tarihinde gönderildi.

Şefaat İstenir Mi? – Orhan Çeker

“Şefâat Ya Rasulallah…” diyen insan acaba şirke girer mi? Öncelikle şunu belirtelim: “Şefâat Ya Resûlullah” derken izah isteyen iki tane mesele var

[ayraç]‘ta bugün sizlere Prof. Dr. Orhan Çeker hocanın eseri Tasavvufî Meselelere Fıkhî Bakış isimli eserinden iktibâs yapıyoruz. Şefâat konusu ifrat ve tefritte olan çevreler için çok istismar edilen ve insanların akıllarında soru işareti bırakan bir konu. Çeker hocadan iktibâs ettiğimiz bu yazıda Şefâat konusu detaylı bir şekilde ele alınmış. Çeker Hoca, ayet-i kerimeler ve Asr-ı Saadetten örnek olaylar ile doyurucu açıklamalarda bulunmuş. Hayırlı Okumalar…1)Tasavvufî Meselelere Fıkhî Bakış, Orhan Çeker, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 69-80

[ayraç] | kitaba biraz mola… 

Soru: Şimdi de şefâat konusuna geldik. Evet hocam, şefâat nedir?

Prof. Dr. Orhan Çeker: Evet bir de şefâat konusu var. Ona da çok çatıyorlar, karşı çıkıyorlar. Şefâat yok, diyenlerden tutun, “Şefâat Ya RasulAllah!” dediğin zaman, “hah müşrik oldun, kâfir oldun.” diyenler var. Şimdi bu konuyu yine püf noktalarına temas ederek izah etmeye çalışalım.

“Şefâat Ya Rasulallah…” diyen insan acaba şirke girer mi? Öncelikle şunu belirtelim: “Şefâat Ya Resûlullah” derken izah isteyen iki tane mesele var:

Bir, Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm vefat etmiş iken kendisine “Yâ” diye nida edilebilir mi? İki, RasulAllah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’dan şefâat istenir mi meselesi? Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam vefat etmişken kendisine nida edilmesinin caiz olduğu bizim et-Tahiyyat duasında var. Namaz kılan kişi her iki rekâtta bir defa Tahiyyat duasını okur. Yani günde 40 rekât namaz kılan kişi 20’den fazla et-Tahiyyat okur. Günde 20’den fazla

السَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ

“Ey Peygamber sana selam olsun!” diyor. Peygamberimize nida etmektedir yani. Peygamberimiz vefat etmiş olmasına rağmen kendisine nida edilmektedir. Eğer Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’ın vefatından sonra ya da kendi gıyabında O’na nida etmek şirk olsaydı, insanı dinden çıkarsaydı, namaz kılan insanın günde 20 defadan fazla dinden çıkması gerekirdi ki bunu söylemek mümkün değil. Dolayısıyla et-Tahiyyat duasının delaleti ile rahat rahat diyoruz ki, Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’a buradan veya dünyanın neresinden olursa olsun nida etmek,

السَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ

 “Ey Peygamber sana selam olsun” demek caizdir, insanı şirke götürmez. Üstelik bu dua ile O’na selam da veriyoruz. Burası da ilginç! Hatta namazda et-Tahiyyat’ı okumak vacib olduğuna göre Peygamberimize nida etmek vacibdir de diyebiliriz. Mesele gayet açık yani. Bundan başka bir de şahısla tevessül bahsinde vereceğimiz bir hadis-i şerif var (İbn Mâce, İkametu’s-Sala: 189). Orada Peygamberimiz, kendisine gıyaben “Ya” diye nida edilmesini istiyor.

Prof. Dr. Orhan Çeker
Prof. Dr. Orhan Çeker

Şimdi gelelim Peygamberimiz’den şefâat istenir mi, meselesine. Diyorlar ki ‘Şefâat sadece Allah’tan istenir. Allah müsaade etmeden hiç bir şey olmaz. Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’dan şefâat istemek şirktir.’. Biz zaman zaman bunlara deriz ki; bir meselenin, esas hükmünü ölçen ve belirleyen o püf noktayı (illetini) bilemezseniz ölçtüğünüz, biçtiğiniz bütün şeyler ve sonuçları yanlış çıkar. Mesela metre 100 cm’dir. Sen metreyi 75 cm olarak alırsan ne ölçersen ölç, yanlış ölçersin, yanlış sonuç alırsın. Herkesin mesela diyelim ki 100 m dediği yere, sen 125 m dersin. Bizim fıkhî meselelerde bu ölçü yanlışlığına çok dikkat çekilir. Çünkü dikkat etmezsen hem kendin saparsın, hem de seni sevenleri saptırırsın. Bu şefâat meselesinde de püf noktasını tesbit yanlışlığı yapıyorlar. Bakın nasıl?

[box type=”note” size=”large”]Püf noktasını söylüyorum: Şefâat yetkisini istemek ayrı şeydir. Yetki verilmiş birinden şefâat istemek ayrı şeydir. Bunu tekrar ediyorum, çünkü püf noktası burası. Yani “Ya Resûlullah bana şefâat et!” derken, “Ya RasulAllah bana şefaat yetkisi ver de ben de başkasına şefâat edeyim.” anlamını çıkarmak yanlıştır. Doğrusu, “Ya RasulAllah sana şefâat yetkisi verilecek beni de unutma!”, anlamıdır. Şimdi olayı dağıtmadan tekrar edeyim. Şefâat etme yetkisini istemek ayrı şey, yetki verilmiş bir kimsenin yardımını istemek ayrı konudur. Siz eğer şefâat yetkisi ile ilgili delilleri, şefâat etme olayıyla ilgili olarak kullanırsanız ortalığı tamamen darmadağın etmiş olursunuz. Sapmış da olursunuz., saptırmış da olursunuz. Şefâat etme yetkisiyle ilgili delilleri yetki konusunda kullanacaksınız. Yetki verilmiş bir insanın şefâat etmesiyle ilgili delilleri de kendi noktasında kullanacaksınız. İşte yanılınan, yanlış yapılan püf nokta burasıdır. Yani şefaate karşı çıkanlar, şefaat yetkisi ile ilgili delilleri, yetki verilmiş birisinden şefaat etmesini isteme konusunda kullanıyorlar.[/box]

Hata burada yapılıyor. Dolayısıyla “Şefâat Ya RasulAllah” diyen insan “Ya RasulAllah sen bana şefâat yetkisi ver de ben de başkasına şefâat edeyim.” demek istemiyor. Öyle diyen, düşünen yok. Ama şefâate karşı çıkan böyle değerlendiriyor. Ters taraftan giriyor meseleye. Hâlbuki Peygamberimizden şefâat isteyen kişi “Ya RasulAllah sana şefâat etme yetkisi verilecek, o zaman beni de unutma!” demek istiyor. Bunun böyle olduğu apaçık dururken hala Resûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den yetki isteniyormuş gibi konuyu takdim etmek bir bakıma şeytanlığın/cambazlığın da bir başka uygulamasıdır.

Şimdi gelelim meselenin çözümüne. Şefâat yetkisi sadece Allah’tan istenir. Çünkü şefâat etme yetkisini sadece Cenâb-ı Hakk verir. Cenâb-ı Hakk’ın dışında hiç bir güçte, hiç bir insanda bu yetki ve imkân yoktur. Allah’tan gayrısı böyle bir imkâna sahip değildir. Bu da Allah’ın uluhiyyetinin gereğidir. Bu yetki ve imkân Allah’tan başkasında olmadığı için, Allah’tan başkasından istemenin de manasızlığı ve batıllığı ortadadır. Dolayısı ile bir insan şefâat etme yetkisi isteyecekse sadece Allah’tan ister, yetkiyi başkasından istemesi itikaden tehlikelidir. Yani der ki, “Ya Rabbi bana şefâat etme imkânı ver ki ben de başkalarına şefâat edeyim.” Bu doğru bir istektir.

Çünkü şefaat yetkisi sadece Allah’tan istenir. Şefaat yetkisini Resûlullah Aleyhi's-Salâtu ve’s-Selam’dan ya da başka birinden isteyemezsiniz.
Çünkü şefaat yetkisi sadece Allah’tan istenir. Şefaat yetkisini Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’dan ya da başka birinden isteyemezsiniz.

Çünkü şefaat yetkisi sadece Allah’tan istenir. Şefaat yetkisini Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’dan ya da başka birinden isteyemezsiniz. Apaçık Kur’ân-ı Kerîm diyor ki, “Allah’ın izni olmadan şefâat edecek olan kimdir?” Bu hüküm belli durur. Zira burada söz konusu yapılan şey, şefâatin kendisi değil, yetkisidir. Gelelim şimdi Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’dan istenen şefâat ne öyleyse? Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’dan istenen şefâat, şefâat etme yetkisinin verilmesi değil, kendisine Allah’tan verilecek şefaat etme yetkisinin, ümmetten ihtiyacı olanlar lehine Resûlullah efendimiz tarafından kullanılması talebidir. Yani “Ya RasulAllah, Allah Teâla sana şefâat etme imkânı verecek, beni de unutma!” anlamındadır. Peygamberimize bu yetki ahirette verilecektir. Peki, Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’a şefâat etme yetkisi verildikten sonra, kendisinden şefâat istenilecek mi? Muhtaç olan insanlar O’nun kendileri lehine şefâat etmesini isteyecekler mi? Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam diyor ki, “Başka Peygamberlere verilmeyen beş şey bana verildi.” Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam sayıyor bunları:

Bir: Şefâat-i uzma bana verildi, diyor. En büyük şafaat demektir. En büyük şefâat hiç bir Peygambere verilmemiş, Peygamberimize verilmiştir.

İki: Yeryüzü bana tümden mescid kılındı. Ümmet-i Muhammed her yerde ibadetini yapabilir ama diğer ümmetler yalnızca belli yerlerde ibadet yapabilirdi. Kilise’de, havra’da şurada burada yaparlardı sadece.

Soru: Ama biz dağda, kırda, bayırda… Her yerde namaz kılarız…

Prof. Dr. Orhan Çeker: Kılarız.

Üç: Savaş ganimeti bana helal kılındı.

Dört: Diğer peygamberler yalnızca kavmine gönderiliyordu. Ben tüm insanlara gönderildim.

Beş: düşmanıma ta bir aylık mesafeden korku salınmakla bana yardım olundu, diyor Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam (Buhari, Teyemmüm:1; Salat:56; Ğusl:26). Yani bir düşman ordu toplanıp Peygamberimizle savaşa çıkmaya başladığı an, içlerine korku düşüyordu ve düşmanın morali ta ilk başta bozuluyordu. Bu beş şey diğer Peygamberlere verilmedi. Bizim Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’a verildi.

 Şimdi şefâat-ı uzmaya gelelim şimdi. En büyük şefâat, kıyamette, mahşer yerinde bütün insanlar toplanmış, herkes ne olacağız diye telaşla bekliyorlar. Öyle bir bekleme ki herkes bıkmış, ‘Bir an önce hesabımız görülse de ne olacaksa olsa, biz de bu beklemekten kurtulsak.’ diyecekler. Çare olarak insanlar Hz. Adem’e koşacaklar “Ey insanlığın babası! Bize şefâat et de hesabımız bir an önce görülüversin, beklemekten bıktık.” diyecekler. Hz. Adem kendisine göre bir mazeret söyleyerek “Ben yasaklanmış bir meyveyi yedim, siz Nuh’a gidin.” diyecek. Hz. Nuh’a koşacaklar. O da bir mazeret söyleyerek “İbrahim’e gidin.” diyecek. Hz.İbrahim bir mazeret söyleyerek gelenleri Hz. Musa’ya gönderecek. Musa Aleyhi’s-Selâm bir mazeret söyleyerek onları Hz. İsa’ya yönlendirecek. Hz. İsa da bir mazeret söyleyerek onları Peygamberimiz Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e gönderecektir. Nihayet bütün insanlar Peygamberimiz’den şefâat isteyeceklerdir. O da hesapların bir an önce görülmesi için şefaat edecek, mümin-kâfir ayırımı olmaksızın tüm insanlar bu şefaatten istifade edeceklerdir. Herkes istifade edeceği için bu şefaate “Uzma” yani en büyük şefaat denilmiştir.

[highlight]Dikkat edin, burada Peygamberimiz’den istenen şey, başkasına şefâat etme yetkisi isteği değil, Peygamberimize şefaat etme imkânı verilecek, onu insanlar lehine kullanma isteğidir. Yoksa bu insanlar, başkasına şefaat etmek için Resûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den yetki istiyor değiller. Bir de diyorlar ki bu istek ahirette olacaktır. Dünyada şefaat isteneceğine delil olmaz. Halbuki sahabe, Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’dan hayatta ve dünyada iken şefâat istemişlerdir. Örneklerini biraz sonra vereyim. Bir de bu istek Resûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem hayatta iken olmuş, vefat ettikten sonra bu istek caiz değildir, diyorlar. Her iki iddia da yanlıştır. Şimdi hadisten delilleri getireceğim.[/highlight] Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam hayatta iken de kendisinden şefâat istenmiş, kendisi dünyada yok iken de şefâat istenmiştir. Örnek rivayetler şöyle:

Sahabeden Enes b. Malik, diyor ki, Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’dan kıyamet gününde bana şefâat etmesini istedim. Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam da,

Evet, ben sana şefâat edeceğim.” diyor.

 Fakat Enes b. Malik işi biraz kendince sağlama bağlamak istiyor.

Ya RasulAllah! Kıyamette ben seni nerede bulacağım?’ diyor. Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam cevaben diyor ki:

Beni ilk önce sırat köprüsü yanında ara.” [[highlight]Dikkat edin, Peygamberimiz stratejik noktalarda bulunuyor yani. Orhan Çeker[/highlight]]. Dedim ki:

Ya orada seninle karşılaşmazsam?”,

Buna da Efendimiz cevaben:

Beni amellerin tartıldığı terazinin yanında ara.”  [[highlight]Yine önemli bir nokta. Orhan Çeker[/highlight]].

Ya RasulAllah! Ya orada seninle karşılaşamazsam?” [diye tekrar soruyor. O zaman da]:

Beni Havz-ı Kevser’in yanında ara, Bu üç yerden başka yerde olmam.” cevabını veriyor Efendimiz 2)Tirmizi, Kıyamet: 9

Soru: Üç tane stratejik nokta.

Prof. Dr. Orhan Çeker: Evet, sırat köprüsü amellerin tartıldığı, terazi, mizan ve üçüncüsü Kevser havuzunun başında. Bakınız Enes b. Malik, dünyada iken Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’dan şefâat istiyor ve işi sağlama bağlıyor. Bu rivayetten ayrıca Peygamberimizin ahirette nerede olacağını öğreniyoruz. Bir başka rivayet daha veriyorum şimdi (Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde, iki yerde geçiyor, bir tanesi I/350). Rivayet şöyle: Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’a zaman zaman hizmet eden birisi vardı. Her seferinde Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam ona soruyordu:

Senin de bir ihtiyacın var mı (ki ben karşılayayım)?” diyordu. O hizmetçi:

Bir ihtiyacım yok Ya RasulAllah!” diyordu. Nihayet bir gün hizmetçi:

Ya RasulAllah! Benim bir ihtiyacım var.” demiş. O ihtiyacını şöyle ifade etmiş:

أَنْ تَشْفَعَ لِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ

Kıyamet gününde bana şefâat etmendir.

Hatta bir rivayette diyor ki:

 “Cennette sana komşu olmak istiyorum.” Peygamberimiz bunun üzerine diyor ki “Sana bu aklı kim verdi (böyle bir istekte bulun diye sana kim söyledi)?” O adam,

Bunu bana Rabbim öğretti.” diye cevap veriyor. Bunun üzerine Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam,

Peki, başka bir istek olmaz mı (bu çok büyük birşey)?” diyor. Adam bunun üzerine:

Ya RasulAllah, ben bunu istiyorum.” diye cevap veriyor. Nihayet Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam:

(Eğer başka bir istek olmazsa, bunda ısrar ediyorsan) o zaman çok secde yaparak (namaz kılarak) bana yardımcı ol!” diyor.

Bakınız bunda da Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’ın bizzat kendisinden şefâat istenmiştir. Ama dikkat edin, şefâat yetkisi değil, o istenmemiş, Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’a yetki verildikten sonra, o hizmetçi kendi lehine de şefaat etmesini istemiştir. Zaten bizim de şefaat isterken, istediğimiz odur. Peki, Peygamberimiz hayatta değilken istenmiş midir?

Rasûllah (sav)'in Tevekkül Anlayışı - M. Yusuf Kandehlevî
Özellikle Kaside-i Nûniye veya Nu’maniyye denilene bakın, baştan sona Peygamberimizden şefâat isteği ile doludur.
[fotoğraf:© picpickle.com]

Şimdi ona geliyorum: Peygamberimizden sonraki eserlere bir bakın, hak yolda olduğu ümmetçe tasdik edilen, hidayet üzere olduğu konusunda hiç kimsenin aksi bir lafı olmayan âlimlerimize bakıyoruz. Peygamberimizden şefâat istemişlerdir. Peygamberimizden sonra mesela İmam Azam’ın kasidelerine bakın. Özellikle Kaside-i Nûniye veya Nu’maniyye denilene bakın, baştan sona Peygamberimizden şefâat isteği ile doludur. Bu hem bir örnek hem de bir hatırlatma olsun. Şimdi öyle bir örnek vereceğim ki artık buna insanın teslim olması ve kabul etmesi gerekecektir. Örnek şu: Kur’ân-ı Kerîm’de Tubba’ ismi iki yerde geçer: Duhan (37) ve Kâf (14) sûrelerinde وقوم تبع “Tubba’ın kavmi” şeklinde geçmektedir. Tubba’ Yemen krallarına verilen bir isimdi. İşte bu Tubba’ların birincisi Yemen’de ordusunu hazırlamış, kuzeye doğru fetihlere başlamıştır. Mekke-i Mükerreme’yi geçmiş, Medine/Yesrib’e kadar gelmiştir. O zaman Medine’deki Yahudi âlimler;

Burası son Peygamberin geleceği yerdir. Burada sakın haa zulüm falan işlemeyesin!” diye uyarmışlar. O Yahudiler de oraya göç etmişler, son Peygamber gelecek biz de ona tabi olacağız diye oraya yerleşmişler.

Tubba’ iyi niyetli, iyi kalbli birisi olduğu için orada hemen fütûhatına son vermiş ve Peygamberimize verilmek üzere bir de mektup yazmıştır. Hani şimdi kutlu doğum haftalarında Peygamber’e (SallAllahu Aleyhi ve Sellem) mektup yazılıyor ya, benim bildiğim ilk mektup Tubba’ tarafından yazılmıştır. Tubba’ biraz sonra içeriğini okuyacağım o mektubu yazmış, altına da mührünü vurduktan sonra Medine yerlilerinden birisine vermiş ve ona:

“O Peygamber sen hayatta iken buraya gelirse, bunu bizzat kendin ver, yok sen ölürsen çocuklarına vasiyet et, onlar versinler. Onlar ölürse, onların çocukları… ulaştırsın!” demiş o emanetçi kişiye. Yani elden ele bu mektubu son Peygamber, ahir zaman Peygamberine ulaştırın, diye vasiyet etmiş ve geriye dönmüştür. Geriye dönerken gene Mekke’ye uğramış, Kâbe’ye örtü giydirmiştir. Kâbe’nin siyah örtüsü âdetinin Tubba’dan kalma olduğu söylenir. Tubba’ Mekke’de hacılar için evler de yaptırmıştır. Hacca gelenler burada bedava kalsınlar diye ilk ev vakfiyeleri belki de bu evlerdir. Tubba’ sonra Yemen’e dönmüştür.

Şimdi bu mektup ne oldu? Oraya geliyorum. Kitaplarımızın kaydına göre, tam 1000 (bin) sene sonra Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam Medine’ye hicret edince Peygamberimiz’e bu kıymetli emanet/mektup teslim edilmiştir. Hatta Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam bu mektubu bir mucize eseri olarak bizzat kendisinin istediğine dair rivayetler var. Biraz sonra bu hususu anlatayım. Peki, bu mektupta neler yazılı?

إِلىَ مُحَمَّدٍ بْنِ عَبْدِاللهِ نَبِيِّ اللَّهِ وَرَسُولِهِ، خَاتَمِ النَبِيِّينَ وَرَسُولَ رَبِّ الَعَالَمِينَ صَلَّى اللَهُّ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ. مِنْ تُبَّع الأول أَمَّا بَعْدُ، فَإنّي آمَنتُ بِكَ وَبِكِتَابِكَ الَّذي أُنزِلَ عَلَيكَ وَأنَا عَلى دِينِكَ وَسُنَّتِكَ وَآمَنتُ بِرَبِّكَ وَربِّ كُلِّ شَيْءٍ وَبِكُلِّ مَا جَاءَ مِن رَبِّكَ مِن شَرَايعِ الإيمَانِ وَالإسْلَامِ، فَإِنْ أَدْرَكْتُكَ فَبِهَا وَنِعْمَتْ، وَإن لَم أدرَكتُكَ فَاشفَع لي وَلا تَنْسَني يَومَ القيامةِ، فَإنّي مِن اُمَّتِكَ الْأوَّلِينَ وَتَابَعتُكَ قبْلَ مَجيئِكَ، وَأنَا عَلي مِلَّتِكَ وَمِلَّةِ أِبيكَ إِبْرَاهيمَ عَلَيهِ السَّلامُ.

Tubba’ Peygamberimizin adını hürmeten kendi adından önce yazıyor. Diyor ki,

Allah’ın Nebisi ve Elçisi, Peygamberlerin sonuncusu Rabbü’l-âleminin Elçisi Abdullah oğlu Muhammed’e Tubba’den” “Bundan sonra: Ben sana da, sana indirilen Kitab’a da iman ettim. Ben senin dinin ve sünnetin üzereyim ve Sen’in de her şeyin de Rabbine iman ettim. İslam şeriatı/dini olarak Rabbinden sana ne geldiyse hepsine iman ettim. Ben bizzat sana yetişirsem ne kadar güzel, ne mutlu bana. Eğer sana yetişemeyecek olursam, Kıyamet gününde bana şefâat et ve beni unutma. Çünkü ben Sen’in ümmetinin ilklerindenim. Sen’in gelişinin (bin sene) öncesinden sana biat ettim. Ben Sen’in dinin ve baban İbrahim’in dini üzereyim.

Soru: Yani bu kralın, Peygamber Efendimiz hakkında bilgisi varmış aslında, öyle mi?

Prof. Dr. Orhan Çeker: Evet, Yahudilerden o bilgiyi almış. Yahudilerdeki bilgi de ne kadar açık bir bilgi. Bakınız, Peygamberimizin gelişinden bin sene önce, Peygamberimiz hayatta değilken Tubba’ Peygambe-rimiz’den şefâat istiyor, (şefaat etme yetkisi değil tabii ki). Hem de bu mektubu, Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem en son Ebu Leyla isminde birinden “Sen, yanında Tübba’ın mektubu olan Ebu Leyla mısın? (Evet, cevabını alınca ) “Ben Muhammed’im o mektubu bana getir, ver.” diyerek emaneti elinde bulunduran Ebu Leyla’dan bizzat SallAllahu Aleyhi ve Sellem kendisi istemiştir. Bu mektup bizim kaynaklarımızın pek çoğunda yer almaktadır (Örnek olarak bkz: İbn İshak’tan naklen Kurtubi, Tefsir, Duhan suresi 37. ayet tefsiri; Halebi, es-Sira, Beyrut,1400, 2/279…). Hiçbir İslam âlimi “Böyle bir istek caiz değil, peygamberimiz yokken şefâat istenmez.” şeklinde bir itirazda bulunmamıştır.

Soru: Son cümlesi çok önemli değil mi hocam? “Beni unutma!” diyor.

Prof. Dr. Orhan Çeker: Evet “Beni unutma!” ve Bana şefâat et!” diyor. Peygamberimiz dünyada yok iken kendisinden şefaat istenmiştir.

[box type=”alert” size=”large”]Dolayısıyla biz şimdi Peygamber Efendimiz yokken “Ya RasulAllah! Bana şefâat et” desek, hiç mi hiç şirkle ilgisi olmaz. Bu istek sahih iman ve sünnetle uyumludur. Sahabe bizzat Peygamber Efendimizden şefaat istemişlerdir. Peygamber Efendimiz’den de bu mektuptaki ifadeleri nahoş gördüğü yolunda birşey nakledilmemiştir. Ümmet içerisindeki hiç bir âlim de bu mektuba bu yönü ile itiraz etmemiştir. [/box]

Dipnotlar   [ + ]

1.Tasavvufî Meselelere Fıkhî Bakış, Orhan Çeker, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 69-80
2.Tirmizi, Kıyamet: 9
tarihinde gönderildi.

Dünyevîleşme Süreci – Osman Nuri Topbaş

Dünyalık için dînî duyguların istismârı, lüks, israf ve güç gösterisi için yapılan aşırı harcamalar, hangi kesimden olursa olsun hiçbir müslümanın hayat tarzı olamaz. - Osman Nuri Topbaş

Yaklaşık 1.5 ay önce başladığımız Tasavvuf Okumaları – Osman Nurî Topbaş Hocaefendi ile Mülâkât  yazı dizisinin son iktibâsını sizlere takdim ediyoruz. [ayraç]’ta bugün Osman Nuri Topbaş hocaefendi Tasavvuf ve Dünyevîleşmeyi  ele alıyor. Bir solukta okuyacağınız bu iktibâsta güncel tahliller yer alıyor. Hayırlı okumalar.

[ayraç] | kitaba biraz mola…

[quote]Gayrimüslim çevrelere İslâm’ın diriltici soluğunun ulaştırılmasında (tebliğ) olduğu kadar Müslüman toplumların istikamette tutulması (irşad) çalışmalarında da tasavvuf ocaklarının büyük rolü bulunduğu inkâr edilemez bir hakikat. Kezâ yurt içi ve yurt dışında nesiller ötesine uzanacak ilmî ve sosyal faaliyetler, hattâ felâket bölgelerine yardımlar hususunda farklı kesimler yanında tasavvuf kökenli dernek ve vakıfların ciddi çalışmalar içinde olduğu biliniyor. Bütün bu alanlarda sergilenen gayretler iki farklı yoruma kaynaklık ediyor:

1) Çağımızda tasavvufî yapılanmalar temel misyonlarını muhafaza etmekle birlikte, ilgi ve hareket alanını genişletmiştir.

2) Dünyevî alanlara müdâhil olmak, ister istemez tasavvufî yapılanmalarda bir dünyevîleşme süreci başlatmaktadır. Bu hususta neler söylemek istersiniz?[/quote]

[dropcap]T[/dropcap]asavvuf; ferdiyetçiliği, hodgâmlığı, nefs plânında yaşamayı reddedip, diğergâm, fedâkâr, hizmet ehli bir müʼmin olmayı tâlim ve telkin eder. Bu yönüyle tasavvuf, nefsini yenme, kendini aşma gayretidir. Gönülleri, bütün mahlûkâtın huzur bulduğu bir rahmet dergâhı kılarak, insanı, elinden, dilinden, hâlinden, kālinden istifâde edilen hayırlı bir müʼmin olmaya teşvik eder. Bu sebeple ictimâî hizmetler; tasavvufî terbiyenin özünde ve muhtevâsında esâsen mevcuttur. İnsana, hayvanâta, nebâtâta hizmet, tasavvufî muhitlerde yeni ortaya çıkmış işler değildir.

Dolayısıyla tasavvufun muhtevâsında var olan bu husûsiyetin, bugün daha fazla kuvveden fiile çıkması sebebiyle, günümüzde tasavvufun ilgi ve hareket alanını genişletmiş olduğu düşüncesi zihinlerde yer bulmaya başlamış olabilir.

Osman Nuri Topbaş [fotoğraf: © osmannuritopbas.com]
Nasıl ki fıkıh ilmi; abdest, tahâret, namaz, oruç gibi amelî meselelerin zâhirî sıhhat şartlarını bildirirse, tasavvuf da bunların kâmil mânâda îfâ edilmesi için gerekli olan kalbî kıvâmın kazanılmasını telkin eder. [fotoğraf: © osmannuritopbas.com]

Tasavvuf; zâhiren ve bâtınen kendi tekâmülünü az-çok gerçekleştirmiş mü’minlerin, diğergâm bir gönülle mahlûkâta yönelip onların noksanlıklarını telâfîye çalışma mesʼûliyetidir. Yaratanʼdan ötürü yaratılanlara şefkat, merhamet, muhabbet ve hizmetin, tabiat-ı asliye hâline gelmesidir. Yani tekkeye kapanıp sırf kendi rûhî tekâmülünden ibâret bir hayat, tasavvuf değildir. Bâzı tarîkatlerin eğitim metodlarından olan, uzlet, inzivâ, erbaîn gibi iç âleme teksif olma faaliyetleri bile, belli bir zaman içindir ve dış âlemdeki hizmetleri daha olgun bir şahsiyetle îfâ edebilmenin kalbî hazırlığı mesâbesindedir. Tasavvuf, tekkeye-dergâha kapanıp dış dünyadan el etek çekmek değil, dergâhın gönül feyziyle dış âlemi tenvir ve tanzim için hizmet etmeyi telkin eder. Kişinin ebedî kurtuluşunun, başkalarının da kurtuluşuna hizmet ve himmet etmekten geçtiğini gönüllere nakşetmeye çalışır.

Bu konuda merhum pederim Musa Efendi -rahmetullâhi aleyh- şöyle buyururdu:

“Bizim yolumuz âtıl-bâtıl bir kenara çekilme yolu değildir. Bilâkis ashâb-ı kirâmın yoludur… gece gündüz hizmet yoludur. Biz seve seve hem evrâdımızı yürütürüz, hem sohbetlerimizi  yaparız, hem de cemiyete hizmet hususunda elimizden gelen gayreti gösteririz. 1)Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, 5, s.40

[box type=”info”]Şu da bir gerçektir ki tasavvufun hizmet sahası; statik, durgun ve hareketsiz değil, bilâkis dinamik, değişken ve hareketlidir. Zamanın şartları, ihtiyaç ve zarûretlere göre farklı sûretlerde tezâhür edebilir. Bir zaman toplumun ilmî faaliyetlerinde bir eksiklik, tebliğ ve irşad hizmetlerinde bir noksanlık ön plâna çıkarsa, bu sahalardaki hizmet, gündemin ilk sırasında yer alır. Sel, yangın, deprem, tsunami gibi felâketler veya savaş, kıtlık gibi ictimâî ve iktisâdî problemlerin ön plâna çıktığı zamanlarda ise maddî fedâkârlıklar, öncelikli hizmet sahası olarak belirlenir. Bir yöreye, bir hizmet alanına takılıp kalmadan nerede ihtiyaç görülürse, hangi hususta eksiklik hissedilirse orada ve o hususta faaliyet gösterilir.[/box]

Gerçek tasavvuf, İslâmʼı; Allah Rasûlü ve Sahâbedeki feyz ve rûhâniyet dolu keyfiyetiyle idrâk edip tıpkı onlar gibi aşk ve şevkle yaşama gayretinden ibârettir.
Gerçek tasavvuf, İslâmʼı; Allah Rasûlü ve Sahâbedeki feyz ve rûhâniyet dolu keyfiyetiyle idrâk edip tıpkı onlar gibi aşk ve şevkle yaşama gayretinden ibârettir.

Yani tasavvuf menşeli müesseselerin, İslâmʼın ictimâî mesʼûliyetleriyle alâkadar olması, bugüne has bir durum değildir, tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Anadoluʼnun ve Balkanların İslâmlaşması hizmetine ilk olarak dervişler, alp erenler gitmişlerdir. Balkanlara ilk olarak İslâmʼın gönül sancaklarını taşıyanlar da dervişlerdir. Afrikaʼda bu kadar misyonerlik ve hristiyanlaştırma faaliyetlerine rağmen orada İslâmʼı ayakta tutan, birtakım tarîkatlerdir. Rusya coğrafyasını yetmiş sene boyunca kasıp kavuran ağır ateizm baskılarına rağmen, İslâmʼı gönüllerde diri tutan, birtakım tasavvufî cereyanlar olmuştur. Bütün zedelenme ve yıpranmalara rağmen, yine de İslâm kimliğinin canlı kaldığı yerler, tarîkatlerin yaygın olduğu muhitlerdir. Sovyet esareti altındaki soydaşlarımızın kimlik ve varlıklarını muhâfazada İslâmʼın ve daha özelde tasavvufun tesirini inceleyen Sûfî ve Komiser adlı kitapta da ifâde edildiği üzere, tasavvufun olduğu yerde İslâm, bütün baskılara rağmen ayakta kalmıştır. Bilhassa Hâcegân yolu, tarih boyunca sünnî İslâm anlayışını tarîkatinin temel esâsı olarak almış, bu sâyede mensuplarını Bâtınî ve Hurûfî akımlardan da muhâfaza etmiştir.

Ecdâdımız Osmanlı, şerʼî hükümleri gerçekleştirmeyi devletlerine temel gâye edinmeleri yanında, akıl ve irâdeleri kadar kalplerini de terbiye etmeyi vazife bilmelerinden dolayı -bilhassa son devir ulemâ ve devlet ricâlinde görüldüğü üzere- zâhirî ilimleri ve şerʼî gerçekleri lâyıkıyla hazmetmiş bulunan Nakşî tarîkatini diğerlerine nazaran daha çok tercih etmişler ve böylece bu tarîkat, Devlet-i Aliyye bünyesinde geniş bir sahaya yayılmıştır.

  1. yüzyılda pozitivizm neticesinde dinden uzaklaşan Avrupa’nın tesiriyle memleketimizde de şer’î ve mânevî duygular zayıflamaya başlamıştı. İşte bu zamana tesâdüf eden, şerʼ-i şerîfe mütemessik Nakşî-Hâlidîliğin yayılması, başlayan bu menfî cereyanları durdurma hususunda gördüğü vazife bakımından pek müstesnâ bir mevkii hâizdir. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, böyle bir mevsimde vazife almış bulunan mürşid-i kâmillerin başında ve önünde gelir.

O, yüzlerce vekil yetiştirerek yolunu Osmanlı coğrafyası dâhilinde daha da şümullendirip olgun müslümanların adedini çoğaltma husûsunda pek büyük ve kıymetli bir hizmet yürütmüştür. Belki de millî tarihimizin buhranlarının büyük ölçüde atlatılmasında ve halkın mâneviyâtının korunmasında bu rûhânî yayılma ve genişleme büyük bir âmil olmuştur.

Öte yandan tasavvuf, bilhassa iki durumda fert ve toplumların huzur, sükûn ve muvâzenesi için daha hayatî bir vazife görmüş ve dolayısıyla çok daha fazla inkişâf etmiştir:

  1. Felâket zamanlarında ruhlara sunduğu tesellî ile.
  2. Rahatlık ve bolluk zamanlarında nefisleri dizginlemekle.

Hakikaten, tarih boyunca tasavvuf, hem iktisâdî ve ictimâî rahatlık zamanlarında, rehâvet, gevşeklik ve azgınlıkları engelleyerek mânevî zindeliği devam ettirmiş; hem de istilâ, işgal ve zulüm dolu zor dönemlerin kargaşa ve bunalımları arasında daralan gönüllere ulvî pencereler açarak nefes aldırmış; yaralı kalplere merhem olmuştur.

Bu, tamâmen nebevî bir tavırdır. Nitekim Rasûlullah Efendimiz (sav) herhangi bir nîmet veya zafere ulaştığında; “Allâh’ım! Gerçek hayat, sadece âhiret hayatıdır.”2)Buhârî, Rikak, 1.  buyurarak kalplerin dünyaya meyletmesinin, yahut gurur ve enâniyete kapılmasının yolunu kapatmışlardır. Buna mukābil herhangi bir ezâ, cefâ ve çileyle karşılaştıklarında da yine; “Allâh’ım! Gerçek hayat, sadece âhiret hayatıdır.” buyurmuş, böylece müʼmin gönülleri, fânî sıkıntılar sebebiyle ümitsizlik, şikâyet ve aşırı hüzne gark olarak ilâhî takdîre rızâ hâlini zedelemekten sakındırmışlardır. Neticede ümmetine, her hâlükârda huzur, sükûn ve denge içinde kalabilmenin mânevî reçetesini vermişlerdir.

Hakîkaten insan rûhu mâneviyattan uzak kaldığı takdirde, varlıkta da darlıkta da bunalımlara sürüklenmekten kurtulamaz. Birinde insanın dizginlemesi îcâb eder, diğerinde ise tesellîye ihtiyacı olur. Bu sebeple insan, nebevî terbiye usûllerini temel alan tasavvufî telkinlere, hem varlık hem de darlık zamanlarında muhtaçtır.

RIHLE Dergisi 14.Sayısı: Ruhumuzun Mayası Tasavvuf I
RIHLE Dergisi 14.Sayısı: Ruhumuzun Mayası Tasavvuf I

Tasavvufun günümüzdeki lüzum ve ehemmiyetinin diğer bir yönü de, onun, insanları ıslah husûsunda tâkip ettiği metod ve üslûptur.

Zamanımızda insanlar, ekseriyetle dinden uzaklaşmanın ve ağır günahlar irtikâb etmenin rûhî buhrânı içindedirler. Böylelerine bir ıslah ve kurtuluş imkânı sunmanın, onlara kızıp öfkelenmek yerine, af, müsâmaha, merhamet ve şefkat yoluyla daha kolay olduğu, âşikârdır. Zira aklın ve nefsin sultasında bunalan ruhlara, İslâm’ı ilâhî bir tesellî, telâfi ve tedâvi nefhası hâlinde sunmak, onlara bir cankurtaran simidi atabilmek için günâha duyulan nefreti günahkâra taşırmamak, bilâkis günahkârı, kanadı kırık bir kuş gibi farzederek onlara şefkat ve merhametle yaklaşmak, çok daha faydalı bir irşad metodudur.

Dînî hayatın canlı tutulmasında, gelecek nesillere intikâlinde, halkın irşâdında ve İslâm’ın tebliğinde tarih boyunca ehl-i tasavvufun hizmet ve gayretlerindeki muvaffakıyet, gözler önündedir.

Nitekim geçen asrın önde gelen İslâm âlimlerinden Muhammed Hamidullah bu gerçeği şöyle ifâde eder:

“Batı toplumunda, Paris gibi bir muhitte yaşamaya başladığım zamandan beri hayretle görmekteyim ki, hristiyanları İslâmiyet’i kabule sevk eden, fıkıh ve kelâm âlimlerinin görüşleri değil, İbn-i Arabî ve Mevlânâ gibi sûfîlerdir. Bu konuda benim de şahsî müşâhedelerim olmuştur. İslâmî bir konuda benden bir îzah istendiği zaman, benim verdiğim aklî delillere dayanan cevap, soranı tatmin etmiyordu; fakat tasavvufî îzah, meyvesini vermekte gecikmiyordu. Bu konuda tesir gücümü gittikçe kaybettim. Şimdi inanıyorum ki, Hülâgu’nun yakıp yıkan istilâlarından sonra Gazan Han zamanında olduğu gibi, bugün de en azından Avrupa ve Afrika’da İslâm’a hizmet edecek olan, ne kılıç ne de akıldır; sadece kalp, yani tasavvuftur.

Bu müşâhededen sonra, tasavvuf konusunda yazılan bâzı eserleri incelemeye başladım. Bu, benim gönül gözümü açtı. Anladım ki; Hazret-i Peygamber zamanındaki tasavvuf ve büyük İslâm mutasavvıflarının yolu, ne kelimeler üzerinde uğraşmak ne de mânâsız şeylerle meşgûl olmaktır; fakat insan ile Allah arasındaki en kısa yolda yürümektir, şahsiyetin geliştirilmesi yolunu aramaktır.

İnsan, kendisine yüklenen vazifelerin sebeplerini arıyor. Mânevî sahada maddî îzahlar bizi hedeften uzaklaştırıyor; ancak mânevî îzahlar ki insanı tatmin ediyor.” 3)M. Aziz Lahbâbî, İslâm Şahsiyetçiliği, Terc. İ. Hakkı AKIN, s. 114-115, dipnot 8. İst. 1972. Bu dipnot, Muhammed Hamidullâh’ın mütercime yazdığı 27 Eylül 1967 tarihli mektubun metnidir. (Mustafa Kara, Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri, s. 542-543’ten naklen.)

Demek oluyor ki, Kur’ân ve Sünnete mutâbık olan gerçek tasavvufu redde kalkışmak, meyve veren ağacın dallarını kırmaya çalışmak gibi ağır bir vebâli yüklenmektir.

Bugün bütün dünyada bedenî açlıktan ziyade rûhî açlık kol gezmektedir. İnsanlığın yaşadığı buhranların temelinde, ruhlardaki açlık yer almaktadır. Bu sebeple de insanlık en büyük tatmini tasavvuf gibi rûha seslenen telkinlerde bulmaktadır. Nitekim günümüzün Amerika kıtasında insan rûhuna dâir en çok alâka gören eserler arasında Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’sinin de bulunduğu mâlumdur. Ayrıca Mevlânâ Hazretleri’nin doğumunun 800’üncü senesi münâsebetiyle 2007 yılının UNESCO tarafından Mevlânâ’yı anma yılı îlân edilmesi de, bu husustaki dikkat çekici gelişmelerden bir diğeridir.

Suâlinizin ikinci maddesine gelecek olursak: Dünyevî sahalara müdâhil olmanın, tasavvufî muhitlerde bir dünyevîleşme temâyülü doğurduğu düşüncesini şöyle değerlendirmek lâzımdır: Gerçek tasavvuf, kalpleri dünyaya esir olmaktan koruma eğitimidir. Zikir, sabır, şükür, kanaat ve tefekkürle gönülleri gafletten muhâfaza etmektir. Mâsivâyı kalpten çıkarıp gönül tahtını Allâhʼa hasredebilme gayretidir.

Fakat bu, dünyadan el etek çekmek mânâsına gelmez. Bilâkis “El kârda, gönül Yârʼda” düstûrunca, dünya ile meşgul olmak, fakat kalbi Hakkʼa bağlayıp onu paranın kasası yapmaktan sakınmak îcâb eder. Kendisine hiçbir beşerin sahip olmadığı kadar büyük bir dünya saltanatı bahşedilmiş olan Süleyman (as)ʼın hâli, bu hususta en güzel örnektir. Aslolan dünya ile irtibatı kesmek değil, onun, kalbi perdeleyecek derecede gönlü meşgûl etmesine mânî olmaktır.

Rasûllah (sav)'in Tevekkül Anlayışı - M. Yusuf Kandehlevî
“…Sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin önünüze de serilmesinden, onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyanın onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum!” 4)Buhârî, Rikâk 7, Cizye 1; Müslim, Zühd 6
[fotoğraf:© picpickle.com]

Peygamber Efendimizʼin şu îkazları çok mühimdir:

“…Sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin önünüze de serilmesinden, onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyanın onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum!” 5)Buhârî, Rikâk 7, Cizye 1; Müslim, Zühd 6

“… Bu ümmetten kim bir âhiret amelini dünya için yaparsa, onun âhirette herhangi bir nasîbi olmaz.” 6)Ahmed, V, 134

“Kim Allâh’ın rızâsını kazandıracak bir ilmi sadece dünyalığa sahip olmak için öğrenirse, kıyamet günü cennetin kokusunu bile duyamaz.” 7)Ebû Dâvûd, İlim, 12/3664. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Mukaddime, 23

Şüphesiz ki bu nebevî beyanlar, her müslüman için ciddî birer ikazdır. Dünyalık için dînî duyguların istismârı, lüks, israf ve güç gösterisi için yapılan aşırı harcamalar, hangi kesimden olursa olsun hiçbir müslümanın hayat tarzı olamaz. Tasavvufun hedefi de, nefsâniyeti palazlandıran bu gibi hususlardan kulun uzaklaştırılmasıdır. Bu sebeple bilhassa tasavvufî neşve sahiplerinin bu hususta daha dikkatli olmaları îcâb eder.

Merhum pederim Mûsâ Efendi şöyle buyururlardı:

“İnsan başlangıçta parayı çok sever, zaman gelir para sevgisi dâhil her şey silinir. Yine zaman gelir para sevgisi, dünya sevgisi tekrar başlar. Ama mânâ değişir bu sefer, Allah için kazanmak ve Allah yoluna vermek düşüncesi hâkim olur. İşte burada mal ile münâsebet, ibâdet hâline geliyor. Kendi nefsi için olmayınca, her faaliyet faydalıdır. 8)Altınoluk, Nisan, 1997, 134. Sayı s.28

Velhâsıl, bu fâni cihânın hakîkatini kavrayıp bâkî âleme hazırlık için dünya ile meşgûliyeti ibâdet keyfiyetine dönüştürebilme şuurunu kazanmak gerekir. Kalbin mânâdan maddeye meyletmesine mânî olup maddeden bile mânâya yol bulacak bir gönül kıvâmı kazanmaya çalışmak, her müslümanın ufku olmalıdır.

Dipnotlar   [ + ]

1.Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, 5, s.40
2.Buhârî, Rikak, 1.
3.M. Aziz Lahbâbî, İslâm Şahsiyetçiliği, Terc. İ. Hakkı AKIN, s. 114-115, dipnot 8. İst. 1972. Bu dipnot, Muhammed Hamidullâh’ın mütercime yazdığı 27 Eylül 1967 tarihli mektubun metnidir. (Mustafa Kara, Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri, s. 542-543’ten naklen.)
4, 5.Buhârî, Rikâk 7, Cizye 1; Müslim, Zühd 6
6.Ahmed, V, 134
7.Ebû Dâvûd, İlim, 12/3664. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Mukaddime, 23
8.Altınoluk, Nisan, 1997, 134. Sayı s.28