tarihinde gönderildi.

Dergi Okumaları: “Hal” olarak Tasavvuf – Ebubekir Sifil

"Hal" olarak Tasavvuf - Ebubekir Sifil

Günlüğümüzde paylaştığımız okumalarımıza Dergi okumaları olarak devam ediyoruz. Dergi okumaları başlığında, günlüğümüzde RIHLE Dergisinden paylaşımlar yapacağız. Bugün yapacağımız paylaşım RIHLE Dergisi 14. Sayısı Tasavvuf -I sayısından dosya yazısı olan, Ebubekir Sifil hocanın kaleme aldığı “Hal” Olarak Tasavvuf yazısını paylaşıyoruz.

[dropcap]L[/dropcap]ugatte “yün giymek” anlamındaki Tasavvuf kelimesinin ıstılahî olarak pek çok tarifi yapılmıştır. Her sûfî, içinde bulunduğu hale ve döneme göre kendisine daha önemli gelen veya durumun icab ettirdiği noktalara ağırlık vererek Tasavvuf’u tarif etmiştir.

Hatta bu sebepten ötürü, aynı kişinin Tasavvuf’u birden fazla şekilde tarif ettiğini de görebilmekteyiz.

Ancak burada esas konuya geçmeden önce önemli bir hususun altını çizmek gerekir. Tasavvuf, alıştığımız manada bir “müsbet bilim” veya İslamî anlamda bir “zahirî ilim” değil de bir “hal ilmi”, bir “batınî-ruhî tecrübe” olduğu için, onu tanımanın en sağlam ve gerçekçi yolu, onu tanımlarda aramaktan ziyade fiilen yaşamaktan geçer. Bu söylediğimiz, Tasavvuf hakkında yapılan tanımların onu hiç yansıtmadığı anlamına elbette gelmemektedir. Fakat işin özünün bu olduğunu da hatırdan çıkarmamak durumundayız…

Konumuza dönecek olursak; Tasavvuf hakkında yapılan tariflerin ortak bir özelliği vardır. O da, hemen hepsinin, Kur’an-ı Kerim’den bir (yahut birkaç) ayete veya Resul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in hadis-i şeriflerinden birisine (yahut birkaçına) dayanıyor olmasıdır.

Örnek olarak burada bunlardan birkaçını zikredecek olursak;

Cüneyd-i Bağdâdî‘ye göre Tasavvuf, “Bütün varlık ile alakayı kesip, Allah (c.c.) ile beraber olmaktır.”

Onun bu tarifi, Kur’an-ı Kerim’deki şu ayetlerden ve benzerlerinden alınmış gibidir:

“Onlar, ne ticaret, ne de alış verişin, kendilerini Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” 1)24/en- Nûr, 37.

Rabbinin ismini zikret ve bütün varlığınla O’na yönel.” 2)73/el-Müzzemmil, 8.

Ma’rûf-u Kerhî‘ye göre Tasavvuf, “Hakikatleri esas almak, insanların sahip olduğu şeylerden ümit kesmektir. Fakr’ı nefsinde tahakkuk ettirememiş olan kimse, Tasavvuf’un hakikatine ulaşamaz.”

Tasavvuf büyüklerinden Şiblî, buradaki “Fakr”ı şöyle izah etmiştir: “Varlıklardan istiğna etme (onlara bağlanmama) halini, sadece Hakk’ı gaye edinmek sure­tiyle gerçekleştirmek.” 3)Tıpkı Tasavvuf gibi Fakr ve diğer Tasavvufî ıstılahlar da, yukarıda be­lirttiğimiz sebeplerden dolayı farklı şekil­lerde tarif edilmiştir.

RIHLE Dergisi - Sayı 14 - Dosya Konusu: Tasavvuf I
RIHLE Dergisi – Sayı 14 – Dosya Konusu: Tasavvuf I

Bu tarif de aşağıdaki ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden alınmış gibidir:

“Gerçek şu ki, insan, kendini kendine yeterli görerek azar.” 4) 96/el-Alak, 6-7. 

“(Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşmayan fakirler için olsun…” 5)2/el-Bakara, 273.

“Abdullah b. Mugaffel’den (r.a.) rivayet edildiğine göre bir adam Resulullah’a (s.a.v.), “Ya Resulallah! Vallahi ben seni seviyorum” dedi. Resul-i Ekrem ona, “Söylediğin söze dikkat et” buyurdu. Adam “Vallahi ben seni seviyorum” diye mukabele etti ve bunu üç kere tekrarladı. Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdu: “Eğer beni seviyorsan, fakra karşı bir zırh hazırla. Çünkü fakrın beni sevene doğru akması, selin, durak yerine doğru akmasından daha sür’atlidir.”6)et-Tirmizî, “Birr”, 24.

Zünnûn-i Mısrî; Ehl-i Tasavvuf’u şöyle tarif etmiştir: “Onlar öyle kimselerdir ki, Allah’ı her şeye tercih etmişlerdir; Allah da onları her şeye tercih etmiştir.”

Bu tarif,

“O, sizi seçti” 7)22/el-Hacc, 78. ayetinden alınmış gibidir. Zira Ca’fer-i Sâdık şöyle demiştir: “Sıdk, mücâhede demektir. Aynı zamanda Allah’ın, senin üzerine başkasını tercih etmediği gibi, senin de Allah üzerine başkasını tercih etmemendir. Zira Cenab-ı Hak, “O, sizi seçti” buyurmuştur.” 8) El-Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, 4/380.

Ruveym;, Tasavvuf’u, “Nefsi, Allah-u Teâlâ’nın muradına teslim etmektir” şeklinde tarif etmiştir. 9)Tasavvuf hakkındaki bu tarifler ve geniş bilgi için bkz. Kuşeyrî, Risâle, 138 vd; Sühreverdî, Avârifu’l-Ma’ârif, 53 vd.

Bu tarif,

“Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah’tan razı oldular.”10) 5/el-Mâide, 119. ayetinden ve benzeri ayetlerden alınmıştır.

Cüneyd-i Bağdâdî’ye “Rıza nedir” diye sorulduğunda, “İradeyi kaldırmaktır” diye cevap vermiştir. Kannâd, “Rıza, acılığına rağmen kalbin, kaza-i ilahî ile sükûnet bulmasıdır” demiştir. İbn Atâ da şöyle der: “Rıza, kalbin, Allah Teala’nın kul için olan kadîm iradesine nazar etmesidir. Çünkü kul, Allah’ın, kendisi için en efdal olanı seçtiğini bilir ve buna razı olarak kızmayı bırakır.” 11)Ebu Nasr es-Serrâc, el-Luma’, (Tercüme: Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz), s. 52.

Şüphesiz burada örnek olması kabilinden zikrettiğimiz tariflerden her biri, Tasavvuf’un bir veçhesini yansıtmaktadır. Belki Tasavvuf’u kâmil manada tarif edebilmek için, Ehl-i Tasavvuf tarafından yapılmış bu tariflerin her birini aynı anda ve bir bütün olarak doğru kabul etmek gerekir.

Şu halde Tasavvuf’u, “Kulun, Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) rızasını tek gaye edinerek hayatını Kur’an ve Sünnet‘in bildirdiği doğrultuda yönlendirmesi” olarak tarif etmek mümkündür.

RIHLE Dergisi 14.Sayı - Tasavvuf I
© Hasan Seraş

Hayatın böyle bir çizgide yaşanabilmesi için elbette Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) ve Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in önce bizden ne istediğini, sonra da bu isteğin nasıl yerine getirilebileceğini bilmemiz gerekir. Kur’an ve Sünnet neyi nasıl anlamlandırıyor ve neye ne kadar önem ve değer veriyorsa, imanında hassasiyet sahibi mü’minler bunları çok iyi bilmeli ve bunların her birini birer vazgeçilmez ilke olarak hayatına titizlikle intikal ettirmelidir.

Kulun, Kur’an ve Sünnet rehberliğinde tevbe ile başlayan iç arınma (nefis tezkiyesi) mücahedesi, İhlas, Takva ve Zühd esaslarına riayetle bir “hayat tarzı” haline gelecek ve bu yola girmiş olan kimse (sâlik), Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) rızasına ulaşabilmek için hayatının her anında nefsini kontrol altında tutabilmenin gayreti içinde olacaktır.

Cenab-ı Hak (c.c.) şöyle buyurur:

“Muhakkak Allah indinde en değerliniz, en çok takva sahibi olanlarınızdır.” 12)49/el-Hucurat, 13.

Yine şöyle buyurur:

“Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır. (Resulüm!) De ki: Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takva sahipleri için Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin) üstünde Allah’ın rızası vardır. Allah kullarını çok iyi görür.” 13)3/Âl-i İmrân, 14-15.

Yine şöyle buyurur:

“(İblis) dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlaslı kulların müstesna.” 14)15/el-Hicr, 39-40.

Yukarıda zikrettiğimiz üç ayet-i kerime, Takva, Zühd ve İhlas kavramlarının niçin önemli olduğunu vurgulayan ilahî fermanlardır ve Kur’an-ı Kerim’de bu üç hususun ne kadar önemli olduğunu belirten ayetler elbette bunlardan ibaret değildir. Bunları sadece birer örnek olarak zikrettik.

Bu demektir ki, mü’min bir kulun, günlük yaşan­tısında, ibadetlerinde ve kendisi dışındaki varlıklarla ilişkilerinde bu üç noktaya titizlikle riayet etmesi hayatî öneme sahiptir ve işte bunu sağlamak Tasavvuf’un en temel gayesidir.

Şüphesiz bunun yolu da, nefsi, kötü huy ve alışkanlıklardan (ahlak-ı zemime) arındırmak ve bunların yerine ilahî rızaya uygun alışkanlıkları (ahlak-ı hamide) ikame ederek olgunlaştırmaktan; kalbi, Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) nazar ve iltifat edeceği bir tecelligâh haline getirmek ve ilahî emir ve yasaklara en ince noktalarını gözeterek riayet etmeye çalışmaktan geçer.

Burada nefsin arındırılıp olgunlaştırılması ve kalbin temizlenmesi olarak ifade ettiğimiz iki faaliyet, günümüzde alabildiğine ihmal edildiğini üzülerek gördüğümüz hususlardır. Oysa Kur’an ve Sünnet‘e baktığımızda bunların zaruret derecesinde önemli görevler olduğunu görmekteyiz.

Cenab-ı Hak (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

“Gerçek şu ki, iyice temizlenen, Rabbinin adını anıp, O’na kulluk eden kimse şüphesiz kurtuluşa ermiştir.” 15)87/el-A’lâ, 14-15.

Aynı doğrultudaki bir diğer ayet-i kerimede de Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak kim nefsini tertemiz yaparsa kurtu­lur, kim de onu kötülüklere gömerse hüsrana uğrar.” 16)91/eş-Şems, 9-10.

İşte bu ayetlerde kurtuluşun şartı olarak belirtilen “temizlenme” veya “nefis temizliği”, Tasavvuf dilinde adına “nefis tezkiyesi” denen faaliyettir ve bu faaliyet, Tasavvuf’un gerçekleştirmeyi gaye edindiği en temel hususlardan birisidir.

Bir diğer ayet:

“O gün ne mal fayda verir, ne de evlat! Ancak Allah’a temiz bir kalp ile gelenler (kurtulur).” 17)26/eş-Şu’arâ, 88-89.

Bu ayet-i kerimede kulu ahirette kurtaracak olan bütün amel ve davranışların, neticede kalbin selametine bağlı olduğu ve kalp selameti kaybolduğu zaman ne malın, ne de evladın kişiye herhangi bir fayda vermeyeceği beyan buyurulmaktadır.

Burada anlatılan kalp, Allah Teala’ya ve O’nun emrine teslim olmuş kalptir. Bu kalpte Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) emirlerine muhalefetin eseri kalmaz. Zira bu öyle bir kapltir ki, masivadan sâlim olmuş (kurtulmuş)tur. Rabbinden başkasını murad etmez, Rabbinin emrettiklerinden başkasını işlemez. Onun tek gayesi Allah Teala’dır, O’nun emri ve şeriatıdır. Hiçbir şüphe bu kalp ile Allah Teala’nın emirleri arasına giremez.

Ebubekir Sifil - Hal Olarak Tasavvuf
Ebubekir Sifil – Hal Olarak Tasavvuf

Kalp böyle bir duruma geldiği zaman şirkten, günahlardan, bid’atlerden, batıl olan her şeyden arınmış, selamet bulmuş demektir. Böyle bir kalbe sahip olan kimsenin bütün ahvali, sözleri, amelleri, zevkleri, zahir ve batın bütün fiilleri Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in nuru ile selamet bulmuş demektir. 18)Bkz. İbnu’l-Kayyım, Miftâhu Dâri’s-Sa’âde, I, 1-42.

Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Bu ayet ve hadisler ile benzeri muhtevadaki nasslarda zikredilen “kalp selameti” nasıl sağlanacaktır?

Buna şöyle cevap vermek mümkündür:

Kalp selameti ancak kulun, nefsini her an muhasebeye tabi tutması ve gerek kalbin gerekse diğer azaların amellerinin devamlı surette murakabe altında bulundurulması ile mümkün olur. Bu murakabede Şer’î emir, yasak ve tavsiyeler esas alınacak ve bunlara uymayan şeyler terkedilerek bu suretle ameller ıslah edilecektir.

Azaların amellerini “Fıkh-ı Zahir” dediğimiz Fıkıh İlmi, kalbin amellerini ise “Fıkh-ı Batın” dediğimiz Tasavvuf İlmi şekillendirir, tanzim ve ıslah eder.

Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz‘in şu hadis-i şerifi, hem kalbin, hem de azaların amelleri hususunda, herhangi birisini diğeri uğruna ihmal etmeksizin aynı oranda hassasiyet göstermenin önemini oldukça çarpıcı biçimde dile getirmektedir:

“Muhakkak Allah Teala sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Fakat ancak sizin kalplerinize ve amellerinize bakar.” 19)Müslim ve İbn Mâce rivayet etmiştir. Bkz. el-Câmi’u’s-Sağîr, 2/277.

Bu yolda kulun hiçbir zaman hatırdan çıkarmaması gereken şey, Yüce Yaratıcı’nın kendisini her an görmekte ve yaptığı her işin amel defterine kaydedilmekte olduğu gerçeğidir.

“Elbette Rabbin, gözetleme yerindedir (her an kullarının yaptıklarını gözetlemektedir)” 20)89/el-Fecr, 14.

Yine bu yolun yolcusu, Cenab-ı Hakk’ın (c.c.), kendisine kendisinden bile yakın olduğu, kalbinden geçirdiği en küçük bir düşünceyi dahi hakkıyla bildiği gerçeğinin şuuruyla hareket edecektir.

“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona fısıldadıklarını da biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız” 21)50/Kaf, 16. ayetini her an benliğinde hissederek, atacağı her adımda ve yapacağı her işte ilahî murakabe altında olduğunun farkına varmak, Tasavvuf’un insanda oluşturmayı hedeflediği şuur halinin bizzat kendisidir.

Nerede ve ne halde olursa olsun kendisini Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) her an görmekte olduğunu ve her an kendisiyle beraber bulunduğunu bilmek, kişiyi yasaklara ve kötülüklere dalmaktan uzak tutan en önemli noktadır.

Cenab-ı Hak (c.c.) şöyle buyuruyor:

“Her nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir.” 22)57/el-Hadid, 4.

Bir mü’minin, yaptığı her işte ve attığı her adımda Rabbinin kendisi ile beraber bulunduğunun ve kendisini her an görmekte olduğunun şuuruna varması, kalp selameti ve ruh inkişafı bakımından varılabilecek en üstün noktadır ki, Tasavvuf’un insana kazandırmayı hedeflediği ruh disiplini ve “hal” de işte budur!

Hayatını böyle bir şuur seviyesinde yaşamayı başarabilmiş insan, ilahî rızaya nail olma bahtiyarlığına ermiş, Kur’an ve Sünnet’in arzuladığı gerçek “insan” olma vasfını hakkıyla elde etmiş demektir.

Bu “hal”in, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafın­dan “İhsan” olarak ifade buyurulduğunu görüyoruz.

“Cibrîl Hadisi” diye bilinen ünlü hadiste Peygamber Efendimiz (s.a.v.), İman ve İslam’ı tarif ettikten sonra Cibrîl’in (a.s.),

“İhsan nedir?” şeklindeki sorusuna şöyle cevap vermiştir:

“İhsan, Allah’a, O’nu görüyormuşçasına ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu göremiyorsan da, muhakkak O seni görüyor.” 23)Bu hadisi Buhârî, Müslim, Nesâî, İbn-i Mâce Ahmed b. Hanbel, Bezzâr, Ebû Avâne ve daha başkaları, Hz. Ömer, Ebû Hureyre ve başka bazı sa­habîlerden rivayet etmişlerdir. Bkz. Suyûtî, el-Câmi’u’s-Sağîr, (Münâvî’nin Feyzu’l-Kadîr‘i ile birlikte), 3/171; Hatîb Tebrîzî, Mişkât, (Aliyyü’l-Kaarî’nin, Mirkât‘ı ile birlikte), 1/108 vd.

Yukarıda “Takva”, “İhlas” ve “Zühd” olarak üç madde halinde zikrettiğimiz hususları bire indirmek ve bunları “Takva” kelimesinin bünyesinde toplamak da mümkündür. Zira hakkıyla riayet edildiği zaman Takva, hem diğer iki noktayı, hem de Tasavvufî literatürdeki diğer ıstılahları bünyesinde toplayan bir ıstılah olarak manalandırılabilir. Bu da insanı “ihsan” makamına ulaştıran yegâne yoldur.

Takva, İhlas ve Zühd
“Takva”, “İhlas” ve “Zühd” olarak üç madde halinde zikrettiğimiz hususları bire indirmek ve bunları “Takva” kelimesinin bünyesinde toplamak da mümkündür. Zira hakkıyla riayet edildiği zaman Takva, hem diğer iki noktayı, hem de Tasavvufî literatürdeki diğer ıstılahları bünyesinde toplayan bir ıstılah olarak manalandırılabilir. Bu da insanı “ihsan” makamına ulaştıran yegâne yoldur. [Görsel: rihlekitap.com editörü]

Kişi ihsan makamına ulaştığı zaman, her türlü ibadetinde ve halinde Allah Teala’yı yanında hissedecek, O’nu görüyormuşçasına O’ndan çekinecek ve ma’siyetten kaçınıp, masivayı terk edecektir. Çünkü kişinin, her anında Cenab-ı Hakk’ı yanında hissetmesi, O’ndan başka her şeyden yüz çevirmesine sebep olur. Bütün varlığıyla O’na yönelen kul, giderek “müşahede” makamına ulaşır. Bu makama ulaşan kul, yaptığı her amelinde kalbiyle Allah Teala’yı, O’nun kudret ve azametini, tekliğini, noksan sıfatlardan münezzeh olup kemal sıfatlarıyla muttasıf bulunduğunu müşahede eder. Bu makam, kalbin iman nuru ile nurlandığı, basiret gözünün açıldığı ve giderek gaybın o kimseye ayan olduğu bir makamdır ve bu makam, yukarıda zikrettiğimiz hadis-i şerifte işaret buyurulan “ihsan” makamıdır. 24)Bu ifadeler Hanbelî mezhebine mensup meşhur âlim İbn Receb’e aittir. Bkz. Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem, 34.

Pek çok Tasavvuf büyüğünün belirttiği gibi, Tasavvuf, kuru izahlar, sun’î ihtilaflar ve na­zarî bilgiler değil, bizzat yaşanarak ta­hakkuk ettirilen ve tadılan bir “hal”dir.

Bunu söylemekle, zahirî ve nazarî bilgilerin önemsizliğini anlatmak istemiyoruz. Tabii ki bunlar da ihmal edilemez ve küçümsenemez bir öneme sahiptir. Ancak özellikle günümüzde dikkatlerden kaçmayan nokta, İslamî emir ve yasakların adeta yalnızca zahirî ve şeklî olarak yerine getirilmesiyle yetinilebileceği şeklinde hatalı bir anlayışın zihinlerde yerleşmekte olduğudur.

Bir örnek verecek olursak:

Namazlarını aksatmadan kılma gayretinde olan pek çok kimse, namazın şeklî unsurlarını yerine getirdiği zaman, bu ibadeti Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) muradına uygun olarak eda ettiği kanaatini taşır.

Oysa,

“Namazlarında huşu içinde olan mü’minler, onlar kurtuluşa ermiştir.”25)23/el-Mü’minûn, 1-2. ayeti, namazda huşu içinde olmanın, kurtuluşa eren mü’minlerin temel bir özelliği olduğunu net olarak bildirmektedir. O halde kurtuluşa eren mü’minlerden olabilmek için, (namazda riayet edilmesi gereken diğer hususlar yanında) namazı huşu içinde eda etmek de kaçınılmaz bir borç olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bir başka örnek daha verecek olursak;

“Mü’minler ancak, Allah zikredildiği zaman kalpleri titreyen… kimselerdir.” 26) 8/el-Enfal, 2. Ayrıca bkz. 22/el-Hac, 35.

Bu ayette mü’minlerin temel özelliklerinden biri daha zikredilmektedir. Şu halde “Amentü esasları” dediğimiz ilkelere inandığını kuru kuruya söylemek yeterli olmayacaktır. Bir kimsenin, bu esaslara Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) hoşnut olduğu tarzda inandığını söyleyebilmesi için, bu ayette belirtilen “hal”e ulaşması da bir mecburiyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Allah’a iman şuuru, Allah Teala (c.c.) zikredildiği zaman kalbi titreme alıyorsa, bedeni bir ürperti sarıyorsa, ancak o zaman gerçek anlamına kavuşmuş olacaktır.

İşte Tasavvuf, bu örneklerde ortaya koymaya çalıştığımız ve daha pek çok ayet ve hadiste başka veçheleri zikredilen “hal”in bir bütün olarak insan hayatında tahakkuk etmesini hedefleyen bir disiplindir.

(Ebubekir Sifil Hoca yapmış olduğu Riyâzu's-Sâlihîn #HadisDersi'nde Cibrîl Hadis-i Şerifini müstakil ders olarak işledi. Bu dersi dinlemek için tıklayabilirsiniz. Eğer izlemek istiyorsanız adres: http://youtu.be/DxtPf-Xc_Pk  Editör)

Dipnotlar   [ + ]

1.24/en- Nûr, 37.
2.73/el-Müzzemmil, 8.
3.Tıpkı Tasavvuf gibi Fakr ve diğer Tasavvufî ıstılahlar da, yukarıda be­lirttiğimiz sebeplerden dolayı farklı şekil­lerde tarif edilmiştir.
4. 96/el-Alak, 6-7. 
5.2/el-Bakara, 273.
6.et-Tirmizî, “Birr”, 24.
7.22/el-Hacc, 78.
8. El-Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, 4/380.
9.Tasavvuf hakkındaki bu tarifler ve geniş bilgi için bkz. Kuşeyrî, Risâle, 138 vd; Sühreverdî, Avârifu’l-Ma’ârif, 53 vd.
10. 5/el-Mâide, 119.
11.Ebu Nasr es-Serrâc, el-Luma’, (Tercüme: Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz), s. 52.
12.49/el-Hucurat, 13.
13.3/Âl-i İmrân, 14-15.
14.15/el-Hicr, 39-40.
15.87/el-A’lâ, 14-15.
16.91/eş-Şems, 9-10.
17.26/eş-Şu’arâ, 88-89.
18.Bkz. İbnu’l-Kayyım, Miftâhu Dâri’s-Sa’âde, I, 1-42.
19.Müslim ve İbn Mâce rivayet etmiştir. Bkz. el-Câmi’u’s-Sağîr, 2/277.
20.89/el-Fecr, 14.
21.50/Kaf, 16.
22.57/el-Hadid, 4.
23.Bu hadisi Buhârî, Müslim, Nesâî, İbn-i Mâce Ahmed b. Hanbel, Bezzâr, Ebû Avâne ve daha başkaları, Hz. Ömer, Ebû Hureyre ve başka bazı sa­habîlerden rivayet etmişlerdir. Bkz. Suyûtî, el-Câmi’u’s-Sağîr, (Münâvî’nin Feyzu’l-Kadîr‘i ile birlikte), 3/171; Hatîb Tebrîzî, Mişkât, (Aliyyü’l-Kaarî’nin, Mirkât‘ı ile birlikte), 1/108 vd.
24.Bu ifadeler Hanbelî mezhebine mensup meşhur âlim İbn Receb’e aittir. Bkz. Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem, 34.
25.23/el-Mü’minûn, 1-2.
26. 8/el-Enfal, 2. Ayrıca bkz. 22/el-Hac, 35.
tarihinde gönderildi.

Tasavvuf Ne Demektir, Kaynağı Nedir? – Orhan Çeker

[dropcap]H[/dropcap]er şeyden önce Tasavvufî hayatın tanımını yapacak olursak deriz ki bildiğimiz kadarı ile sûfilerde olduğu gibi Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’ın Sünnetini en ince ayrıntısına varıncaya kadar yaşamaya gayret eden bir anlayışın ve bu hareketin adı olup bunun failine sûfi denir. Bunu felsefi düşünce ya da yabancı bir düşünce olarak algılamak çok garip bir yanlışlıktır.1)Tasavvufî Meselelere Fıkhî Bakış, Sayfa13-18, Orhan Çeker, RIHLE Kitap, İstanbul 2012

Bunu nefsine ağır gelmesi sebebi ile iddia ediyorlar diyebiliyoruz. Öncelikle şuradan başlayayım: Bizim hadîsler arasında Cibrîl Hadîsi dediğimiz bir hadîs-i şerif var. Bize bu hadîs-i şerifi Hz. Ömer naklediyor: Diyor ki (mealen); Bir gün Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm ile bir grup sahabe oturup sohbet ediyorken yanımıza birden bir yabancı geliverdi. Bu yabancıyı hiç birimiz tanımıyorduk. Uzaktan geldiği belli ama üzerinde yolculuktan yana hiç bir iz, eser yok. Yolcu olan kişi üzerinde bir yorgunluk, o günkü şartlarla toz toprak vs. olur. Yorgun olur, aç olur. Ama onun üzerinde en ufak böyle bir iz yok. Elbisesi tertemiz, bir yabancı, uzaktan gelmiş, hiç birimiz tanımıyoruz. Üzerinde yolculuğa dair bir alamet yok. Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’a dizleri değecek şekilde diz dize oturdu. Ellerini dizlerinin üzerine koydu ve Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s Selâm’a sorular sormaya başladı.
5 tane soru sordu. Birisi “İman nedir?” Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm bizim “İmanın şartları 6’dır” diyoruz ya, onları sayarak “İman budur”, diyor. Cevabı aldıktan sonra o yabancı “Sadakte”, yani “doğru söyledin” diyor. Hz. Ömer: “Biz hayret ettik”, diyor.

Aslında Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’a edeben soru sorulmaz. O soru soracak olursa da “Allahu ve Resûluhu a’lem” yani “Allah ve Resûlu daha iyi bilir deriz” edeben. Bu yabancı hem soru soruyor hem de sonunda tasdik ediyor. Biz hayret ettik.

2. Soruİslam nedir?” Bizim islamın 5 şartı olarak saydığımız şeyleri sayarak Resûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellemİslam budur”, diye cevap veriyor. O yabancı “sadakte” diyor, yani “doğru söyledin” diyor. Biz yine hayret ettik. Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm hiç istifini bozmadan cevap vermeye devam ediyor.

Prof. Dr. Orhan Çeker
Prof. Dr. Orhan Çeker

Ondan sonra 3. soruİhsan nedir?Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm ihsanı şöyle tarif ediyor. “Senin, Allah’ı görüyormuş gibi ona ibadet etmendir. Her ne kadar sen onu görmüyorsan da o seni görüyor” Yani ihsan, insanın her nerede olursa olsun Allah’ın kendisini gördüğünü bilerek, Allah’ın kendisini gördüğü şuurunda olarak hal ve hareketini ona göre düzenlemesidir” anlamında bir cevap.

4. SoruYa RasulAllah kıyamet ne zaman kopacaktır?” Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm buna bilmediği şeklinde cevap veriyor. Yani “soru sorulan kişi, soruyu sorandan daha iyi bilmez,” diye cevabını veriyor.

5. SoruÖyle ise Ya RasulAllah kıyametin alametleri nedir?Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm 2-3 tane alamet söylüyor. Ve alametleri işte budur, diyor. Ondan sonra o yabancı birden kayboluveriyor. Hz. Ömer diyor ki, gözden kayboluverdi. Bir süre sonra Resûlullah Aleyhi’s- Salâtu ve’s-Selâm benim hayretimi görmüş olmalı ki, sordu. “Bu gelen kimdi biliyor musunuz?” Biz , “Allahu ve Resûluhu a’lem”, yani “Allah ve Resülü daha iyi bilir”, dedik. Cevabı Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm kendisi veriyor. “Bu Cebrail idi. Size dininizi öğretmek için gelmişti” Onun için bu rivayete, Cibrîl yani -Cebrail Hadîsi- denilmektedir. İşte bu hadîs İslamî hükümlerin bize tasnifini veriyor. Bu beş sorudan ilk üçü dünyada bizim yapacağımız şeylerle ilgilidir. Son ikisi de Ahiret ile ilgilidir. Bundan ayrıca biz şunu anlıyoruz: İlk üçünü hakkıyla yerine getirenler, Ahirete hazırdırlar ve ölümü hoş geldin, safa geldin diye karşılayabilirler. Artık bu üçünü yerine getirenler dünyadaki işlerini tamamlamıştır, demektir.

(Ebubekir Sifil Hoca yapmış olduğu Riyâzu's-Sâlihîn #HadisDersi'nde Cibrîl Hadis-i Şerifini müstakil ders olarak işledi. Bu dersi dinlemek için tıklayabilirsiniz. Eğer izlemek istiyorsanız adres: http://youtu.be/DxtPf-Xc_Pk  Editör)

Ahiretlik bir insan olmuştur yani. Bunların ilk üçü ne öyleyse? İman, İslam ve İhsan… Biz de gerçekten İslami hükümleri buna göre tasnif ederiz. 3 gruba ayrılır, deriz. Birisi İmani hükümler yani inanca dair itikadi hükümler, 2. Amelî hükümler, ne yapacağımıza ya da ne yapmayacağımıza dair hükümler. Mesela meleklere iman etmek ya da ahirete iman etmek 1. gruptandır. Namaz kılmak, abdest almak 2. gruptandır. Yani 1.’sinde neye inanman gerekir, neyi inkâr etmen gerekir. 2.’sinde de neyi yapman gerekir, nelerden uzak durman gerekir. Yani inançla birlikte bedenen yapacağımız şeyler, 3.’sü ise iç dünyanın terbiyesi ile ilgilidir ki, ruh terbiyesi, nefis terbiyesi ya da nefis tezkiyesi dediğimiz şeydir.

İman, İslam ve İhsan… Biz de gerçekten İslami hükümleri buna göre tasnif ederiz. - Orhan Çeker. Hazırlayan: Editör
İman, İslam ve İhsan… Biz de gerçekten İslami hükümleri buna göre tasnif ederiz. – Orhan Çeker. Hazırlayan: Editör

 

Soru: Yani aslında hepsi birbirini tamamlıyor.

Prof. Dr. Orhan Çeker: Evet birbirini tamamlıyor. Şimdi bunlardan 1. olmazsa yani iman kısmı olmazsa, o insan müslüman değildir. Ve o şekilde ölüp giderse Kur’ânı Kerîmin ifadesiyle ebediyyen cehennemliktir. Artık bu kişinin cehennemden kurtulup cennete girmesi mümkün değildir. Tabiatiyle bunların da kendine göre şartları ve adabı var. İman eden kişi Peygamberimiz’in tâlim ettirdiği gibi iman edecek. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de diyor ki (Bakara:137),

فَإِنْ آمَنُواْ بِمِثْلِ مَآ آمَنْتُمْ بِهِ فَقَدِ اهْتَدَو اْ

“Onlar, sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse doğru yola gelmiş olurlar”

Soru: Bu kesin bir ifade değil mi?
Prof. Dr. Orhan Çeker: Kesin. Daha çok ayet var bu konuda. Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm dâhil bütün Peygamberlere inanacak. Kur’ân-ı Kerîm dâhil bütün kitaplara inanacak. Yani o zaman Peygamberimizin getirdiği iman esasları gibi iman edecek demek ki. Bir de bu imana göre bir amel, bir eylem ortaya koyacak. İşte bu ameller, eylemler sistemini biz Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’dan öğreniyoruz. Ve Peygamberimizin ortaya koyduğu bu davranış biçimine biz toplu olarak “Sünnet” diyoruz. Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’ın sünneti yani yaşantı biçimi. İşte 2. grup, bu hükümleri ifade ediyor. 

3. grup İhsan. Bu, nefis tezkiyesi, ruh terbiyesi ile ilgili hükümlerdir ki bu üçü insan-ı kâmil mertebesine çıkaran hükümlerdir. Diyelim ki 1. olur da 2. olmazsa her zaman sönmekle karşı karşıya olan çıplak bir iman demek olur. 1. olur da amel ve dolayısıyla ruh terbiyesi olmazsa, bunu şuna benzetmişler: Fanusu olmayan, etrafında cam muhafazası olmayan bir muma, bir lambaya benzer. Nasıl ki herhangi bir rüzgârın bunu söndürmesi çok kolay ise, amelle desteklenmeyen iman da her zaman yok olmakla karşı karşıyadır. Dolayısıyla kişi 1.’ye iman edecek. 2. grubu da yapacak. 2.’yi yaptığı zaman tamam, muttaki bir müslüman’dır denebilir kendisine ama eksiktir.

Bir de ruhunu terbiye etmesi gerekir. Bunu biz bütün İslami hükümlerde görürüz. Namazda da görürüz, zekâtta da görürüz, hacda da görürüz, kurbanda vs.’de de görürüz. Dolayısıyla tasavvuf ya da ruh terbiyesi Cibrîl Hadîsindeki bu soru ve cevabına dayanmaktadır. Bunlardan 1. grupla ilgili mezhebler ortaya çıkmış. Mesela Maturidîlik, Eş’ârilik. Ehl-i Sünnet vs. dediğimiz mezhebler ortaya çıkmış. 2.’siyle ilgili olarak da mezhebler ortaya çıkmış. Hanefî, Şafiî vs… Mezheb kelimesi, yol demektir, onu da unutmayalım. Gidilecek olan yol anlamındadır. Üçüncüsü ile ilgili de mezheb ortaya çıkmış. O da yine yol anlamında ama ona mezheb denmemiş de tarik/tarikat denilmiştir ki o da zaten yol demektir…

Ve Peygamberimizin ortaya koyduğu bu davranış biçimine biz toplu olarak “Sünnet” diyoruz. Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’ın sünneti yani yaşantı biçimi. İşte 2. grup, bu hükümleri ifade ediyor.  - Orhan Çeker. Görsel: RIHLE Kitap
Ve Peygamberimizin ortaya koyduğu bu davranış biçimine biz toplu olarak “Sünnet” diyoruz. Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’ın sünneti yani yaşantı biçimi. İşte 2. grup, bu hükümleri ifade ediyor. – Orhan Çeker. Görsel: RIHLE Kitap

Soru: Tarikat kelimesi de takip edilen bir yol demek…

Prof. Dr. Orhan Çeker: Evet, o da yol demektir. Demek oluyor ki üç grup hükümle ilgili olarak ulemamız müslümanlara konsantre/hazır ve doğru bilgiyi en kısa zamanda takdim etmek için ekoller halinde onu işlemişler. İşte her üç grupta da oluşan bu ekollere mezheb ya da tarik/tarikat denilmiştir ki mezhebi de biraz îzah etmemiz gerekir. Aslında kimilerinin iddia ettiği gibi mezheb bid’at yani sonradan türedi şeyler değildir. Onu anlatalım inşAllah.

Mezhebin bid’at yani din dışı hatta din düşmanlığı gibi birşey olması mümkün değil. Mezhebler müslüman’a İslam dinini en kısa yoldan hangi suretle nasıl iletebiliriz doğrultusunda gayret göstermişler ve İslam şudur, şudur, şudur diye maddelemişlerdir. Mezheb işte bu hazır bilgiyi takdim etmiştir.

[tweetmeme style=”compact” source=”RihleKitap”][/tweetmeme][fbshare type=”button” width=”100″] [/fbshare][google_plusone size=”standard” annotation=”bubble” language=”Turkish”] [/google_plusone]

Dipnotlar   [ + ]

1.Tasavvufî Meselelere Fıkhî Bakış, Sayfa13-18, Orhan Çeker, RIHLE Kitap, İstanbul 2012