tarihinde gönderildi.

Fıkhî İhtilafların Kaynağı – Beyânuni

Fıkhî ihtilaf olgusu iki esasa dayanır: 1. Şer’î nassların farklı anlaşılmaya ihtimalli yapısı. 2. Anlayış ve değerlendirme tarzlarının farklılığı.

[ayraç]‘ta bugün sizlere Merhum Ebu’l-Feth el-Beyânuni‘nin Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilaflar isimli kitabından iktibâs yapıyoruz. Bu iktibâsta Fıkhî İhtilaflar‘ın kaynağını göreceksiniz. Merhum el-Beyânuni, eserinde Asr-ı Saadetten yaşanmış örnekler ve ayet-i kerimeler ile Fıkhî İhtilaflar‘a değiniyor. 1)Ebu’l-Feth el-Beyânuni, Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilaflar, Çeviren: Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 23-32

[ayraç] | kitaba biraz mola… 

Fıkhî hükümlerdeki ihtilaf, Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlayan “ahkâmda ictihad“ olgusundan kaynaklanmaktadır. O dönemde içtihadın çok yaygın olmaması, Hz. Peygamber (s.a.v) ’e inmekte olan vahyin insanları ictihaddan müstağni kılmasıydı.

Hz. Peygamber (s.a.v)  vefat ettikten sonra Sahabe‘nin (Allah onlardan razı olsun) çeşitli merkezlere dağılmasıyla birlikte ictihad dairesi de genişlemeye başladı.

Vahyin kesilmesi ve Sahabe‘nin çeşitli yerlere dağılmasıyla şer’î hükümlerde ihtilafın çerçevesinin genişlemesi tabiidir. Zira fıkhî ihtilaf olgusu iki esasa dayanır:[ordered_list style=”decimal”]

Şer’î nassların farklı anlaşılmaya ihtimalli yapısı.

Anlayış ve değerlendirme tarzlarının farklılığı.

[/ordered_list]

Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilaflar- Ebu'l Feth el-Beyanûni  Çeviren: Ebubekir Sifil
Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilaflar- Ebu’l Feth el-Beyanûni Çeviren: Ebubekir Sifil

Allah Teala’nın şer’î meselelerde hikmeti, Kur’an ve Sünnet naslarının pek çoğunun birden fazla şekilde anlaşılmaya ihtimalli olmasını iktiza etmiştir. Kur’an-ı Kerim apaçık Arap diliyle inmiştir ve Arap dilinde lafızların ihtimalli yapısı herkes tarafından bilinen ve ikrar edilen bir husustur ki, Arap dili bu yapısıyla diğer dillerden ayrılır.

Tıpkı bunun gibi Allah Teala’nın yaratışındaki hikmet de insanların akıl ve idrak bakımından farklı farklı olmasını iktiza etmiştir. Bu sayede varlık kemal bulur, insanların ilim ve akıl bakımından birbirlerinden temayüz etmesi ve birbirleriyle yarışması mümkün olur.

Akıl sahibi hiç kimse, bu iki temel hakikatin kaçınılmaz olarak görüş ve hükümde ihtilafa yol açacağından ve bunun kesin, bedihî bir netice olarak oraya çıkacağından şüphe etmez.

Şimdi şu açık matematik denkleme bakalım:[ordered_list style=”decimal”]

İhtimalli nasslar + Farklı anlayış tarzları ve aklî kapasiteler = İhtilaf.

Kat’î nasslar + Bir tek anlayış tarzı ve aklî kapasite = Tek görüş.[/ordered_list]

Mezhep ve görüşleri birleştirmeye çağırma fikri muhtemelen bu iki temel hakikatten ve bu iki bedihî gerçekten gafil olma halinin doğurduğu bir sonuçtur. Görünüşte –nefislere hoş gelen– “vahdet/birlik” ve “tek görüş etrafında buluşma ve ittifak” adına hareket ediliyor olması da bu fikrin bazı kesimler tarafından benimsenmesini mümkün kılmaktadır. Ancak heyhat, heyhat!!!

[box type=”info” size=”large” style=”rounded”]Allah Teala’nın mahlukatta cari kıldığı hikmeti bu insanlar göremiyor. Allah Teala dileseydi bütün insanları, düşünce ve anlayışta bir tek ümmet yapar, Kitab‘ı da icmal ve ihtimale yer vermeyen (tümüyle) mübeyyen ve müfesser bir tarzda indirirdi![/box]

Allah Teala, kullarının kendisine ibadet ettiği bu dinin hükümleri konusunda anlayış ve görüşleri birleştirmeyi dilese, bir yandan şer’î nassların yapısını değiştirir, diğer yandan da tek hüküm üzere ittifak etsinler diye insanların anlayış tarzlarını teke indirirdi.

Örnek olarak 2/el-Bakara suresindeki şu ayeti ele alalım: Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç “kur’” beklerler.”2)2/el-Bakara, 228.

Buna mukabil, aynı surede bu ayetten hemen iki ayet önce, Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler için dört “ay” bekleme süresi vardır3)2/el-Bakara, 226. buyurulmaktadır.

Allah Teala, ilk ayette “üç kur’” buyurduğu halde, diğer ayette “dört ay” buyurmuştur. Yine ilk ayette bekleme süresi “üç”lü, rakamla, ikinci ayette ise “dört”lü rakamla ifade buyurulmuştur. Bu rakamlar kat’î olup bilinen rakamlardır ve birden fazla anlama gelmezler.

Bu durumu, ilk ayette geçen  “üç kur’” ile ikinci ayette geçen “dört ay” ifadesinin oluşturduğu manzara ile karşılaştırdığımızda şunu görüyoruz: İlk ayetteki “kur’” kelimesi, Arap dilinde birden fazla anlama gelmektedir.  Buna mukabil ikinci ayette geçen “ay” kelimesi kat’îdir, birden fazla anlam ifade etmez.

Ebû Amr b. el-Alâ’

4)Ebû Amr Zebbân b. el-Alâ’. Doğum yılı konusunda 55, 65, 68, 70 tarihleri zikredilmektedir. 7 kıraat imamından biridir. Mekke, Medine, Kûfe, Basra gibi merkezlerde ilim tahsili için bulunmuştur. 7 imam içinde en fazla hocadan ders almış olan odur.

Sahabe‘den Enes b. Mâlik, Tabiun‘dan el-Hasenu’l-Basrî, Sa’îd b. Cübeyr, Âsım b. Ebi’n-Necûd, Atâ b. Ebî Rabâh, İkrime, Mücâhid gibi meşhurlardan ilim almıştır. Bilhassa Nahiv ve Kıraat ilimlerinde temayüz etmiştir. Ebû Ubeyde Ma’mer b. el-Müsennâ, el-Asma’î, Sîbeveyh gibi Arap dili otoritelerinin hocasıdır. Biyografisini zikredenler, kıraat, şiir, Arap dili ve tarih konusunda emsalsiz olduğunu söyler.

Hadis tenkitçileri ise kıraatte hüccet olmasının yanında, rivayetlerinde de sika (güvenilir) olduğunu vurgular. 154/770 yılında Kûfe’de vefat etmiştir. Bkz. Yâkût el-Hamevî, Mu’cemu’l-Üdebâ, III, 1316 vd.; el-Mizzî, Tehzîbu’l-Kemâl, XXXIV, 120 vd.; ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, VI, 407. (Çev.)şöyle demiştir: “Kimi Arap kabileleri hayız dönemine kur’ derken, kimileri bu kelimeyi iki hayız arasındaki temizlik dönemini ifade için kullanır. Bir kısmı hem hayız, hem de temizlik süresine birlikte kur’ der.5)el-Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân, III, 113.

Ebû Bekr Ahmed b. Ali er-Râzî el-Cassâs der ki: “Selef‘in ittifakı sebebiyle “akrâ’” kelimesinin iki hususu, “hayız” ve “temizlik” dönemlerini anlatmak üzere kullanılması neticesi hasıl olmuştur.

Bu meselenin iki veçhesi vardır.

“1. Bu kelime birden fazla anlama ihtimalli olmasaydı Selef onu iki anlama gelecek şekilde tevil etmezdi. Onlar lügate, isimlerin anlamlarının bilgisine ve ibarelerden elde edilen manalara vakıf idiler. Onlardan bir kısmının bu kelimeyi “hayız”, bir kısmının “temizlik” olarak tevil etmiş olmasından anlıyoruz ki bu kelime her iki durumu anlatmak üzere de kullanılabilir.

“2. Bu, onlar arasında yaygın ve bilinen bir ihtilaftı ve onlardan hiç biri, bu hususta karşıt görüşü benimsemiş olan muhalifini herhangi bir şekilde kınamamıştı. Tam aksine tarafların her biri, muhalifinin muhalif görüşü benimsemesini normal karşılamıştı.

“İşte bu durum, söz konusu kelimenin iki anlama da ihtimalli bulunduğunu ve meselenin ictihadî olduğunu gösterir…”6)el-Cassâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, I, 430.

İmdi, 2/el-Bakara suresinin 228. ayet-i kerimesinde geçen “üç kur’” ifadesinin anlaşılmasında görüşlerin farklılaşması ve aynı surenin 226. ayet-i kerimesinde geçen “dört ay” ifadesinin anlaşılmasında ittifak edilmesi tabii değil midir?

Bu hususta İmam el-Kurtubî şunları söyler: “Ulema “akrâ’”7)“Kur’” kelimesinin çoğuludur. Bu kelime “kar’” diye de okunur. (Çev.) kelimesinin anlamında ihtilaf etmiştir. Kûfeliler “O hayızdır” demişlerdir ki, Hz. Ömer, Hz. Ali, İbn Mes’ûd, Ebû Musa, Mücâhid, Katâde, ed-Dahhâk, İkrime ve es-Süddî‘nin görüşü de bu doğrultudadır.

“Hicazlılar ise “O, temizlik süresidir” demiştir. Bu da Hz. Aişe, İbn Ömer, Zeyd b. Sâbit, ez-Zührî, Ebân b. Osman ve eş-Şâfi’î‘nin benimsediği görüştür.”8)el-Kurtubî, A.g.e., III, 113.

Eğer Allah Teala bu meselede görüşlerin birleşmesini murad etseydi, 226. ayette “dört ay” buyurduğu gibi, 228. ayette de “dört hayız süresi” veya “dört temizlik süresi” buyururdu! Birden fazla anlama gelen bütün şer’î nasslar buna kıyas edilebilir…

Allah Teala’nın böyle murad etmiş olmasındaki hikmeti teyid eden hususlardan birisi de, şer’î nassların çoğunluğunun delaletinin zannî oluşudur. Allah Teala bununla sanki bir yandan görüşlerin ve anlayışların çeşitlenmesiyle insanlara kolaylık dilemiş, diğer yandan da akılların önünde geniş bir alan açmıştır ki insanlar Kelamullah’tan ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in sözlerinden
istinbatta bulunsun ve çıkarılan hükümlerle (farklı tarzlarda) amel etsin!

Muhakkık alimler muhtelif bağlamlarda bu hikmetlere işaret etmiştir. İmam ez-Zerkeşî‘nin aşağıdaki sözleri bu kabildendir:

“Bil ki Allah Teala, bütün şer’î hükümler için kat’î deliller tayin buyurmuş değildir. Aksine, şer’î delilleri(n bir kısmını) kasden zannî kılmıştır ki, mükelleflere genişlik olsun. Böylece mükellefler, delilin kat’î olması sebebiyle bir tek mezhebe bağlı olmak gibi bir durumda kalmamışlardır…”9)el-Mahlâvî, Teshîlu’l-Vusûl, 240.

Fıkhî hükümlerdeki ihtilafların ilk ortaya çıkışının Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında olsun, O’ndan sonra olsun Sahabe (Allah hepsinden razı olsun) asrına kadar gittiği vakıasını teyit eden birkaç pratik misal zikredelim:

2.1. Sahabe‘nin, Benu Kureyza‘ya giderken yolda vakti giren namazı kılmanın hükmü konusundaki ihtilafı:

İmam el-Buhârî, Sahîh‘inde İbn Ömer (r.a)’in şöyle dediğini rivayet eder: “Ahzab günü

10)

Bu tabir, hicretin 5. yılında vuku bulan Hendek savaşı sürecini anlatır. Gatafan ve Kureyş, kendilerine destek veren başka kabilelerin de katılımıyla Medine‘ye kalabalık bir ordu halinde saldırdığı için “Ahzab” (hizipler, gruplar) adıyla da anılır. Bu savaşta Benu Kureyza, Hz. Peygamber (s.a.v)’le yaptığı anlaşmayı bozup müşriklere yardım etmişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v), Hendek savaşının hemen ardından, ara vermeden Benu Kureyza üzerine bir birlik gönderdi. Bkz. İbn Hişâm, es-Sîretu’n-Nebeviyye, III, 214 vd.

Hadisin buradaki ifadesinden Hz. Peygamber (s.a.v)’in Benu Kureyza muhasarasına iştirak etmediği anlaşılmaktaysa da, doğrusu şudur: Hz. Peygamber (s.a.v) Hz. Ali (r.a) komutasında bir birliği hızlı hareket etmeleri emriyle önceden göndermiş, kendisi de diğer bir birlikle arkalarından gitmiştir. Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, VII, 413. (Çev.)

(Benu Kureyza üzerine gönderdiği birliğe hitaben) Hz. Peygamber (s.a.v) , Benu Kureyza’ya varmadıkça sakın kimse ikindi namazını kılmasınbuyurdu. Yolda giderken ikindi namazının vakti girdi. Onlardan bir kısmı “Benu Kureyza’ya varmadıkça kılmayalım” dedi. Diğerleri ise “Aksine, namazı şimdi kılalım. Hz. Peygamber (s.a.v)’in bizden istediği bu değildi (hızlı hareket etmemiz için öyle söyledi)” dediler. Bu durum kendisine zikredildiğinde Hz. Peygamber (s.a.v)  onlardan hiç birisini kınamadı.”11)el-Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir. Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, VIII, 411. Bu misalin tafsilatı ileride, ihtilaf sebeplerinin ikincisinde zikredilecektir.

2.2. Ebû Sa’îd el-Hudrî (r.a) şöyle rivayet etmiştir:

“(Sahabe‘den) iki kişi bir sefere çıkmıştı. Yolda namaz vakti girdi; ancak yanlarında su yoktu. Bunun üzerine temiz toprakla teyemmüm ederek namaz kıldılar. Bir süre sonra –henüz vakit çıkmamışken– su buldular. Onlardan birisi abdest alıp o namazı yeniden kıldı. Diğeri ise namazı yeniden kılmadı. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a.v) ’e gelerek bu durumu haber verdiler. Hz. Peygamber (s.a.v) , namazı tekrar kılmayana, “Sünnet’e isabet ettin. (Teyemmümle kıldığın) namazın sana yeter” buyurdu. Abdest alıp namazı yeniden kılana hitaben ise “Sana iki kere sevap var” buyurdu. Ebû Dâvud ve en-Nesâî rivayet etmiştir.12)Cem’u’l-Fevâid, I, 113. Bkz. Ebû Dâvud, “Tahâret”, 128; en-Nesâî, “Hayz”, 28.

Bu iki olay Hz. Peygamber (s.a.v)  zamanında vuku bulmuştur. Sahabe‘nin, Hz. Peygamber (s.a.v) ’in vefatından sonraki ictihadî ihtilaflarına gelince, müctehid imamlar arasında ihtilaflı olan meselelerin hemen hepsi Sahabe zamanındaki ihtilaflara dayanır.

Konuyla ilgili meşhur eserlere küçük bir müracaat bile, fıkhî meselelerdeki ihtilafların Sahabe zamanında yaygın olduğu gerçeğini teyid için yeterli olacaktır.

Hz. Peygamber (s.a.v)‘in vefatından sonra Sahabe arasında ilk ihtilaf muhtemelen imamet-i kübra makamına kimin daha layık olduğu, ümmetinden Hz. Peygamber (s.a.v) ’e kimin halife olacağı konusunda cereyan etmiştir. Bundan sonra tafsili hükümlerde genel ve özel sebeplere dayalı olarak ihtilaflar devam edip gitmiştir. Bu noktayı özel bir başlık altında ele alacağız.

Sahabe‘nin ihtilaf ettiği meselelere örnek olarak şunları zikredebiliriz:

2.3. Dedenin mirası:

İbn Abbâs (r.a), dedenin de tıpkı baba gibi miras bırakanın kardeşlerini –buradaki “kardeşlik” hangi surette olursa olsun fark etmez– mirasta mutlak surette hacb edeceği (dede hayattayken kardeşlere miras düşmeyeceği) görüşünü benimsemiştir. Bu görüşünde o, Kur’an’da “baba” kelimesinin “dede” hakkında da kullanılmasına dayanmıştır.13)Kastedilen, “Ey Ademoğulları! Şeytan, babanızla annenizi, kendilerine avret yerlerini göstermek için cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de saptırmasın…” (7/el-A’râf, 27) ayetidir. (Çev.)

Buna mukabil Hz. Ömer, Hz. Ali, Zeyd b. Sâbit (r.anhum) gibi diğer sahabîler, aynı bakış açısına sahip olmuş ve öz (ana-baba bir) olsun, üvey (baba bir) olsun, bütün kardeşlerin mirasta dedeye ortak olacağını söylemişlerdir. Zira bu kardeşlerden her biri, baba vasıtasıyla ölen kişiye bağlanmaktadır.

14)Dedenin varlığının tıpkı baba gibi ölenin kardeşlerinin mirastan pay almasına engel teşkil ettiği görüşü sadece İbn Abbâs (r.a)’a ait değildir. Hz. Ebû Bekr, Hz. Aişe, Mu’âz b. Cebel, Übeyy b. Ka’b, Ebu’d-Derdâ, Ebû Hureyre, Abdullah b. ez-Zübeyr ve Ebû Musa el-Eş’arî’nin (Allah hepsinden razı olsun) görüşü de böyledir.

Hz. Ömer, Hz. Ali, İbn Mes’ûd ve Zeyd b. Sâbit de (Allah hepsinden razı olsun) dedenin varlığının kardeşlerin mirastan pay almasına mani teşkil etmediğini söyleyen sahabîler arasındadır. Bkz. İbn Abdilberr, el-İstizkâr, XV, 429 vd. (Çev.)

2.4. Boşanmış kadının, iddet süresinin ne kadar olduğu konusunda da Sahabe arasında ihtilaf vaki olmuştur.

İbn Mes’ûd (r.a), kadının, üçüncü hayzının bitimiyle gusledip temizlenmedikçe iddetinden çıkmış olmayacağını söylerken, Zeyd b. Sâbit (r.a) ve diğerleri, üçüncü hayız döneminin başlamasıyla kadının iddetinin sona ereceği görüşünü benimsemiştir. Bu ihtilaf, (yukarıda geçen) “kur’” kelimesinin anlamındaki ihtilaftan kaynaklanmaktadır.

2.5. Kocası ölen hamile kadının iddetinin ne zaman biteceği konusundaki ihtilaf da böyledir.

Hz. Ömer ve İbn Mes’ûd (r.anhuma), bu durumdaki kadının iddetinin doğumla birlikte sona ereceğini söylerken, Hz. Ali ve İbn Abbâs (r.anhuma), iki süreden en uzun olanın dolmasıyla iddetin sona ereceği görüşünü benimsemiştir.15)Buradaki “iki süre”den kasıt, “doğum” ve –kocası ölen kadının iddetini tayin eden 2/el-Bakara, 234. ayette belirtilen– “4 ay 10 gün”dür. Dolayısıyla Hz. Ali ve İbn Abbâs (r.anhuma)’ya göre kocası ölmüş bulunan hamile kadın 4 ay 10 günden daha önce doğum yaparsa 4 ay 10 günün dolmasını bekleyecektir. Doğumun 4 ay 10 günden daha sonra olması durumunda ise, doğumla birlikte iddet de sona erecektir. (Çev.)

Hilafiyat kitaplarında konuyla ilgili daha fazla misal mevcuttur…

Sahabe (Allah hepsinden razı olsun) zamanında ahkâm alanındaki ihtilaflar bu şekilde devam etmiş, Tabiun zamanına kadar gelmiştir. Tabiun ve Tebe-i Tabiin zamanına gelindiğinde ihtilafların çerçevesinin daha da genişlediğini görüyoruz. Bu genişlemenin bir sebebi daha önce benzerine rastlanmayan yeni olayların meydana gelmesi ve bunların hükümlerinin tesbiti için ictihad edilmesi, bir diğer sebebi de farazî fıkıh16)Meydana gelmemiş olayları meydana gelmiş gibi farz edip hükmünü araştırmak. Özellikle Irak coğrafyasında yaygınlık kazanan ve “takdirî fıkıh“ da denen bu tarzın Fıkıh melekesinin yerleşmesine ve Fıkıh ilminin gelişmesine son derece önemli katkıları olmuştur. (Çev.) anlayışının yaygınlık kazanmasıdır.

Böylece fıkhî hükümlerde ihtilafın genişlemesinin, ilmî ve amelî hayatın gerektirdiği tabii bir durum olduğu anlaşılmış bulunmaktadır.

Çevirenin notu:

  • Müellifin zikrettiği cilt-sayfa numaraları, el-Cassâs‘ın Ahkâmu’l-Kur’ân‘ının elimizdeki iki baskısının hiç birisini tutmamaktadır. Yukarıdaki alıntı, eserin 5 ciltlik Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî-Müessesetu’t-Târîhi’l-Arabî ortak baskısında II, 55-6’da; 3 ciltlik Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî baskısında I, 364’tedir.
  • Gerek el-Mahlâvî‘nin adı geçen eserinde, gerekse eş-Şevkânî‘nin İrşâdu’l-Fuhûl‘de yaptığı iktibas, müellifin verdiği şekildedir. ez-Zerkeşî‘nin elimizde mevcut matbu el-Burhân nüshasındaki (IV, 108) ifadesi ise, “ Böylece mükellefler, delilin öyle gerektirmesi sebebiyle bir tek mezhebe bağlı olmak gibi bir durumda kalmamışlardır…” tarzındadır. (Çev.)

Dipnotlar   [ + ]

1.Ebu’l-Feth el-Beyânuni, Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilaflar, Çeviren: Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 23-32
2.2/el-Bakara, 228.
3.2/el-Bakara, 226.
4.Ebû Amr Zebbân b. el-Alâ’. Doğum yılı konusunda 55, 65, 68, 70 tarihleri zikredilmektedir. 7 kıraat imamından biridir. Mekke, Medine, Kûfe, Basra gibi merkezlerde ilim tahsili için bulunmuştur. 7 imam içinde en fazla hocadan ders almış olan odur.

Sahabe‘den Enes b. Mâlik, Tabiun‘dan el-Hasenu’l-Basrî, Sa’îd b. Cübeyr, Âsım b. Ebi’n-Necûd, Atâ b. Ebî Rabâh, İkrime, Mücâhid gibi meşhurlardan ilim almıştır. Bilhassa Nahiv ve Kıraat ilimlerinde temayüz etmiştir. Ebû Ubeyde Ma’mer b. el-Müsennâ, el-Asma’î, Sîbeveyh gibi Arap dili otoritelerinin hocasıdır. Biyografisini zikredenler, kıraat, şiir, Arap dili ve tarih konusunda emsalsiz olduğunu söyler.

Hadis tenkitçileri ise kıraatte hüccet olmasının yanında, rivayetlerinde de sika (güvenilir) olduğunu vurgular. 154/770 yılında Kûfe’de vefat etmiştir. Bkz. Yâkût el-Hamevî, Mu’cemu’l-Üdebâ, III, 1316 vd.; el-Mizzî, Tehzîbu’l-Kemâl, XXXIV, 120 vd.; ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, VI, 407. (Çev.)

5.el-Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân, III, 113.
6.el-Cassâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, I, 430.
7.“Kur’” kelimesinin çoğuludur. Bu kelime “kar’” diye de okunur. (Çev.)
8.el-Kurtubî, A.g.e., III, 113.
9.el-Mahlâvî, Teshîlu’l-Vusûl, 240.
10.

Bu tabir, hicretin 5. yılında vuku bulan Hendek savaşı sürecini anlatır. Gatafan ve Kureyş, kendilerine destek veren başka kabilelerin de katılımıyla Medine‘ye kalabalık bir ordu halinde saldırdığı için “Ahzab” (hizipler, gruplar) adıyla da anılır. Bu savaşta Benu Kureyza, Hz. Peygamber (s.a.v)’le yaptığı anlaşmayı bozup müşriklere yardım etmişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v), Hendek savaşının hemen ardından, ara vermeden Benu Kureyza üzerine bir birlik gönderdi. Bkz. İbn Hişâm, es-Sîretu’n-Nebeviyye, III, 214 vd.

Hadisin buradaki ifadesinden Hz. Peygamber (s.a.v)’in Benu Kureyza muhasarasına iştirak etmediği anlaşılmaktaysa da, doğrusu şudur: Hz. Peygamber (s.a.v) Hz. Ali (r.a) komutasında bir birliği hızlı hareket etmeleri emriyle önceden göndermiş, kendisi de diğer bir birlikle arkalarından gitmiştir. Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, VII, 413. (Çev.)

11.el-Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir. Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, VIII, 411. Bu misalin tafsilatı ileride, ihtilaf sebeplerinin ikincisinde zikredilecektir.
12.Cem’u’l-Fevâid, I, 113. Bkz. Ebû Dâvud, “Tahâret”, 128; en-Nesâî, “Hayz”, 28.
13.Kastedilen, “Ey Ademoğulları! Şeytan, babanızla annenizi, kendilerine avret yerlerini göstermek için cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de saptırmasın…” (7/el-A’râf, 27) ayetidir. (Çev.)
14.Dedenin varlığının tıpkı baba gibi ölenin kardeşlerinin mirastan pay almasına engel teşkil ettiği görüşü sadece İbn Abbâs (r.a)’a ait değildir. Hz. Ebû Bekr, Hz. Aişe, Mu’âz b. Cebel, Übeyy b. Ka’b, Ebu’d-Derdâ, Ebû Hureyre, Abdullah b. ez-Zübeyr ve Ebû Musa el-Eş’arî’nin (Allah hepsinden razı olsun) görüşü de böyledir.

Hz. Ömer, Hz. Ali, İbn Mes’ûd ve Zeyd b. Sâbit de (Allah hepsinden razı olsun) dedenin varlığının kardeşlerin mirastan pay almasına mani teşkil etmediğini söyleyen sahabîler arasındadır. Bkz. İbn Abdilberr, el-İstizkâr, XV, 429 vd. (Çev.)

15.Buradaki “iki süre”den kasıt, “doğum” ve –kocası ölen kadının iddetini tayin eden 2/el-Bakara, 234. ayette belirtilen– “4 ay 10 gün”dür. Dolayısıyla Hz. Ali ve İbn Abbâs (r.anhuma)’ya göre kocası ölmüş bulunan hamile kadın 4 ay 10 günden daha önce doğum yaparsa 4 ay 10 günün dolmasını bekleyecektir. Doğumun 4 ay 10 günden daha sonra olması durumunda ise, doğumla birlikte iddet de sona erecektir. (Çev.)
16.Meydana gelmemiş olayları meydana gelmiş gibi farz edip hükmünü araştırmak. Özellikle Irak coğrafyasında yaygınlık kazanan ve “takdirî fıkıh“ da denen bu tarzın Fıkıh melekesinin yerleşmesine ve Fıkıh ilminin gelişmesine son derece önemli katkıları olmuştur. (Çev.)
tarihinde gönderildi.

Tarikatler Arasındaki Farklılıkların Kaynakları – Osman Nuri Topbaş

Osman Nuri Topbaş Hocaefendiyle Mülâkât - RIHLE Dergisi 14. Sayısı - Tasavvuf

[dropcap]T[/dropcap]asavvuf Okumaları başlığında paylaşımlara devam ediyoruz. Hatırlayacağınız gibi 20 Şubatta RIHLE Dergisi 14.Sayısından Osman Nuri Topbaş Hocaefendiyle yapılan mülâkâtın ilk sorusunu paylaşmıştık (Bir önceki yazıyı buradan okuyabilirsiniz.). Bugün sizlere mülâkâtın ikinci sorusu ve cevabını paylaşıyoruz. Hayırlı Okumalar.

[quote]Tefsir, Hadis, Fıkıh… gibi İslâmî ilimlerde olduğu gibi Tasavvufta da tarih içinde ekoller ve anlayışlar arasında farklılaşmalar olmuş. Tarikatler arasındaki farklılıkların kaynak ve hikmeti konusunda neler söylemek istersiniz?1)Osman Nuri Topbaş Hocaefendiyle Mülâkât, RIHLE Dergisi, İstanbul, Ocak 2012, Sayfa 120-121[/quote]

İfâde ettiğiniz gibi, diğer İslâmî ilimlerde mezhepler ve ekoller nasıl doğduysa, tarîkatler de aynı temel sebep ve ihtiyaçların bir mahsûlüdür.

Tasavvufun bir ilim olarak tedvîni ve sülûk edilen bir yol olarak ortaya çıkışı, hicrî ikinci asra tekābül etmektedir.

Asr-ı saâdette; kelâm, îtikad ve fıkha dâir mezhepler de henüz teşekkül etmemiş, ilmî usûller dâhilinde tedvîn edilmemişti. Ancak o zaman da îtikādî, fıkhî vs. hükümler mevcuttu ve Allah Rasûlü (sav) tarafından sahâbeye tâlim ediliyordu. Belli bir süre sonra, meselâ “fıkıh” ilminde otorite sayılan büyük âlimlerin ictihadları, talebeleri tarafından benimsenip sistemleştirilmiş ve bu farklı metod ve usûllere “mezhep” adı verilmiştir. Mezhepler, o büyük âlimlerin isimlerine nisbet edilmiştir.

Osman Nuri Topbaş [fotoğraf: © osmannuritopbas.com]
Osman Nuri Topbaş [fotoğraf: © osmannuritopbas.com]

[box type=”note”]Diğer İslâmî ilimler gibi tasavvufun muhtevâsı da, telkîn ettiği “zühd” ve “takvâ” duygusuyla, insanları ulaştırmak istediği ihsan ve rabbânîlik ufkuyla aynı minvalde asr-ı saâdette yaşanıyordu. Sahih tasavvuf anlayışının temel aldığı bütün düsturlar, Kurʼân-ı Kerîm ve asr-ı saâdette, Rasûlullah (sav) ve ashâbının hayatında mevcuttu.

Aradan zaman geçtikçe asr-ı saâdetin o feyizli hayatını devam ettiren takvâ ehli âlim ve ârifler, halkın dünyaya râm olup gaflete dalmasına mânî olmak gâyesiyle, rızâ-yı ilâhî için onlara nasihatte bulunmaya başladılar. Bu zevâtın bir çığır açmak, bir hayat üslûbu meydana getirmek gibi maksatları da yoktu. Gâye, İslâm’ı özüne uygun bir şekilde güzelce yaşamak ve ibadetleri -Kur’ân ve Sünnet’te bildirildiği üzere- “ihsan” kıvâmında ve “huşû” ile îfâ edebilmekti.[/box]

Ancak onların sohbet ve nasihatlerinden istifâde ederek hâllerinden hisse alanlar, bu zâtları kendilerine mânevî rehber, üstad ve mürşid kabul ettiler. Bu kimseler, onların nasihatlerini, yani mü’mini rûhî olgunluğa erdirip Hakkʼa yaklaştıran terbiye ve tezkiye metodlarını sistemleştirerek mânevî bir disiplin hâline getirdiler. Neticede bu üstadların isimlerine veya usûllerine nisbet edilen tarîkatler meydana geldi. Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Rufâiyye, Mevleviyye, Halvetiyye, Celvetiyye gibi…

Tarîkat, her tasavvuf kolunun Hakkʼa vâsıl olma husûsunda izlediği usûl ve yolun adıdır. Zamanla, farklı metodlar takip eden çeşitli tarîkatlerin meydana gelmesi, ihtilâftan dolayı değil, ihtiyaçtan dolayıdır. Zira insanların mizaç, karakter, meşrep ve tabiatleri birbirinden farklıdır. Dolayısıyla tarîkatlerin bu gerçek ışığında çeşitlenmesi, herkese mânevî arınma ve rûhî tekâmül için mizâcına uygun bir tarîkate intisâb ederek terbiye olma imkânı sağlamıştır.

Meselâ, umûmiyetle coşkun mizaçlı bir insan, Kâdirîlikʼte takip edilen usûllerle daha kolay terakkî ederken; şâir, sanatkâr ve romantik mizaçlı kimseler, daha ziyade Mevlevîlik’te huzur bulur. Vakur, sakin mizaçlı, derûnî istîdâdı yüksek insanlar ise Nakşîlikʼte kendilerine bir uygunluk görür ve bundan dolayı da o yolun telkinlerine ve terbiye usûllerine daha kolay râm olarak feyz alma imkânı bulurlar. Bunu bütün tarîkatlerin karakteristik özelliklerine göre ifade etmek mümkündür.

Bu bakımdan tarîkatlerin çeşitlenmesi, Allâhʼın bir rahmetidir. Zira meşhur tâbiriyle; “Hakkʼa giden yollar, mahlûkâtın nefesleri adedince çoktur.” Yeter ki Kurʼân ve Sünnet ölçülerinin belirlediği istikâmette olsun.

Peygamber Efendimiz (sav), Hazret-i Ebû Bekir (ra)ʼa hafî zikri, Hazret-i Ali (ra)ʼa da cehrî zikri telkin etmiştir. Farklı sahâbîlere farklı virdler verdiği2)Bkz. İbn-i Mâce, Edeb 56; Buhârî, Fedâilu Ashâbuʼn-Nebî 9, Deavât 11; Müslim, Zikir 79, 80.  ve kimi zaman da zikir halkaları kurdurup topluca zikir icrâ ettikleri3)Bkz. Ahmed, IV, 124. bilinmektedir. En mühim tasavvufî terbiye vâsıtası olan zikir/evrâd hususundaki bu farklı uygulama ve tercihler, mânevî terbiye usulleri ve tarîkatlerin çeşitlenmesinin en temel sebeplerden birini teşkil etmiştir. Fıkhî mezheplerde olduğu gibi tasavvufî tarîkatlerde de kaynak, Kitap ve Sünnettir.

Dipnotlar   [ + ]

1.Osman Nuri Topbaş Hocaefendiyle Mülâkât, RIHLE Dergisi, İstanbul, Ocak 2012, Sayfa 120-121
2.Bkz. İbn-i Mâce, Edeb 56; Buhârî, Fedâilu Ashâbuʼn-Nebî 9, Deavât 11; Müslim, Zikir 79, 80. 
3.Bkz. Ahmed, IV, 124.