tarihinde gönderildi.

Fıkıh Okumaları: Fiillerimizi “İbadet” Yapan Nedir? – Ebubekir Sifil

Fıkıh Okumaları: Fiillerimizi “İbadet” Yapan Nedir? – Ebubekir Sifil

Günlüğümüzde bugün sizlere Ebubekir Sifil hocanın İstikamet Yazıları I isimli eserinde  Fıkıh-Usûl Yazıları (Sayfa 113) bölümünde yer alan bu yazıyı paylaşıyoruz.

[dropcap]U[/dropcap]lemamız, İslam’ın özünü şu üç hadisin teşkil ettiğini söyler:

  1. “Ameller niyetlere göredir…”
  2. “Helal bellidir; haram da bellidir. Bu ikisi arasında ise şüpheliler vardır…”
  3. “Üstüne vazife olmayan işleri terk etmesi, kişinin Müslümanlığının güzelliğindendir.”

Dikkat edilirse bu hadislerden ilki “niyet/maksat”la ilgilidir ve her işin başlangıcını (dolayısıyla da sonunu) tayin eder. Bir işten maksat/niyet neyse, hüküm de ona göre olacağından, tashih-i niyet her işin başıdır. “De ki, “Benim namazım da, sair ibadetlerim de, hayatım da, ölümüm de Alemlerin Rabbi olan Allah içindir.”1)6/el-En’am, 162. ayeti bize, her işimizin münhasıran Allah Teala’nın rızasını tahlise matuf olması gerektiğini öğretiyor. Bu sebeple İmam el-Buhârî, Sahîh‘ine “niyet hadisi” ile başlamıştır.

İkinci hadis pratik hayata mütealliktir. Günlük hayatta yapıp ettiklerimiz mutlaka ya “haram”, veya “helal” yahut da “şüpheli” sınıflarından birine girer. Dinî hassasiyetimizin kıvamına, takvamızın derecesine ve imanımızın kuvvetine göre eylemlerimiz anlam ve değer kazanacaktır. Biz şüpheli şeylerden kaçındıkça Allah Teala bize rüşdümüzü ilham ve bizi doğruya hidayet edecektir.

Üçüncü hadis ise işin son merhalesini teşkil eder. Sahih niyetlerle salih ameller işleyen bir kimse sırat-ı müstakim üzere bulunduğundan emin olabilir. Buna muvaffak kılınanlar için artık iş takva ölçülerine aykırı düşen şeylerin terkine gelmiş demektir. Kişi, altından kalkamayacağı, elinden gelmeyen ve dahi üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokmazsa fıtrata uygun hareket etmiş, kendisinin, toplumun ve dünyanın dengesinin korunmasına katkıda bulunmuş olacaktır.

Fıkıh Okumaları: Fiillerimizi “İbadet” Yapan Nedir? – Ebubekir Sifil
Fıkıh Okumaları: Fiillerimizi “İbadet” Yapan Nedir? – Ebubekir Sifil

İslam’ın bu üçlü sacayağına hassasiyetle riayet ettiğimizde fiillerimiz ibadete dönüşecektir ve bu hakikat, “ictihad” faaliyeti için de aynıyla geçerlidir. İçinde bulunduğumuz halde neyi nasıl yapacağımız sorusuna verdiğimiz cevabının mihverini “Allah Teala’nın rızası” teşkil ediyorsa mesele yok. Ama işin içine “ümmetin problemlerine çözüm bulmak, insanların/toplumun önünü açmak, dünyanın gerisinde kalmamak, değişimin gereğini yapmak…” gibi gerekçe ve bahaneler girmişse, yapılan iş formel olarak “ictihad” gibi görünse de, onunla “ictihada-ı semavî” arasındaki fark, “ulema-i Rabbaniyyun” ile “ulema-i sû” arasındaki fark kadardır!

Bediüzzaman merhumun, günümüz ictihadlarını “semavî” olmaktan uzaklaştırıp “arzî” yapan üç husus hakkındaki uyarısını kemal-i ciddiyetle dikkate almak durumundayız:

[box]”Üç nokta-i nazar, şu zamanın içtihadatını arziye yapar, semavîlikten çıkarıyor. Halbuki Şeriat semaviyedir ve içtihadat-ı Şer’iye dahi, onun ahkâm-ı mestûresini izhar ettiğinden semaviyedirler.

“Birincisi: Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat ise; tercihe sebebdir, îcaba icada medar değildir. İllet ise, vücuduna medardır. Meselâ: Seferde namaz kasredilir, iki rek’at kılınır. Şu ruhsat-ı şer’iyenin illeti seferdir, hikmeti ise meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat hiç olmasa da namaz kasredilir. Çünki illet var. Fakat sefer bulunmasa, yüz meşakkat bulunsa, namazın kasredilmesine illet olamaz. İşte şu hakikatın aksine olarak, şu zamanın nazarı ise, maslahat ve hikmeti illet yerine ikame edip ona göre hükmediyor. Elbette böyle içtihadat arziyedir, semavî değildir.

“İkincisi: Şu zamanın nazarı, evvelâ ve bizzât saadet-i dünyeviyeye bakıyor ve ahkâmları ona tevcih ediyor. Halbuki Şeriatın nazarı ise, evvelâ ve bizzât saadet-i uhreviyeye bakar, ikinci derecede -âhirete vesile olmak dolayısıyla- dünyanın saadetine nazar eder. Demek şu zamanın nazarı, ruh-u Şeriattan yabanidir. Öyle ise, Şeriat namına içtihad edemez.

“Üçüncüsü: (…)”Zaruret, haramı helâl derecesine getirir.” İşte şu kaide ise, küllî değil. Zaruret eğer haram yoluyla olmamış ise, haramı helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa sû’-i ihtiyarıyla, gayr-ı meşru sebeblerle zaruret olmuş ise, haramı helâl edemez, ruhsatlı ahkâmlara medar olamaz, özür teşkil edemez. Meselâ: Bir adam sû’-i ihtiyarıyla, haram bir tarzda kendini sarhoş etse; tasarrufatı, ülema-i Şeriatça aleyhinde caridir, mazur sayılmaz. Tatlik etse, talakı vaki’ olur. Bir cinayet etse, ceza görür. Fakat sû’-i ihtiyarıyla olmazsa, talak vaki’ olmaz, ceza da görmez. Hem meselâ, bir içki mübtelası zaruret derecesinde mübtela olsa da, diyemez ki: “Zarurettir, bana helâldir.”

“İşte şu zamanda zaruret derecesine geçen ve insanları mübtela eden bir beliyye-i âmme suretine giren çok umûrlar vardır ki; sû’-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüd ettiklerinden, ruhsatlı ahkâmlara medar olup, haramı helâl etmeye medar olamazlar. Halbuki şu zamanın ehl-i içtihadı, o zaruratı ahkâm-ı şer’iyeye medar yaptıklarından, içtihadları arziyedir, hevesîdir, felsefîdir, semavî olamaz, şer’î değil. Halbuki semavat ve arzın Hâlıkının ahkâm-ı İlahiyesinde tasarruf ve ibadının ibadatına müdahale, o Hâlıkın izn-i manevîsi olmazsa; o tasarruf o müdahale merduddur…”2)Sözler, 482.[/box]

Dipnotlar   [ + ]

1.6/el-En’am, 162.
2.Sözler, 482.
tarihinde gönderildi.

Fıkıh Okumaları: Tasavvufu Neden Savunuyorsunuz?

Sana Dinden Sorarlar II - Ebubekir Sifil

Soru1)Sana Dinden Sorarlar II, Ebubekir Sifil, Rıhle Kitap, İstanbul, 2015, 431-433


[dropcap]B[/dropcap]en kendi halinde bir ilim talebesiyim. Dinimi Kurˈan ve Sünnet çizgisinde, sahabe tabiin ve etbau tabiin ve müçtehit âlimlerimizi takip ederek anlamaya çalışıyorum. Yazınızda şu ibare dikkatimi celbetti:

İslam dünyasını bir baştan bir başa saran ve özellikle gençleri köklerimizden koparıp hakikatsiz, ruhsuz, köksüz, kuru, kurgusal ve haşin bir selef söyleminin anaforuna savuran bu süreç hafızalarımıza ve köklerimize kastediyor. Çok tehlikeli bir gidiş bu! Adı anıldığında aklımıza hemen “şirk” çağrışımları eşliğinde “rabıta”, “istiğase”, “isti’ane”… meselelerinin gelmesi gibi, günümüzde yaygın olarak rastlanan kötü örnekler de, aradan geçen zaman içinde ve araya giren mesafe boyunca Tasavvuf’un hakikatinden ne kadar uzaklaştığımızı gösteriyor aslında…

Bugün maalesef tasavvuf deyince aklımıza bu üç unsurdan başka bir şey gelmiyor, gelemiyor. Rabıta, istiğase, istiane. Sizin Ehl-i tarikten farklı olarak, meselelere yaklaşmada müdellel2)Sözlük Anlamı: Kanıtlanmış, Kanıtlı. rihlekitap.com Editörü bir duruşunuz var.

Böyle olduğuna inanmasaydım bu mesajı göndermezdim zaten. Lakin ben müdellel bir vasfa haiz olan birinin günümüzdeki tarikat ve tasavvuf menhecini müdafaa etmesine anlam veremiyorum. Bunun için size bir kaç soru tevcih etmek istiyorum:

  1. Medhettiginiz tasavvuf camiasında en meşhur olan ölülerden yardım istemek fiili hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bu fiil ve bu fiil ile bütünleşmiş günümüz tasavvuf ve tarikatı, gençler olarak bizleri hangi kökümüze bağlamaktadır?
  2. Net olarak günümüzdeki selef hareketini nasıl değerlendiriyorsunuz? Yalnız şunu da hatırlatmakta fayda görüyorum; selef adı altında günümüzde birçok fırka belirmiştir. Bunların içinde hak olanı mevcud olduğu gibi batıl bid’atçi olanı da mevcuttur. Siz hangisini, neden şiddetle reddediyorsunuz?
  3. Size muhalif olsa da, şeriati samimiyetle istediğine inandığınız bir Müslümanla, bu hedef doğrultusunda hareket etmeyi düşünür müsünüz?

Cevap


      1. Günümüzde “Ehl-i Tasavvuf” denildiğinde aklınıza gelenler her kim ise, Tasavvuf’un onlardan ibaret olduğunu zannetmek ya da düşünmek büyük bir yanılgıdır. Din adına söz söyleme makamındaki insanların büyük ölçüde aramızdan çekilip gittiği bir zaman diliminde çürüme sadece Tasavvuf alanında değildir; İslamî ilimlerin hangisinde -kelimenin tam anlamıyla- “işin ehli” alim bulunduğunu söyleyebilirsiniz ki?! Bu durumda Ümmet’in köksüz olduğunu mu söylemeliyiz sizce?
      2. “Selef” adı altında faaliyet gösterenlerin tamamının aynı olduğunu söylemek doğru değildir. Benim reddettiklerim, Usul-esas bilmeyen, kendi meşreplerinden başka hak meşrep tanımayan “baltacı” taifesidir.
      3. “Şeriata samimiyetle inanmak” ifadesindeki icmal, tafsile muhtaçtır. Takdir edersizin ki, samimiyet “istikamet”in garantisi değildir. İstikamet’in garantisi Ehl-i Sünnet’tir.

Ebubekir Sifil hocanın Akaid Bilinci Sohbetleri dersinde değindiği “Sahih ve Bid’at Tasavvuf Anlayışı” konulu kısa bir kesit. Bu Kesitte;

  • Tarih içerisinde ve Günümüzde Bid’at Tasavvuf anlayışı var mıdır?
  • Sahih Tasavvuf anlayışı nasıldır?
  • Sahih Tasavvuf anlayışında Allah’a mekan ve sûret isnad etmek var mıdır?
    başlıklı sorulara cevap bulacaksınız.Sohbetin tamamı: http://youtu.be/tDOKl8trmQ4 3)rihlekitap.com Editörü

Vesselam.

Dipnotlar   [ + ]

1.Sana Dinden Sorarlar II, Ebubekir Sifil, Rıhle Kitap, İstanbul, 2015, 431-433
2.Sözlük Anlamı: Kanıtlanmış, Kanıtlı. rihlekitap.com Editörü
3.rihlekitap.com Editörü