu kelime “kar’” diye de okunur. (Çev.) kelimesinin anlamında ihtilaf etmiştir. Kûfeliler “O hayızdır” demişlerdir ki, Hz. Ömer, Hz. Ali, İbn Mes’ûd, Ebû Musa, Mücâhid, Katâde, ed-Dahhâk, İkrime ve es-Süddî‘nin görüşü de bu doğrultudadır.

“Hicazlılar ise “O, temizlik süresidir” demiştir. Bu da Hz. Aişe, İbn Ömer, Zeyd b. Sâbit, ez-Zührî, Ebân b. Osman ve eş-Şâfi’î‘nin benimsediği görüştür.”8)el-Kurtubî, A.g.e., III, 113.

Eğer Allah Teala bu meselede görüşlerin birleşmesini murad etseydi, 226. ayette “dört ay” buyurduğu gibi, 228. ayette de “dört hayız süresi” veya “dört temizlik süresi” buyururdu! Birden fazla anlama gelen bütün şer’î nasslar buna kıyas edilebilir…

Allah Teala’nın böyle murad etmiş olmasındaki hikmeti teyid eden hususlardan birisi de, şer’î nassların çoğunluğunun delaletinin zannî oluşudur. Allah Teala bununla sanki bir yandan görüşlerin ve anlayışların çeşitlenmesiyle insanlara kolaylık dilemiş, diğer yandan da akılların önünde geniş bir alan açmıştır ki insanlar Kelamullah’tan ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in sözlerinden
istinbatta bulunsun ve çıkarılan hükümlerle (farklı tarzlarda) amel etsin!

Muhakkık alimler muhtelif bağlamlarda bu hikmetlere işaret etmiştir. İmam ez-Zerkeşî‘nin aşağıdaki sözleri bu kabildendir:

“Bil ki Allah Teala, bütün şer’î hükümler için kat’î deliller tayin buyurmuş değildir. Aksine, şer’î delilleri(n bir kısmını) kasden zannî kılmıştır ki, mükelleflere genişlik olsun. Böylece mükellefler, delilin kat’î olması sebebiyle bir tek mezhebe bağlı olmak gibi bir durumda kalmamışlardır…”9)el-Mahlâvî, Teshîlu’l-Vusûl, 240.

Fıkhî hükümlerdeki ihtilafların ilk ortaya çıkışının Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında olsun, O’ndan sonra olsun Sahabe (Allah hepsinden razı olsun) asrına kadar gittiği vakıasını teyit eden birkaç pratik misal zikredelim:

2.1. Sahabe‘nin, Benu Kureyza‘ya giderken yolda vakti giren namazı kılmanın hükmü konusundaki ihtilafı:

İmam el-Buhârî, Sahîh‘inde İbn Ömer (r.a)’in şöyle dediğini rivayet eder: “Ahzab günü

10)

Bu tabir, hicretin 5. yılında vuku bulan Hendek savaşı sürecini anlatır. Gatafan ve Kureyş, kendilerine destek veren başka kabilelerin de katılımıyla Medine‘ye kalabalık bir ordu halinde saldırdığı için “Ahzab” (hizipler, gruplar) adıyla da anılır. Bu savaşta Benu Kureyza, Hz. Peygamber (s.a.v)’le yaptığı anlaşmayı bozup müşriklere yardım etmişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v), Hendek savaşının hemen ardından, ara vermeden Benu Kureyza üzerine bir birlik gönderdi. Bkz. İbn Hişâm, es-Sîretu’n-Nebeviyye, III, 214 vd.

Hadisin buradaki ifadesinden Hz. Peygamber (s.a.v)’in Benu Kureyza muhasarasına iştirak etmediği anlaşılmaktaysa da, doğrusu şudur: Hz. Peygamber (s.a.v) Hz. Ali (r.a) komutasında bir birliği hızlı hareket etmeleri emriyle önceden göndermiş, kendisi de diğer bir birlikle arkalarından gitmiştir. Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, VII, 413. (Çev.)

(Benu Kureyza üzerine gönderdiği birliğe hitaben) Hz. Peygamber (s.a.v) , Benu Kureyza’ya varmadıkça sakın kimse ikindi namazını kılmasınbuyurdu. Yolda giderken ikindi namazının vakti girdi. Onlardan bir kısmı “Benu Kureyza’ya varmadıkça kılmayalım” dedi. Diğerleri ise “Aksine, namazı şimdi kılalım. Hz. Peygamber (s.a.v)’in bizden istediği bu değildi (hızlı hareket etmemiz için öyle söyledi)” dediler. Bu durum kendisine zikredildiğinde Hz. Peygamber (s.a.v)  onlardan hiç birisini kınamadı.”11)el-Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir. Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, VIII, 411. Bu misalin tafsilatı ileride, ihtilaf sebeplerinin ikincisinde zikredilecektir.

2.2. Ebû Sa’îd el-Hudrî (r.a) şöyle rivayet etmiştir:

“(Sahabe‘den) iki kişi bir sefere çıkmıştı. Yolda namaz vakti girdi; ancak yanlarında su yoktu. Bunun üzerine temiz toprakla teyemmüm ederek namaz kıldılar. Bir süre sonra –henüz vakit çıkmamışken– su buldular. Onlardan birisi abdest alıp o namazı yeniden kıldı. Diğeri ise namazı yeniden kılmadı. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a.v) ’e gelerek bu durumu haber verdiler. Hz. Peygamber (s.a.v) , namazı tekrar kılmayana, “Sünnet’e isabet ettin. (Teyemmümle kıldığın) namazın sana yeter” buyurdu. Abdest alıp namazı yeniden kılana hitaben ise “Sana iki kere sevap var” buyurdu. Ebû Dâvud ve en-Nesâî rivayet etmiştir.12)Cem’u’l-Fevâid, I, 113. Bkz. Ebû Dâvud, “Tahâret”, 128; en-Nesâî, “Hayz”, 28.

Bu iki olay Hz. Peygamber (s.a.v)  zamanında vuku bulmuştur. Sahabe‘nin, Hz. Peygamber (s.a.v) ’in vefatından sonraki ictihadî ihtilaflarına gelince, müctehid imamlar arasında ihtilaflı olan meselelerin hemen hepsi Sahabe zamanındaki ihtilaflara dayanır.

Konuyla ilgili meşhur eserlere küçük bir müracaat bile, fıkhî meselelerdeki ihtilafların Sahabe zamanında yaygın olduğu gerçeğini teyid için yeterli olacaktır.

Hz. Peygamber (s.a.v)‘in vefatından sonra Sahabe arasında ilk ihtilaf muhtemelen imamet-i kübra makamına kimin daha layık olduğu, ümmetinden Hz. Peygamber (s.a.v) ’e kimin halife olacağı konusunda cereyan etmiştir. Bundan sonra tafsili hükümlerde genel ve özel sebeplere dayalı olarak ihtilaflar devam edip gitmiştir. Bu noktayı özel bir başlık altında ele alacağız.

Sahabe‘nin ihtilaf ettiği meselelere örnek olarak şunları zikredebiliriz:

2.3. Dedenin mirası:

İbn Abbâs (r.a), dedenin de tıpkı baba gibi miras bırakanın kardeşlerini –buradaki “kardeşlik” hangi surette olursa olsun fark etmez– mirasta mutlak surette hacb edeceği (dede hayattayken kardeşlere miras düşmeyeceği) görüşünü benimsemiştir. Bu görüşünde o, Kur’an’da “baba” kelimesinin “dede” hakkında da kullanılmasına dayanmıştır.13)Kastedilen, “Ey Ademoğulları! Şeytan, babanızla annenizi, kendilerine avret yerlerini göstermek için cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de saptırmasın…” (7/el-A’râf, 27) ayetidir. (Çev.)

Buna mukabil Hz. Ömer, Hz. Ali, Zeyd b. Sâbit (r.anhum) gibi diğer sahabîler, aynı bakış açısına sahip olmuş ve öz (ana-baba bir) olsun, üvey (baba bir) olsun, bütün kardeşlerin mirasta dedeye ortak olacağını söylemişlerdir. Zira bu kardeşlerden her biri, baba vasıtasıyla ölen kişiye bağlanmaktadır.

14)Dedenin varlığının tıpkı baba gibi ölenin kardeşlerinin mirastan pay almasına engel teşkil ettiği görüşü sadece İbn Abbâs (r.a)’a ait değildir. Hz. Ebû Bekr, Hz. Aişe, Mu’âz b. Cebel, Übeyy b. Ka’b, Ebu’d-Derdâ, Ebû Hureyre, Abdullah b. ez-Zübeyr ve Ebû Musa el-Eş’arî’nin (Allah hepsinden razı olsun) görüşü de böyledir.

Hz. Ömer, Hz. Ali, İbn Mes’ûd ve Zeyd b. Sâbit de (Allah hepsinden razı olsun) dedenin varlığının kardeşlerin mirastan pay almasına mani teşkil etmediğini söyleyen sahabîler arasındadır. Bkz. İbn Abdilberr, el-İstizkâr, XV, 429 vd. (Çev.)

2.4. Boşanmış kadının, iddet süresinin ne kadar olduğu konusunda da Sahabe arasında ihtilaf vaki olmuştur.

İbn Mes’ûd (r.a), kadının, üçüncü hayzının bitimiyle gusledip temizlenmedikçe iddetinden çıkmış olmayacağını söylerken, Zeyd b. Sâbit (r.a) ve diğerleri, üçüncü hayız döneminin başlamasıyla kadının iddetinin sona ereceği görüşünü benimsemiştir. Bu ihtilaf, (yukarıda geçen) “kur’” kelimesinin anlamındaki ihtilaftan kaynaklanmaktadır.

2.5. Kocası ölen hamile kadının iddetinin ne zaman biteceği konusundaki ihtilaf da böyledir.

Hz. Ömer ve İbn Mes’ûd (r.anhuma), bu durumdaki kadının iddetinin doğumla birlikte sona ereceğini söylerken, Hz. Ali ve İbn Abbâs (r.anhuma), iki süreden en uzun olanın dolmasıyla iddetin sona ereceği görüşünü benimsemiştir.15)Buradaki “iki süre”den kasıt, “doğum” ve –kocası ölen kadının iddetini tayin eden 2/el-Bakara, 234. ayette belirtilen– “4 ay 10 gün”dür. Dolayısıyla Hz. Ali ve İbn Abbâs (r.anhuma)’ya göre kocası ölmüş bulunan hamile kadın 4 ay 10 günden daha önce doğum yaparsa 4 ay 10 günün dolmasını bekleyecektir. Doğumun 4 ay 10 günden daha sonra olması durumunda ise, doğumla birlikte iddet de sona erecektir. (Çev.)

Hilafiyat kitaplarında konuyla ilgili daha fazla misal mevcuttur…

Sahabe (Allah hepsinden razı olsun) zamanında ahkâm alanındaki ihtilaflar bu şekilde devam etmiş, Tabiun zamanına kadar gelmiştir. Tabiun ve Tebe-i Tabiin zamanına gelindiğinde ihtilafların çerçevesinin daha da genişlediğini görüyoruz. Bu genişlemenin bir sebebi daha önce benzerine rastlanmayan yeni olayların meydana gelmesi ve bunların hükümlerinin tesbiti için ictihad edilmesi, bir diğer sebebi de farazî fıkıh16)Meydana gelmemiş olayları meydana gelmiş gibi farz edip hükmünü araştırmak. Özellikle Irak coğrafyasında yaygınlık kazanan ve “takdirî fıkıh“ da denen bu tarzın Fıkıh melekesinin yerleşmesine ve Fıkıh ilminin gelişmesine son derece önemli katkıları olmuştur. (Çev.) anlayışının yaygınlık kazanmasıdır.

Böylece fıkhî hükümlerde ihtilafın genişlemesinin, ilmî ve amelî hayatın gerektirdiği tabii bir durum olduğu anlaşılmış bulunmaktadır.

Çevirenin notu:

  • Müellifin zikrettiği cilt-sayfa numaraları, el-Cassâs‘ın Ahkâmu’l-Kur’ân‘ının elimizdeki iki baskısının hiç birisini tutmamaktadır. Yukarıdaki alıntı, eserin 5 ciltlik Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî-Müessesetu’t-Târîhi’l-Arabî ortak baskısında II, 55-6’da; 3 ciltlik Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî baskısında I, 364’tedir.
  • Gerek el-Mahlâvî‘nin adı geçen eserinde, gerekse eş-Şevkânî‘nin İrşâdu’l-Fuhûl‘de yaptığı iktibas, müellifin verdiği şekildedir. ez-Zerkeşî‘nin elimizde mevcut matbu el-Burhân nüshasındaki (IV, 108) ifadesi ise, “ Böylece mükellefler, delilin öyle gerektirmesi sebebiyle bir tek mezhebe bağlı olmak gibi bir durumda kalmamışlardır…” tarzındadır. (Çev.)

Dipnotlar   [ + ]

1.Ebu’l-Feth el-Beyânuni, Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilaflar, Çeviren: Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 23-32
2.2/el-Bakara, 228.
3.2/el-Bakara, 226.
4.Ebû Amr Zebbân b. el-Alâ’. Doğum yılı konusunda 55, 65, 68, 70 tarihleri zikredilmektedir. 7 kıraat imamından biridir. Mekke, Medine, Kûfe, Basra gibi merkezlerde ilim tahsili için bulunmuştur. 7 imam içinde en fazla hocadan ders almış olan odur.

Sahabe‘den Enes b. Mâlik, Tabiun‘dan el-Hasenu’l-Basrî, Sa’îd b. Cübeyr, Âsım b. Ebi’n-Necûd, Atâ b. Ebî Rabâh, İkrime, Mücâhid gibi meşhurlardan ilim almıştır. Bilhassa Nahiv ve Kıraat ilimlerinde temayüz etmiştir. Ebû Ubeyde Ma’mer b. el-Müsennâ, el-Asma’î, Sîbeveyh gibi Arap dili otoritelerinin hocasıdır. Biyografisini zikredenler, kıraat, şiir, Arap dili ve tarih konusunda emsalsiz olduğunu söyler.

Hadis tenkitçileri ise kıraatte hüccet olmasının yanında, rivayetlerinde de sika (güvenilir) olduğunu vurgular. 154/770 yılında Kûfe’de vefat etmiştir. Bkz. Yâkût el-Hamevî, Mu’cemu’l-Üdebâ, III, 1316 vd.; el-Mizzî, Tehzîbu’l-Kemâl, XXXIV, 120 vd.; ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, VI, 407. (Çev.)

5.el-Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân, III, 113.
6.el-Cassâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, I, 430.
7.“Kur’” kelimesinin çoğuludur. Bu kelime “kar’” diye de okunur. (Çev.)
8.el-Kurtubî, A.g.e., III, 113.
9.el-Mahlâvî, Teshîlu’l-Vusûl, 240.
10.

Bu tabir, hicretin 5. yılında vuku bulan Hendek savaşı sürecini anlatır. Gatafan ve Kureyş, kendilerine destek veren başka kabilelerin de katılımıyla Medine‘ye kalabalık bir ordu halinde saldırdığı için “Ahzab” (hizipler, gruplar) adıyla da anılır. Bu savaşta Benu Kureyza, Hz. Peygamber (s.a.v)’le yaptığı anlaşmayı bozup müşriklere yardım etmişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v), Hendek savaşının hemen ardından, ara vermeden Benu Kureyza üzerine bir birlik gönderdi. Bkz. İbn Hişâm, es-Sîretu’n-Nebeviyye, III, 214 vd.

Hadisin buradaki ifadesinden Hz. Peygamber (s.a.v)’in Benu Kureyza muhasarasına iştirak etmediği anlaşılmaktaysa da, doğrusu şudur: Hz. Peygamber (s.a.v) Hz. Ali (r.a) komutasında bir birliği hızlı hareket etmeleri emriyle önceden göndermiş, kendisi de diğer bir birlikle arkalarından gitmiştir. Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, VII, 413. (Çev.)

11.el-Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir. Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, VIII, 411. Bu misalin tafsilatı ileride, ihtilaf sebeplerinin ikincisinde zikredilecektir.
12.Cem’u’l-Fevâid, I, 113. Bkz. Ebû Dâvud, “Tahâret”, 128; en-Nesâî, “Hayz”, 28.
13.Kastedilen, “Ey Ademoğulları! Şeytan, babanızla annenizi, kendilerine avret yerlerini göstermek için cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de saptırmasın…” (7/el-A’râf, 27) ayetidir. (Çev.)
14.Dedenin varlığının tıpkı baba gibi ölenin kardeşlerinin mirastan pay almasına engel teşkil ettiği görüşü sadece İbn Abbâs (r.a)’a ait değildir. Hz. Ebû Bekr, Hz. Aişe, Mu’âz b. Cebel, Übeyy b. Ka’b, Ebu’d-Derdâ, Ebû Hureyre, Abdullah b. ez-Zübeyr ve Ebû Musa el-Eş’arî’nin (Allah hepsinden razı olsun) görüşü de böyledir.

Hz. Ömer, Hz. Ali, İbn Mes’ûd ve Zeyd b. Sâbit de (Allah hepsinden razı olsun) dedenin varlığının kardeşlerin mirastan pay almasına mani teşkil etmediğini söyleyen sahabîler arasındadır. Bkz. İbn Abdilberr, el-İstizkâr, XV, 429 vd. (Çev.)

15.Buradaki “iki süre”den kasıt, “doğum” ve –kocası ölen kadının iddetini tayin eden 2/el-Bakara, 234. ayette belirtilen– “4 ay 10 gün”dür. Dolayısıyla Hz. Ali ve İbn Abbâs (r.anhuma)’ya göre kocası ölmüş bulunan hamile kadın 4 ay 10 günden daha önce doğum yaparsa 4 ay 10 günün dolmasını bekleyecektir. Doğumun 4 ay 10 günden daha sonra olması durumunda ise, doğumla birlikte iddet de sona erecektir. (Çev.)
16.Meydana gelmemiş olayları meydana gelmiş gibi farz edip hükmünü araştırmak. Özellikle Irak coğrafyasında yaygınlık kazanan ve “takdirî fıkıh“ da denen bu tarzın Fıkıh melekesinin yerleşmesine ve Fıkıh ilminin gelişmesine son derece önemli katkıları olmuştur. (Çev.)
tarihinde gönderildi.

Din” Mi, “Düşünce” Mi? – Ebubekir Sifil

Meseleyi bu zeminde değerlendirmezsek, Kur'an'ı şahsî görüş ile tefsir edenlerin isabet etse de hata ettiğini söyleyen ve onları kötü bir sonun beklediğini haber veren Nebevi uyarıları anlamakta müşkilat çekeriz.

[ayraç]‘ta bugün sizlere Ebubekir Sifil hocanın İstikamet Yazıları eserinden iktibâs yapıyoruz. Sifil hoca bu yazısında günümüzde sıkça kafa karıştıran bir konuyu ele alıyor. 1)İstikamet Kitapları, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 201-206

[ayraç] | kitaba biraz mola…

“İslam dini” ile “İslam düşüncesi” arasındaki fark nedir?

Fırkalaşma olgusunu gereği gibi anlayabilmek için yukarıdaki sorunun cevabını net olarak vermek kaçınılmazdır. “İslam dini”, temel belirleyicileri bakımından “seküler” beşer inisiyatifinin sıfır noktasında olduğu alanı anlatırken, “İslam düşüncesi” tabiri, beşer inisiyatifi temelinde şekillenen bir alanı ifade etmektedir.

Yukarıdaki cümlede “seküler” kelimesinin tırnak içinde verilerek vurgulanması şu anlama geliyor:

[quote]Din’in içtihada açık bıraktığı sahada “ehil kimseler” tarafından yürütülen içtihad faaliyeti, Allah Teala’nın ve Resulü’nün muradına ulaşma gayretinin ifadesi olması dolayısıyla “dinî” bir faaliyettir. “Müçtehidlerin hepsi isabetlidir” diyen -ve Muhammed b. Yusuf es-Sâlihî’nin çoğunluğu oluşturduğunu söylediği- ulemanın bu yaklaşımının izahı da ancak böyle mümkündür. İçtihad etmek de, fetva vermek de tamamen “dinî” faaliyetlerdir.[/quote]

İstikamet Yazıları II - Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Yazıları
İstikamet Yazıları II – Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Yazıları

Kur’an ve Sünnet yanında İcma ve Kıyas’ın oluşturduğu “aslî deliller” kategorisi, ahkâmın nakli zeminini teşkil ettiğinden, “Edille-i Şer’iyye”nin bu kısmında “düşünce” faaliyetinin belirleyiciliğinden söz etmek doğru değildir.

 Buna mukabil, ahkâm sahasının şurasmı-burasını, “çağa uymuyor”, “ele-güne izah edemiyoruz”, “bizi sıkıntıya sokuyor”… gibi gerekçelerle tadil etmeye kalkışmak – bu işi yapanlar zahiren içtihad ehliyetini haiz olsa dahi- “dinî” değil, “dünyevî” yani seküler bir faaliyettir. Dolayısıyla “İslam düşüncesi” tabirinin kapsam alanına girer.

Denebilir ki: Kur’an, Sünnet ve İcma’ı anladık da, Kıyas niçin “nakli deliller” kategorisinde olsun?

Bu önemli sorunun cevabı şöyle verilebilir: Kıyas, nasslarda hükmü bulunmayan bir meseleyi, aralarındaki illet birliği dolayısıyla nasslarla hükme bağlanmış bir meseleye benzeterek hükme bağlamak olduğundan, temeli yine nassa dayanmaktadır.

Buna da şöyle itiraz edilebilir: Kıyas yapabilmek için, söz konusu iki hüküm ve illet üzerinde kafa yormak kaçınılmaz olduğuna göre, burada bir “beşer faaliyeti” yani “düşünce” söz konusu değil midir?

İşte burası meselenin “inceldiği yer”dir. Zira “düşünce” tabirinin muhtevasını oluşturan “kafa yorma”, “anlamaya çalışma”, “tahlil ve terkip yapma”… gibi faaliyetler esasen Kur’an ve Sünnet bağlamında da bahis konusudur. Bu iki kaynak akıllı insana hitap ettiğine ve aklı olmayanın dini olmadığına göre, Kur’an ve Sünnet’i niçin “nakli deliller” kategorisine sokuyoruz? Sonuçta onların ne dediği de beşer faaliyetinin sonucunda ortaya çıkmıyor mu? Öyleyse buradan, “İslam dininin beşeriliği” sonucuna mı varmalıyız?

Kur'an'ı şahsî görüş ile tefsir edenlerin isabet etse de hata ettiğini söyleyen ve onları kötü bir sonun beklediğini haber veren Nebevi uyarıları anlamakta müşkilat çekeriz. Kur'an tefsiri ile iştigal ettiği halde Sünnet'e ittibayı, mucizeyi, şefaati... inkâr eden kimselerin varlığı, bize, aynı zamanda, hepsi de aynı kaynaktan beslendiği halde bu kadar Kelamî fırka nasıl ortaya çıktığı sorusunun cevabını da vermektedir.
Kur’an’ı şahsî görüş ile tefsir edenlerin isabet etse de hata ettiğini söyleyen ve onları kötü bir sonun beklediğini haber veren Nebevi uyarıları anlamakta müşkilat çekeriz. Kur’an tefsiri ile iştigal ettiği halde Sünnet’e ittibayı, mucizeyi, şefaati… inkâr eden kimselerin varlığı, bize, aynı zamanda, hepsi de aynı kaynaktan beslendiği halde bu kadar Kelamî fırka nasıl ortaya çıktığı sorusunun cevabını da vermektedir.

İşte burada, işleyiş sistemini nakli delillerin belirlediği akıl ile diğerlerini birbirinden ayırma zarureti ortaya çıkıyor. Söz gelimi mucizeyi inkâr eden akıl Kur’an ve Sünnet’e dayandığını söylese de “İslami akıl” değildir. Şu halde dönüp dolaşıp yine nakli delillerin oluşturduğu zemine geliyoruz.

Meseleyi bu zeminde değerlendirmezsek, Kur’an’ı şahsî görüş ile tefsir edenlerin isabet etse de hata ettiğini söyleyen ve onları kötü bir sonun beklediğini haber veren Nebevi uyarıları anlamakta müşkilat çekeriz. Kur’an tefsiri ile iştigal ettiği halde Sünnet’e ittibayı, mucizeyi, şefaati… inkâr eden kimselerin varlığı, bize, aynı zamanda, hepsi de aynı kaynaktan beslendiği halde bu kadar Kelamî fırka nasıl ortaya çıktığı sorusunun cevabını da vermektedir.

İşte bunun için “İslam düşüncesi”, “İslam dini”nden farklıdır.

Dipnotlar   [ + ]

1.İstikamet Kitapları, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 201-206
tarihinde gönderildi.

Usülsüz Vusül Olmaz – Ebubekir Sifil

[ayraç]‘ta bugün sizlere Ebubekir Sifil hocanın Hikemiyât eserinden iktibâs yapıyoruz. Sifil hoca, Dua etmenin adabı ve duanın kabul olma şartlarını hadis-i şerifler ile açıklıyor. Efendimiz (sav)’in örnek dualarına yer veriyor.1)Hikemiyât, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2015, Sayfa 168-170

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Duayla ilgili bu manevi edeplerin yanı sıra, dualarımızı Arş’a yükseltecek ve ilâhî huzurda kabulüne vesile olacak diğer hususları Allah Rasulü (a.s.)’ın tavsiyeleri ışığında şöyle sıralayabiliriz:

Rasulullah (a.s.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

Sizden biriniz dua ederken, ‘Ya Rabbi! Dilersen beni mağfiret eyle, dilersen bana merhamet eyle.’ demesin. İstediğini, sağlamca ve kesin bir ifade kullanarak istesin. Çünkü Allah’ı şu veya bu işe zorlayabilecek hiçbir kuvvet yoktur.2)Buharî, “Deavât”, 20; Müslim, “Zikr”, 3.

[box type=”alert” size=”large” style=”rounded”]Buradan anlaşılan odur ki, mümin kul birşey dilemek için Rabbi’ne yöneldiğinde, o şeyin olmasını bütün benliğiyle istemeli, kalbinde “olmasa da olur” şeklinde bir gevşeklik bulunmamalıdır.[/box]

Duaya, Allah Teala’ya hamd ve sena, Rasulullah (a.s.) Efendimiz’e salât ve selam ile başlamalıdır.

Efendimiz (a.s.), bir adamın duasını duydu ve Bu adam acele etti. buyurdu. Sonra da onu yanına çağırtıp şöyle dedi: Biriniz namaz kılıp arkasından dua için ellerini kaldırdığında, Allah’a hamd ve sena ile başlasın, sonra Peygamber’e salât ve selam okusun, ondan sonra istediği duayı yapsın.” 3)Tirmizî, “Deavât”, 65; Ebû Dâvûd, “Sücûdü’l-Kur’ân”, 358.

Duayı, “âmin” kelimesi ile bitirmelidir. Bu kelime, “Rabbim, kabul eyle” anlamına gelir.

Duayı, “âmin” kelimesi ile bitirmelidir. Bu kelime, “Rabbim, kabul eyle” anlamına gelir. [fotoğraf: © ctvnews.ca]
Duayı, “âmin” kelimesi ile bitirmelidir. Bu kelime, “Rabbim, kabul eyle” anlamına gelir. [fotoğraf: © ctvnews.ca]

Sahabe’den birisi şöyle anlatır:

Bir gece Rasulullah (a.s.) ile dışarı çıkmıştık. Israrla dua eden bir adama rastladık. Rasulullah (a.s.) durup onu dinlemeye koyuldu. Sonra da şöyle buyurdu: Eğer sonunu iyi bağlarsa, istediklerini hak eder.

Cemaatten birisi, “Ey Allah’ın Resulü! Duayı nasıl bitirmesi gerekir?” diye sordu. Allah Rasulü (a.s.): Âmin kelimesi ile… Eğer böyle bitirirse, istediği kendisine verilir. buyurdu.

Rasulullah (a.s.)’a soran adam, oradan ayrılıp dua eden kişinin yanına geldi ve şöyle dedi:

Duanı ‘âmin’ kelimesi ile bitir ve gözün aydın olsun.”4)Ebû Davud, “Salât”, 172.

Dua ederken elleri açarak kaldırmalıdır. Rasulullah (a.s.) Efendimiz, dua ettiği zaman ellerini kaldırdığında (elbisesinin yenleri geniş olduğu için) koltuk altlarının göründüğü olurdu.5)Buharî, “Hiyel”, 14.

Dua ettikten sonra elleri yüze sürmelidir. Rasulullah (a.s.) Efendimiz dua için ellerini kaldırdığı vakit yüzüne sürmeden indirmez ve ashabına da böyle yapmalarını söylerdi.6)Ebû Dâvûd, “Sücûdü’l-Kur’ân”, 358; Tirmizî, “Deavât”, 12.

Âlimlerimiz, dua adabı olarak bunlardan başka, yine Rasulullah (a.s.)’ın hadislerine ve uygulamasına dayanarak aşağıdaki hususları da tavsiye etmişlerdir:

[unordered_list style=”tick”]

  • Abdestli bulunmak.
  • Namaz sonrasında dua etmek.
  • Kıbleye yönelmek.
  • Eğer kıtlık, umumî sıkıntı ve felaketlerin kalkması için dua ediliyorsa, elleri kaldırarak avuçların içi aşağıya gelecek şekilde dua etmek ve böyle dualardan sonra elleri yüze sürmemek.
  • Rızkını helal yollardan kazanmaya ve helal lokma yemeye titizlikle dikkat göstermek.
  • Sünnetullah’a, yani varlığa hakim tabiat kanunlarına aykırı birşey istememek.
  • Duada, Allah Tealâ’nın rızasına uygun olmayan şeyler talep etmemek.

[/unordered_list]

Şunu da ilave edelim: Mümin, kendisi, sevdikleri ve malı hakkında bedduada bulunmamalıdır. Rasulullah (a.s.) Efendimiz bundan sakındırmış ve şöyle buyurmuştur:

Kendinize beddua etmeyin! Çocuklarınıza beddua etmeyin! Hizmetçilerinize beddua etmeyin! Mallarınıza da beddua etmeyin! Çünkü o bedduanız Allah tarafından kabul edileceği bir saate rastlar da, kabul edilir (ve sonunda yine kendiniz üzülürsünüz.)7)Ebu Davud, “Vitr”, 27.

Resulullah (a.s.) Efendimiz’in bu konudaki tavsiyesi açıktır:  “Kim sıkıntı ve güçlük içinde bulunduğu zamanlarda duasının kabul olunmasını isterse, bolluk ve mutluluk zamanlarında çok dua etsin.”  [fotoğraf: © islamveihsan.com]
Resulullah (a.s.) Efendimiz’in bu konudaki tavsiyesi açıktır: “Kim sıkıntı ve güçlük içinde bulunduğu zamanlarda duasının kabul olunmasını isterse, bolluk ve mutluluk zamanlarında çok dua etsin.” [fotoğraf: © islamveihsan.com]

Ayrıca mümin, sadece ihtiyaç ve sıkıntı anında Rabbi’ne yönelmez. Aksine, genişlik ve rahatlık içinde bulunduğu zamanlarda da duayı ihmal etmez ki, darlık ve sıkıntı zamanlarında Yüce Allah onunla birlikte olsun.

Resulullah (a.s.) Efendimiz’in bu konudaki tavsiyesi açıktır:

Kim sıkıntı ve güçlük içinde bulunduğu zamanlarda duasının kabul olunmasını isterse, bolluk ve mutluluk zamanlarında çok dua etsin.”8)Tirmizî, “Deavât”, 9; Hâkim, Müstedrek, 1/543.

Evet, dua başlı başına bir ibadettir ve diğer bütün ibadetler gibi ancak usül ve edebine riayet edildiğinde makbul olur. Arifler, “Usül olmadan vusül, yani hedefe ulaşma olmaz.” derler.

Edebe dikkat etmeyene dost kapısının açılmayacağı da bilinir.

Dipnotlar   [ + ]

1.Hikemiyât, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2015, Sayfa 168-170
2.Buharî, “Deavât”, 20; Müslim, “Zikr”, 3.
3.Tirmizî, “Deavât”, 65; Ebû Dâvûd, “Sücûdü’l-Kur’ân”, 358.
4.Ebû Davud, “Salât”, 172.
5.Buharî, “Hiyel”, 14.
6.Ebû Dâvûd, “Sücûdü’l-Kur’ân”, 358; Tirmizî, “Deavât”, 12.
7.Ebu Davud, “Vitr”, 27.
8.Tirmizî, “Deavât”, 9; Hâkim, Müstedrek, 1/543.
tarihinde gönderildi.

İdeolojik Mealcilik – Ebubekir Sifil

İdeolojik meal yazarı, halkın atadan-dededen tevarüs ettiği dinden razı değildir; onun muharref ve problemli olduğunu düşünmektedir. Burada kastedilen, bid’at ve hurafelere bulanmış, safiyetini yitirmiş din anlayışı değil, yazılı kaynaklara dayalı sahih din şuurudur ve meal yazarı çoğunlukla birinciyi diline dolayarak ikinciye saldırmakta, birinciyle mücadele görüntüsü altında ikincinin varlığına kasdetmektedir.

[ayraç]‘ta bugün sizlere Ebubekir Sifil hocanın İhyâ ve İnşâ adlı eserinden iktibâs yapıyoruz. Sifil hoca bu iktibâsta Meâlciliğin kökenine değiniyor. Ayrıca size Ebubekir Sifil hocanın bir videosunu da paylaşıyoruz.1)İhyâ ve İnşâ, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2014, Sayfa 126 -128

[ayraç] | kitaba biraz mola…

[dropcap]İ[/dropcap]şin püf noktası burası. Meal yazımı, okuyucudan ziyade –hatta ondan bağımsız olarak– meal yazarının hedefi ile açıklanması gereken bir faaliyettir. Din’in bizden ne istediği konusunda kafası alabildiğine karıştırılmış, Kur’ân’la birlikte, onun açılımı olan Sünnet’in/hadislerin merkezî konumda bulunduğu, bu iki temel kaynaktan belli bir Usul doğrultusunda istinbat edilmiş kalbî ve amelî hükümler istikametinde “tedeyyün”, slogandan başka hiçbir sahiciliği olmayan ideolojik bir söylemle okuyucu zihninde yerini “tasavvur”a bırakmışsa, meal yazarı için son derece uygun bir ortam oluşmuş demektir.

Meal yazarı, “marifet”in “okuyarak öğrenme”ye, “ilm”in “malumat”a indirgendiği bu “verimli” ortamda meal yazarak, zavallı okuyucuya din öğretmek gibi bir fırsat ele geçirmiştir ve bunu tabii ki

İhyâ ve İnşâ - Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Kitapları
İhyâ ve İnşâ – Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Kitapları

değerlendirecektir!  Bu topraklarda Kur’ân’ın ilk meallerinden (kendi tabiriyle “terceme”) birini yazma ayrıcalığıyla övünen bir kalemin, Tüccarzâde Hilmi beyin (İbrahim Hilmi Çığıraçan), Kur’ân-ı Kerim’in Türkçe Tercemesi adıyla Osmanlıca olarak neşrettiği çalışmanın önsözünde meseleyi takdim biçimi bizim için hayli ufuk açıcıdır:

… Bugün milyonlarca Türk, Kur’ân-ı Kerim’in manasını bilmiyor ve bi’t-tab’ (tabiatıyla) dininin esasına hakkıyla vakıf bulunmuyor. (…)

Kur’ân’ı anlayacak derecede herkes Arap lisanını kolaylıkla öğrenemeyeceği gibi, öyle müfessirlerin yazdıkları on, yirmi ciltlik tefâsîri (tefsirleri) de okumaya vakit bulamaz.

Öteden beri vatanımda bir inkılâb-ı fikrî ve ictimâ’î (fikrî ve toplumsal devrim) yapmak için var kuvvetle çalış-tığımdan ve bu hususta Kur’ân tercemesi en büyük bir amil olduğundan, mebde-i Meşrutiyet’te (Meşrutiyet’in başında) neşr eylediğim Millet gazetesinde ve Balkan harbi esnasında yazdığım Zavallı Millet kitabında bu fikri hararet ve cesaretle ilan ve müdafaa eylemiştim.

İşte şimdi muktedir bir heyete yazdırdığım bu nüshayı neşr ediyorum. Bilcümle Türk kardeşlerime, tahsilde bulunan evladımıza âyât-ı celîle-i Kur’âniye’yi hakkıyla öğretmek için tercemenin pek sade olmasına itina edilmiş-tir…2)İbrahim Hilmi (Çığıraçan), Kur’ân-ı Kerim’in Türkçe Tercemesi, 4.

Bu “tercüme” faaliyeti, Sebîlürreşâd dergisinin şiddetli muhalefet ve itirazıyla karşılaşınca hükümet tarafından engellenmiş, ancak aradan 15 yıl geçtikten sonra neşredilebilmiştir.

"“Gelenek”in Din’i şu veya bu biçimde/oranda tahrif ettiği konusunda zaten hayli “malumat sahibi” kılınmış ve zihni, Kur’ân’ı anlamak adına meal yazarının mesajlarıyla sınırlı bir algı durumuna kilitlenmiş olan modern Müslüman, kıvama gelmiş “alıcı”dır."

Burada, halka ve tahsildeki talebeye “Kur’ân Tercemesi” üzerinden din öğretmek gibi bir amaçla yola çıkıldığı açıkça ifade edilmektedir. Hatta “Kur’ân tercemesi”, toplumsal ve fikrî bir devrimin en büyük bir amili olarak devrededir! Meal yazarının çalakalem zikrettiği bu husus, o günlerden bu yana din tasavvuru oluşturmak üzere Türkçe meal yazanların temel gerekçesi olarak hiç değişmemiştir!

[box type=”alert” size=”large” style=”rounded”]İdeolojik meal yazarı, halkın atadan-dededen tevarüs ettiği dinden razı değildir; onun muharref ve problemli olduğunu düşünmektedir. Burada kastedilen, bid’at ve hurafelere bulanmış, safiyetini yitirmiş din anlayışı değil, yazılı kaynaklara dayalı sahih din şuurudur ve meal yazarı çoğunlukla birinciyi diline dolayarak ikinciye saldırmakta, birinciyle mücadele görüntüsü altında ikincinin varlığına kasdetmektedir.[/box]

“Gelenek”in Din’i şu veya bu biçimde/oranda tahrif ettiği konusunda zaten hayli “malumat sahibi” kılınmış ve zihni, Kur’ân’ı anlamak adına meal yazarının mesajlarıyla sınırlı bir algı durumuna kilitlenmiş olan modern Müslüman, kıvama gelmiş “alıcı”dır. Yol-iz bulmanın mümkün olmadığı karanlık bir tarihî geçmiş içinde Müslümanların kendi dinî kaynaklarını kendi elleriyle alabildiğine tahrif ettiği, Kur’ân metni dışında elde bulunan hiçbir şeyin güvenilir olmadığı şeklindeki modernist kurgu marifetiyle çaresizlik içinde meal yazarının önünde diz çöktürülmüş vaziyettedir artık.

[highlight]Gerisi, meal yazarının insafına kalmıştır. Onun tensip ettiği din telakkisi “Kur’ân’ın mesajı” olarak okuyucu tarafından sorgusuz sualsiz alınıp gereği yapılacaktır!![/highlight]

Dipnotlar   [ + ]

1.İhyâ ve İnşâ, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2014, Sayfa 126 -128
2.İbrahim Hilmi (Çığıraçan), Kur’ân-ı Kerim’in Türkçe Tercemesi, 4.
tarihinde gönderildi.

Neden “Modern İslam Düşüncesi”nin Tenkidi? – Ebubekir Sifil

Geçmişten günümüze gelen ne varsa, bütünüyle "tartışılabilirler" sınırına çekilmek suretiyle sarsılmak isteniyor

[ayraç]‘ta bugün sizlere Sözü Müstakim Kılmak adlı eserden iktibas yapıyoruz. Eserin yazarı Ebubekir Sifil hoca merak edilen bir konuya cevap veriyor.  Ebubekir Sifil  hoca bu pasajda Tartışmanın ne olduğuna ve ne olmadığına ve İthal fikirler ile yapılan tartışmaların yersiz olduğuna değiniyor.1)Sözü Müstakim Kılmak, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, 3. Baskı, Sayfa 81 – 84

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Soru: Önce çalışmalarınızdan başlayalım isterseniz. Okuyucu sizi, Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi adlı bir seri kitap çalışmanız ile tamdı. Neden “tenkit” ve neden “Modern İslam düşüncesi”nin tenkidi?2)Bu söyleşi Milli Gazete’nin 3-4 Ekim-2000 tarihli nüshalarında yayımlanmıştır.

Ebubekir Sifil.- Bismillâhirrahmanânirrahîm.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, “tenkit” olgusu, bizim kültürümüzün ve ilim geleneğimizin yabancısı olduğu bir husus değil. Hatta diyebiliriz ki, geçmişten devraldığımız devasa ilim mirasının temelinde “tenkit” olgusu vardır. Meşru sınırlar içinde kalmak ve kabul edilebilir gerekçelere dayanmak kaydıyla insanların herhangi bir konu üzerinde görüş ayrılığına düşmesi normaldir, tabiidir.

“Müsademe-i efkârdan barika-i hakikat zuhur eder” sözünün anlattığı hikmeti, görüş ayrılığına düşülmesini yanlış bulma eğilimindeki bir anlayışın kavraması mümkün değildir. Görüşler farklı olacak ve belli bir zeminde, belli şartlar doğrultusunda çarpışacak ki, hakikat şimşeği de oradan zuhur etsin değil mi?..

Farklı Görüşler

Hatta Kur’an ve Sünnet’in titizlikle teşvik ettiği “Şûra” ilkesine hayat veren de “farklı görüşler”in mevcudiyetidir. Bir konuda, ilgili ve söz sahibi herkesin aynı şeyi düşünmesinin beklenmesi hem eşyanın tabiatine aykırıdır, hem de “en doğru” görüşün ortaya çıkmasını engeller. Dolayısıyla Müslümanlar arasında “muhtelefun fih” meseleler daima var olacaktır/olmuştur ve ihtilaflı görüşlerin

Sözü Müstakim Kılmak - Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Kitapları
Bir konuda, ilgili ve söz sahibi herkesin aynı şeyi düşünmesinin beklenmesi hem eşyanın tabiatine aykırıdır, hem de “en doğru” görüşün ortaya çıkmasını engeller.

doğal olarak tevlit ettiği “tenkit” mekanizmasına işlerlik kazandırıldığı sürece hem yanılma payı azalacak, hem de ortaya konan alternatif çözümler, Müslümanlar’a hareket alanı sağlayacaktır.

Buraya kadar söylediklerimiz, “tenkit” mekanizmasının sağlıklı işleyebilmesi için varlığına kaçınılmaz olarak ihtiyaç bulunan “ilmî tutarlılığı” sağlayan “sistematik düşünce”nin tartışan taraflarda mevcut olduğu varsayımına dayanmaktadır. Ancak günümüzde böyle bir yapı var mıdır?

Bu noktada sorunuzun ikinci kısmının cevabına gelmiş oluyoruz; “neden Modern İslam düşüncesinin tenkidi?”

İslam tarihine baktığımızda, ilk fırkalaşma hareketlerinin, her ne kadar ağırlıklı olarak siyasal sebeplerle baş göstermiş olsa da, itikadi yönü olan ayrılıklara dayandığını görürüz. Hariciler’in, Şia’nın, Mürcie’nin, Mu’tezile’nin… ve bunların alt gruplarının gerek Ehl-i Sünnet ile, gerekse birbirleri arasında düştükleri ihtilaf, en temelde farklı İslam anlayışlarından kaynaklanmaktaydı.

Ehl-i Sünnet ve Şia

Yani İslam dediğimiz bu dinin temel kabulleri, kaynakları ve bu kaynakları okuma biçimi nasıl olacaktır? Geçmişte yüzyıllar süren tartışma, cedel ve hatta fiilî çatışmalar, Ehl-i Sünnet’in tartışmasız hakimiyeti ile neticelenmişti. O dönemlerden günümüze, varlığım sürdürebilen iki ana akım kaldı: Ehl-i Sünnet ve Şia…

İşte bugün de o dönemlerdeki ayrılıkları çağrıştıran bir durum ile karşı karşıyayız. Ağırlıklı olarak -ana gövdeyi temsil eden- Ehl-i Sünnet’e yönelik olmakla birlikte, -Şia gibi- diğer anlayışları da hedefleyen bir fikri taarruz söz konusu. Geçmişten günümüze gelen ne varsa, bütünüyle “tartışılabilirler” sınırına çekilmek suretiyle sarsılmak isteniyor…

Soru: Eğer geçmişte buna benzer bir tartışma yaşandıysa, bugün de yaşanmasında ne sakınca var?

Ebubekir Sifil.- Elbette bizatihi “tartışma”nın bir sakıncası olamaz. Ama bugünkü durumu geçmiştekinden farklı kılan bazı hususların da dikkatten kaçırılmaması gerekiyor. Şöyle ki:

[quote]Geçmişte yaşanan tartışmalardaki “siyasal” saik, İslam dünyasına siyasal, kültürel vd. sebeplerle “dışarıdan” ithal edilmiş unsurlarla vücut bulmuyordu. Mesela bir Mu’tezile’nin temsil ettiği anlayış, argümünlarında felsefî rasyonalizmin etkin izlerine rastlansa da, aslolarak “içeriden” bir muhalefetti.[/quote]

Keza her ne kadar Haricî anlayışın temelinde siyasal hedefler gözleniyor idiyse de, bu, neticede iktidarı ele geçirmek için yine “içeriden” bir muhalefeti temsil ediyordu.

Ancak aynı durumu günümüzde İslam Modernizmi’nin temsil ettiği hareket için söylemek oldukça zor. Zira İslam Modernistleri, fikrî temellerini büyük ölçüde Oryantalist çalışmalara borçlular.

Ebubekir Sifil Kitapları
Oryantalizm’in İslam dünyasını fikrî olarak “çözümlemek” ve “çökertmek” gibi temel bir hedefi bulunduğu vakıası ise, ayrıca vurgulanmaya ihtiyaç göstermeyecek kadar aşikâr…

Bunu gerek zımnen, gerekse açıktan kendileri de ifade etmekten geri durmuyorlar. Oryantalizm’in İslam dünyasını fikrî olarak “çözümlemek” ve “çökertmek” gibi temel bir hedefi bulunduğu vakıası ise, ayrıca vurgulanmaya ihtiyaç göstermeyecek kadar aşikâr…

[box type=”info”]Dolayısıyla İslam Modernizmi, bu noktada, sizin kullandığınız kelimeyle “sakıncalı” bir duruşu temsil ediyor. Çünkü hareketin fikrî temellerinde soru işaretleri var.[/box]

Soru: Ya Oryantalistler’in ortaya koyduğu ve Modernistler’in kullandığı argümanlar doğruysa?

Ebubekir Sifil.- Evet, kasdettiğim sakınca ve soru işaretleri tam da bu noktada yatıyor. Oryantalistler’in, İslam araştırmalarında kullandıkları yöntemlerden tutunuz da, ortaya attıkları iddialara kadar -tek tük istisnaları bulunduğunu da teslim etmekle birlikte- İslam’a karşı önyargılı hareket etmediklerini düşünmemizi isteyenler, bizden, ya “çocukça”, ya da “çılgınca” davranmamızı bekliyorlar demektir.

Tıpkı Pavlus ve ondan sonraki din adamlarının Hz. İsa (a.s)’ın tebliğ ettiği Tevhid dinine ve İncil’e reva gördükleri muamelelerde olduğu gibi, İslam’ın ve onun kaynaklarının bize intikalinde temel fonksiyon icra etmiş olan “ilk nesiller”in de benzeri bir tahrip ve tahrif içinde olduklarını; müfessirlerin Kur’an’ı İlahî iradeye aykırı düşecek şekilde tefsir etmek suretiyle tahrif ettiğini, muhaddislerin hadis uydurduğunu, fakihlerin kendi anlayışlarım “din” diye kodifike ettiğini… hasılı geçmişten bize intikal etmiş ilmî birikimin, büyük ölçüde “yanlış” bir İslam anlayışının ürünü olduğunu, kullandıkları tabirler farklı olmakla birlikte özde bunu ifade edecek biçimde -Efgani- Abduh-R.Rıza çizgisinden, Seyyid Ahmed Han’a, Musa Carullah Bigiyeften Yaşar Nuri Öztürk’e, Hindistanlı, Mısırlı, Kazanlı, Türkiyeli… pek çok isme kadar- iddia etmeyen bir modernist var mıdır?

Dipnotlar   [ + ]

1.Sözü Müstakim Kılmak, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, 3. Baskı, Sayfa 81 – 84
2.Bu söyleşi Milli Gazete’nin 3-4 Ekim-2000 tarihli nüshalarında yayımlanmıştır.
tarihinde gönderildi.

Dünya Merkezlilik – Ebubekir Sifil

Modern insan aşkın değerler karşısında özgürlük savunusu yaparken, aslında nefsine köleliğin mücadelesini vermektedir. - Ebubekir Sifil

[ayraç]‘ta bugün sizlere Modern İslam Algısı serisinin ikincisi pasajını paylaşacağız. İktibâs ettiğimiz pasaj Ebubekir Sifil Hocanın Rıhle Dergisi 2.Sayısında kaleme aldığı Modern Müslümanın Zihin Durumu ve Sünnet Algısı başlıklı makalesinde ikincialt başlık olan Dünya Merkezlilik adlı pasajı paylaşıyoruz. İlk paylaştığımız pasaja buradan ulaşabilirsiniz1)Modern Müslümanın Zihin Durumu ve Sünnet Algısı, Ebubekir Sifil, RIHLE Dergisi, Cild I, Yıl I, İstanbul,. Hayırlı Okumalar…

[ayraç] | kitaba biraz mola…

[dropcap]M[/dropcap]odern insanın dünya hayata tanıdığı merkezîlik o denli baskındır ki, modern dönemde bütün kavram, değer ve sistemler bu çerçevede şekillenmiştir dense sezadır. İyinin ve kötünün, doğrunun ve yanlışın belirlendiği yegâne temel burasıdır.

Moderniteye karakterini veren “rasyonalite”, “konfor”, “özgürlük”, “ilerlemecilik”… gibi kavramların vücut ve anlam bulduğu alan da burasıdır. Modern insan rasyonel olarak izah edemediği şeyleri anlamsız bulur ve reddeder. Kader, ahiret, hatta Allah inancı böyledir. Modern insan bu sebeple “mucize”ye inanmaz, yine bu sebeple günah-sevap olgularına yabancıdır.

Rahat ve konforunu bozacak herhangi bir duruma, ancak nihayetinde daha büyük bir rahat ve konfora ulaştıracağını hesap ettiği zaman katlanır modern insan. Savaş ancak bu dolayımda –daha geniş topraklara, zengin kaynaklara ve stratejik üstünlüğe ulaştırdığı için– anlamlı ve katlanılmaya değerdir. Yeryüzünün başka herhangi bir bölgesindeki açlık, sefalet, adaletsizlik, ancak kendisine bir avantaj sağlaması halinde ilgilenmeye değerdir modern insan için.

Özgürlüğünden ise hiçbir şey karşılığında ödün vermez. Yaptığı işin haklılığını ya da meşruluğunu kimsenin sorgulamasına tahammülü yoktur. “İnsan hakları” kavramına hayat veren en önemli faktör de işbu “başkasının müdahalesinden azade olma” ihtirasıdır. Hiç kimse kendi doğrularını, yaşamasına engel çıkarılmasını istemediği için herkes başkasının hayat tarzına ve anlayışına saygılı davranma konumunu muhafaza eder. İnsan nefsinin bütün arzularını yerine getirmeyi hayatının en başat görevi addeder ve bunun adına da “özgürlük” der.

RIHLE Dergisi 2.Sayı: Sünnet
RIHLE Dergisi 2.Sayı: Sünnet

Modern insanın özgürlüğü “başkasından alınan” bir şey olduğu için o, fedakârlık anlamı taşıyan herhangi bir davranış biçimine alan açmaz. Prometeus’un ateşi tanrılardan “çalması”, modern hayatta pek çok davranış ve anlayış biçiminin kodlarını bünyesinde barındıran son derece özel bir anlama sahiptir. Ateş özgürlüğü sembolize eder ve mücadele verilerek elde edilmiş olmasının anlamı büyüktür. Tanrıların, insanın muhtaç olduğu bir şeyi bencillik ederek ısrarla ellerinde tutması, insanın da mücadele ederek ve türlü riskleri göze alarak onu tanrılardan çalması, modern hayata özellik veren birçok şeyi anlamlandırmada bize yardımcı olur. Hem insanın “tanrılar”ın sembolize ettiği “aşkın”la ilişkisinin, hem de özgürlük anlayışının mahiyetinin izini bu antik hurafede rahatlıkla sürebiliriz…

(Buradaki “özgürlük”ü, “köleliğin zıddı” olarak anlamak yanıltıcıdır. Burada söz konusu olan, “hukukî” değil, “ontolojik” durumdur. Gerçi modern insan “öteki”nin hukukî kölelik statüsünde tutulmasından fayda elde ettiği sürece bu durumu devam ettirmiş ve ancak daha faydalı bir başka durum sebebiyle köleliği ortadan kaldırmaya razı olmuştur: Makineleşme. Daha az maliyetli, daha seri üretim yapma imkânı veren ve daha dayanıklı!)

[box type=”info”]Modern insanın, özgürlüğe bu kadar “abanması”, aslında nefsaniyet merkezli bir tutumun dışa vurumu olduğu için aynı zamanda bir paradokstur da! Zira ona –başkasına zarar vermediği sürece– istediği gibi yaşamasını “kutsal bir hak” olarak telkin eden aslında egosudur. Yani modern insan aşkın değerler karşısında özgürlük savunusu yaparken, aslında nefsine köleliğin mücadelesini vermektedir. Kendisini insan yapan değerlerden özgürleştikçe nefse zebunluğu artan modern insan![/box]

Ancak bütün bu söylenenler, modern insanın geçmişten tevarüs ettiği herhangi bir değer bulunmadığı anlamına gelmez. Bunun anlamı, geçmişten tevarüs edilenlerin, bu “yeni” veya daha doğrusu “esas” duruma uyumlu olduğu sürece kabule şayan bulunmasıdır. Muhtevasını yeniden belirlemek, kısmî rötuşlarla maksada uygun hale dönüştürmek ya da farklı unsurlarla takviye ederek işler hale getirmek, geçmişin mirası üzerinde gerçekleştirilen operasyonların belli başlı özellikleridir.

Devam Edecek.2)ayraç editörü

Dipnotlar   [ + ]

1.Modern Müslümanın Zihin Durumu ve Sünnet Algısı, Ebubekir Sifil, RIHLE Dergisi, Cild I, Yıl I, İstanbul,
2.ayraç editörü