tarihinde gönderildi.

Şefaat İstenir Mi? – Orhan Çeker

“Şefâat Ya Rasulallah…” diyen insan acaba şirke girer mi? Öncelikle şunu belirtelim: “Şefâat Ya Resûlullah” derken izah isteyen iki tane mesele var

[ayraç]‘ta bugün sizlere Prof. Dr. Orhan Çeker hocanın eseri Tasavvufî Meselelere Fıkhî Bakış isimli eserinden iktibâs yapıyoruz. Şefâat konusu ifrat ve tefritte olan çevreler için çok istismar edilen ve insanların akıllarında soru işareti bırakan bir konu. Çeker hocadan iktibâs ettiğimiz bu yazıda Şefâat konusu detaylı bir şekilde ele alınmış. Çeker Hoca, ayet-i kerimeler ve Asr-ı Saadetten örnek olaylar ile doyurucu açıklamalarda bulunmuş. Hayırlı Okumalar…1)Tasavvufî Meselelere Fıkhî Bakış, Orhan Çeker, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 69-80

[ayraç] | kitaba biraz mola… 

Soru: Şimdi de şefâat konusuna geldik. Evet hocam, şefâat nedir?

Prof. Dr. Orhan Çeker: Evet bir de şefâat konusu var. Ona da çok çatıyorlar, karşı çıkıyorlar. Şefâat yok, diyenlerden tutun, “Şefâat Ya RasulAllah!” dediğin zaman, “hah müşrik oldun, kâfir oldun.” diyenler var. Şimdi bu konuyu yine püf noktalarına temas ederek izah etmeye çalışalım.

“Şefâat Ya Rasulallah…” diyen insan acaba şirke girer mi? Öncelikle şunu belirtelim: “Şefâat Ya Resûlullah” derken izah isteyen iki tane mesele var:

Bir, Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm vefat etmiş iken kendisine “Yâ” diye nida edilebilir mi? İki, RasulAllah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’dan şefâat istenir mi meselesi? Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam vefat etmişken kendisine nida edilmesinin caiz olduğu bizim et-Tahiyyat duasında var. Namaz kılan kişi her iki rekâtta bir defa Tahiyyat duasını okur. Yani günde 40 rekât namaz kılan kişi 20’den fazla et-Tahiyyat okur. Günde 20’den fazla

السَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ

“Ey Peygamber sana selam olsun!” diyor. Peygamberimize nida etmektedir yani. Peygamberimiz vefat etmiş olmasına rağmen kendisine nida edilmektedir. Eğer Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’ın vefatından sonra ya da kendi gıyabında O’na nida etmek şirk olsaydı, insanı dinden çıkarsaydı, namaz kılan insanın günde 20 defadan fazla dinden çıkması gerekirdi ki bunu söylemek mümkün değil. Dolayısıyla et-Tahiyyat duasının delaleti ile rahat rahat diyoruz ki, Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’a buradan veya dünyanın neresinden olursa olsun nida etmek,

السَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ

 “Ey Peygamber sana selam olsun” demek caizdir, insanı şirke götürmez. Üstelik bu dua ile O’na selam da veriyoruz. Burası da ilginç! Hatta namazda et-Tahiyyat’ı okumak vacib olduğuna göre Peygamberimize nida etmek vacibdir de diyebiliriz. Mesele gayet açık yani. Bundan başka bir de şahısla tevessül bahsinde vereceğimiz bir hadis-i şerif var (İbn Mâce, İkametu’s-Sala: 189). Orada Peygamberimiz, kendisine gıyaben “Ya” diye nida edilmesini istiyor.

Prof. Dr. Orhan Çeker
Prof. Dr. Orhan Çeker

Şimdi gelelim Peygamberimiz’den şefâat istenir mi, meselesine. Diyorlar ki ‘Şefâat sadece Allah’tan istenir. Allah müsaade etmeden hiç bir şey olmaz. Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’dan şefâat istemek şirktir.’. Biz zaman zaman bunlara deriz ki; bir meselenin, esas hükmünü ölçen ve belirleyen o püf noktayı (illetini) bilemezseniz ölçtüğünüz, biçtiğiniz bütün şeyler ve sonuçları yanlış çıkar. Mesela metre 100 cm’dir. Sen metreyi 75 cm olarak alırsan ne ölçersen ölç, yanlış ölçersin, yanlış sonuç alırsın. Herkesin mesela diyelim ki 100 m dediği yere, sen 125 m dersin. Bizim fıkhî meselelerde bu ölçü yanlışlığına çok dikkat çekilir. Çünkü dikkat etmezsen hem kendin saparsın, hem de seni sevenleri saptırırsın. Bu şefâat meselesinde de püf noktasını tesbit yanlışlığı yapıyorlar. Bakın nasıl?

[box type=”note” size=”large”]Püf noktasını söylüyorum: Şefâat yetkisini istemek ayrı şeydir. Yetki verilmiş birinden şefâat istemek ayrı şeydir. Bunu tekrar ediyorum, çünkü püf noktası burası. Yani “Ya Resûlullah bana şefâat et!” derken, “Ya RasulAllah bana şefaat yetkisi ver de ben de başkasına şefâat edeyim.” anlamını çıkarmak yanlıştır. Doğrusu, “Ya RasulAllah sana şefâat yetkisi verilecek beni de unutma!”, anlamıdır. Şimdi olayı dağıtmadan tekrar edeyim. Şefâat etme yetkisini istemek ayrı şey, yetki verilmiş bir kimsenin yardımını istemek ayrı konudur. Siz eğer şefâat yetkisi ile ilgili delilleri, şefâat etme olayıyla ilgili olarak kullanırsanız ortalığı tamamen darmadağın etmiş olursunuz. Sapmış da olursunuz., saptırmış da olursunuz. Şefâat etme yetkisiyle ilgili delilleri yetki konusunda kullanacaksınız. Yetki verilmiş bir insanın şefâat etmesiyle ilgili delilleri de kendi noktasında kullanacaksınız. İşte yanılınan, yanlış yapılan püf nokta burasıdır. Yani şefaate karşı çıkanlar, şefaat yetkisi ile ilgili delilleri, yetki verilmiş birisinden şefaat etmesini isteme konusunda kullanıyorlar.[/box]

Hata burada yapılıyor. Dolayısıyla “Şefâat Ya RasulAllah” diyen insan “Ya RasulAllah sen bana şefâat yetkisi ver de ben de başkasına şefâat edeyim.” demek istemiyor. Öyle diyen, düşünen yok. Ama şefâate karşı çıkan böyle değerlendiriyor. Ters taraftan giriyor meseleye. Hâlbuki Peygamberimizden şefâat isteyen kişi “Ya RasulAllah sana şefâat etme yetkisi verilecek, o zaman beni de unutma!” demek istiyor. Bunun böyle olduğu apaçık dururken hala Resûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den yetki isteniyormuş gibi konuyu takdim etmek bir bakıma şeytanlığın/cambazlığın da bir başka uygulamasıdır.

Şimdi gelelim meselenin çözümüne. Şefâat yetkisi sadece Allah’tan istenir. Çünkü şefâat etme yetkisini sadece Cenâb-ı Hakk verir. Cenâb-ı Hakk’ın dışında hiç bir güçte, hiç bir insanda bu yetki ve imkân yoktur. Allah’tan gayrısı böyle bir imkâna sahip değildir. Bu da Allah’ın uluhiyyetinin gereğidir. Bu yetki ve imkân Allah’tan başkasında olmadığı için, Allah’tan başkasından istemenin de manasızlığı ve batıllığı ortadadır. Dolayısı ile bir insan şefâat etme yetkisi isteyecekse sadece Allah’tan ister, yetkiyi başkasından istemesi itikaden tehlikelidir. Yani der ki, “Ya Rabbi bana şefâat etme imkânı ver ki ben de başkalarına şefâat edeyim.” Bu doğru bir istektir.

Çünkü şefaat yetkisi sadece Allah’tan istenir. Şefaat yetkisini Resûlullah Aleyhi's-Salâtu ve’s-Selam’dan ya da başka birinden isteyemezsiniz.
Çünkü şefaat yetkisi sadece Allah’tan istenir. Şefaat yetkisini Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’dan ya da başka birinden isteyemezsiniz.

Çünkü şefaat yetkisi sadece Allah’tan istenir. Şefaat yetkisini Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’dan ya da başka birinden isteyemezsiniz. Apaçık Kur’ân-ı Kerîm diyor ki, “Allah’ın izni olmadan şefâat edecek olan kimdir?” Bu hüküm belli durur. Zira burada söz konusu yapılan şey, şefâatin kendisi değil, yetkisidir. Gelelim şimdi Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’dan istenen şefâat ne öyleyse? Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’dan istenen şefâat, şefâat etme yetkisinin verilmesi değil, kendisine Allah’tan verilecek şefaat etme yetkisinin, ümmetten ihtiyacı olanlar lehine Resûlullah efendimiz tarafından kullanılması talebidir. Yani “Ya RasulAllah, Allah Teâla sana şefâat etme imkânı verecek, beni de unutma!” anlamındadır. Peygamberimize bu yetki ahirette verilecektir. Peki, Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’a şefâat etme yetkisi verildikten sonra, kendisinden şefâat istenilecek mi? Muhtaç olan insanlar O’nun kendileri lehine şefâat etmesini isteyecekler mi? Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam diyor ki, “Başka Peygamberlere verilmeyen beş şey bana verildi.” Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam sayıyor bunları:

Bir: Şefâat-i uzma bana verildi, diyor. En büyük şafaat demektir. En büyük şefâat hiç bir Peygambere verilmemiş, Peygamberimize verilmiştir.

İki: Yeryüzü bana tümden mescid kılındı. Ümmet-i Muhammed her yerde ibadetini yapabilir ama diğer ümmetler yalnızca belli yerlerde ibadet yapabilirdi. Kilise’de, havra’da şurada burada yaparlardı sadece.

Soru: Ama biz dağda, kırda, bayırda… Her yerde namaz kılarız…

Prof. Dr. Orhan Çeker: Kılarız.

Üç: Savaş ganimeti bana helal kılındı.

Dört: Diğer peygamberler yalnızca kavmine gönderiliyordu. Ben tüm insanlara gönderildim.

Beş: düşmanıma ta bir aylık mesafeden korku salınmakla bana yardım olundu, diyor Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam (Buhari, Teyemmüm:1; Salat:56; Ğusl:26). Yani bir düşman ordu toplanıp Peygamberimizle savaşa çıkmaya başladığı an, içlerine korku düşüyordu ve düşmanın morali ta ilk başta bozuluyordu. Bu beş şey diğer Peygamberlere verilmedi. Bizim Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’a verildi.

 Şimdi şefâat-ı uzmaya gelelim şimdi. En büyük şefâat, kıyamette, mahşer yerinde bütün insanlar toplanmış, herkes ne olacağız diye telaşla bekliyorlar. Öyle bir bekleme ki herkes bıkmış, ‘Bir an önce hesabımız görülse de ne olacaksa olsa, biz de bu beklemekten kurtulsak.’ diyecekler. Çare olarak insanlar Hz. Adem’e koşacaklar “Ey insanlığın babası! Bize şefâat et de hesabımız bir an önce görülüversin, beklemekten bıktık.” diyecekler. Hz. Adem kendisine göre bir mazeret söyleyerek “Ben yasaklanmış bir meyveyi yedim, siz Nuh’a gidin.” diyecek. Hz. Nuh’a koşacaklar. O da bir mazeret söyleyerek “İbrahim’e gidin.” diyecek. Hz.İbrahim bir mazeret söyleyerek gelenleri Hz. Musa’ya gönderecek. Musa Aleyhi’s-Selâm bir mazeret söyleyerek onları Hz. İsa’ya yönlendirecek. Hz. İsa da bir mazeret söyleyerek onları Peygamberimiz Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e gönderecektir. Nihayet bütün insanlar Peygamberimiz’den şefâat isteyeceklerdir. O da hesapların bir an önce görülmesi için şefaat edecek, mümin-kâfir ayırımı olmaksızın tüm insanlar bu şefaatten istifade edeceklerdir. Herkes istifade edeceği için bu şefaate “Uzma” yani en büyük şefaat denilmiştir.

[highlight]Dikkat edin, burada Peygamberimiz’den istenen şey, başkasına şefâat etme yetkisi isteği değil, Peygamberimize şefaat etme imkânı verilecek, onu insanlar lehine kullanma isteğidir. Yoksa bu insanlar, başkasına şefaat etmek için Resûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den yetki istiyor değiller. Bir de diyorlar ki bu istek ahirette olacaktır. Dünyada şefaat isteneceğine delil olmaz. Halbuki sahabe, Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’dan hayatta ve dünyada iken şefâat istemişlerdir. Örneklerini biraz sonra vereyim. Bir de bu istek Resûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem hayatta iken olmuş, vefat ettikten sonra bu istek caiz değildir, diyorlar. Her iki iddia da yanlıştır. Şimdi hadisten delilleri getireceğim.[/highlight] Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam hayatta iken de kendisinden şefâat istenmiş, kendisi dünyada yok iken de şefâat istenmiştir. Örnek rivayetler şöyle:

Sahabeden Enes b. Malik, diyor ki, Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’dan kıyamet gününde bana şefâat etmesini istedim. Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam da,

Evet, ben sana şefâat edeceğim.” diyor.

 Fakat Enes b. Malik işi biraz kendince sağlama bağlamak istiyor.

Ya RasulAllah! Kıyamette ben seni nerede bulacağım?’ diyor. Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam cevaben diyor ki:

Beni ilk önce sırat köprüsü yanında ara.” [[highlight]Dikkat edin, Peygamberimiz stratejik noktalarda bulunuyor yani. Orhan Çeker[/highlight]]. Dedim ki:

Ya orada seninle karşılaşmazsam?”,

Buna da Efendimiz cevaben:

Beni amellerin tartıldığı terazinin yanında ara.”  [[highlight]Yine önemli bir nokta. Orhan Çeker[/highlight]].

Ya RasulAllah! Ya orada seninle karşılaşamazsam?” [diye tekrar soruyor. O zaman da]:

Beni Havz-ı Kevser’in yanında ara, Bu üç yerden başka yerde olmam.” cevabını veriyor Efendimiz 2)Tirmizi, Kıyamet: 9

Soru: Üç tane stratejik nokta.

Prof. Dr. Orhan Çeker: Evet, sırat köprüsü amellerin tartıldığı, terazi, mizan ve üçüncüsü Kevser havuzunun başında. Bakınız Enes b. Malik, dünyada iken Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’dan şefâat istiyor ve işi sağlama bağlıyor. Bu rivayetten ayrıca Peygamberimizin ahirette nerede olacağını öğreniyoruz. Bir başka rivayet daha veriyorum şimdi (Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde, iki yerde geçiyor, bir tanesi I/350). Rivayet şöyle: Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’a zaman zaman hizmet eden birisi vardı. Her seferinde Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam ona soruyordu:

Senin de bir ihtiyacın var mı (ki ben karşılayayım)?” diyordu. O hizmetçi:

Bir ihtiyacım yok Ya RasulAllah!” diyordu. Nihayet bir gün hizmetçi:

Ya RasulAllah! Benim bir ihtiyacım var.” demiş. O ihtiyacını şöyle ifade etmiş:

أَنْ تَشْفَعَ لِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ

Kıyamet gününde bana şefâat etmendir.

Hatta bir rivayette diyor ki:

 “Cennette sana komşu olmak istiyorum.” Peygamberimiz bunun üzerine diyor ki “Sana bu aklı kim verdi (böyle bir istekte bulun diye sana kim söyledi)?” O adam,

Bunu bana Rabbim öğretti.” diye cevap veriyor. Bunun üzerine Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam,

Peki, başka bir istek olmaz mı (bu çok büyük birşey)?” diyor. Adam bunun üzerine:

Ya RasulAllah, ben bunu istiyorum.” diye cevap veriyor. Nihayet Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam:

(Eğer başka bir istek olmazsa, bunda ısrar ediyorsan) o zaman çok secde yaparak (namaz kılarak) bana yardımcı ol!” diyor.

Bakınız bunda da Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’ın bizzat kendisinden şefâat istenmiştir. Ama dikkat edin, şefâat yetkisi değil, o istenmemiş, Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’a yetki verildikten sonra, o hizmetçi kendi lehine de şefaat etmesini istemiştir. Zaten bizim de şefaat isterken, istediğimiz odur. Peki, Peygamberimiz hayatta değilken istenmiş midir?

Rasûllah (sav)'in Tevekkül Anlayışı - M. Yusuf Kandehlevî
Özellikle Kaside-i Nûniye veya Nu’maniyye denilene bakın, baştan sona Peygamberimizden şefâat isteği ile doludur.
[fotoğraf:© picpickle.com]

Şimdi ona geliyorum: Peygamberimizden sonraki eserlere bir bakın, hak yolda olduğu ümmetçe tasdik edilen, hidayet üzere olduğu konusunda hiç kimsenin aksi bir lafı olmayan âlimlerimize bakıyoruz. Peygamberimizden şefâat istemişlerdir. Peygamberimizden sonra mesela İmam Azam’ın kasidelerine bakın. Özellikle Kaside-i Nûniye veya Nu’maniyye denilene bakın, baştan sona Peygamberimizden şefâat isteği ile doludur. Bu hem bir örnek hem de bir hatırlatma olsun. Şimdi öyle bir örnek vereceğim ki artık buna insanın teslim olması ve kabul etmesi gerekecektir. Örnek şu: Kur’ân-ı Kerîm’de Tubba’ ismi iki yerde geçer: Duhan (37) ve Kâf (14) sûrelerinde وقوم تبع “Tubba’ın kavmi” şeklinde geçmektedir. Tubba’ Yemen krallarına verilen bir isimdi. İşte bu Tubba’ların birincisi Yemen’de ordusunu hazırlamış, kuzeye doğru fetihlere başlamıştır. Mekke-i Mükerreme’yi geçmiş, Medine/Yesrib’e kadar gelmiştir. O zaman Medine’deki Yahudi âlimler;

Burası son Peygamberin geleceği yerdir. Burada sakın haa zulüm falan işlemeyesin!” diye uyarmışlar. O Yahudiler de oraya göç etmişler, son Peygamber gelecek biz de ona tabi olacağız diye oraya yerleşmişler.

Tubba’ iyi niyetli, iyi kalbli birisi olduğu için orada hemen fütûhatına son vermiş ve Peygamberimize verilmek üzere bir de mektup yazmıştır. Hani şimdi kutlu doğum haftalarında Peygamber’e (SallAllahu Aleyhi ve Sellem) mektup yazılıyor ya, benim bildiğim ilk mektup Tubba’ tarafından yazılmıştır. Tubba’ biraz sonra içeriğini okuyacağım o mektubu yazmış, altına da mührünü vurduktan sonra Medine yerlilerinden birisine vermiş ve ona:

“O Peygamber sen hayatta iken buraya gelirse, bunu bizzat kendin ver, yok sen ölürsen çocuklarına vasiyet et, onlar versinler. Onlar ölürse, onların çocukları… ulaştırsın!” demiş o emanetçi kişiye. Yani elden ele bu mektubu son Peygamber, ahir zaman Peygamberine ulaştırın, diye vasiyet etmiş ve geriye dönmüştür. Geriye dönerken gene Mekke’ye uğramış, Kâbe’ye örtü giydirmiştir. Kâbe’nin siyah örtüsü âdetinin Tubba’dan kalma olduğu söylenir. Tubba’ Mekke’de hacılar için evler de yaptırmıştır. Hacca gelenler burada bedava kalsınlar diye ilk ev vakfiyeleri belki de bu evlerdir. Tubba’ sonra Yemen’e dönmüştür.

Şimdi bu mektup ne oldu? Oraya geliyorum. Kitaplarımızın kaydına göre, tam 1000 (bin) sene sonra Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam Medine’ye hicret edince Peygamberimiz’e bu kıymetli emanet/mektup teslim edilmiştir. Hatta Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam bu mektubu bir mucize eseri olarak bizzat kendisinin istediğine dair rivayetler var. Biraz sonra bu hususu anlatayım. Peki, bu mektupta neler yazılı?

إِلىَ مُحَمَّدٍ بْنِ عَبْدِاللهِ نَبِيِّ اللَّهِ وَرَسُولِهِ، خَاتَمِ النَبِيِّينَ وَرَسُولَ رَبِّ الَعَالَمِينَ صَلَّى اللَهُّ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ. مِنْ تُبَّع الأول أَمَّا بَعْدُ، فَإنّي آمَنتُ بِكَ وَبِكِتَابِكَ الَّذي أُنزِلَ عَلَيكَ وَأنَا عَلى دِينِكَ وَسُنَّتِكَ وَآمَنتُ بِرَبِّكَ وَربِّ كُلِّ شَيْءٍ وَبِكُلِّ مَا جَاءَ مِن رَبِّكَ مِن شَرَايعِ الإيمَانِ وَالإسْلَامِ، فَإِنْ أَدْرَكْتُكَ فَبِهَا وَنِعْمَتْ، وَإن لَم أدرَكتُكَ فَاشفَع لي وَلا تَنْسَني يَومَ القيامةِ، فَإنّي مِن اُمَّتِكَ الْأوَّلِينَ وَتَابَعتُكَ قبْلَ مَجيئِكَ، وَأنَا عَلي مِلَّتِكَ وَمِلَّةِ أِبيكَ إِبْرَاهيمَ عَلَيهِ السَّلامُ.

Tubba’ Peygamberimizin adını hürmeten kendi adından önce yazıyor. Diyor ki,

Allah’ın Nebisi ve Elçisi, Peygamberlerin sonuncusu Rabbü’l-âleminin Elçisi Abdullah oğlu Muhammed’e Tubba’den” “Bundan sonra: Ben sana da, sana indirilen Kitab’a da iman ettim. Ben senin dinin ve sünnetin üzereyim ve Sen’in de her şeyin de Rabbine iman ettim. İslam şeriatı/dini olarak Rabbinden sana ne geldiyse hepsine iman ettim. Ben bizzat sana yetişirsem ne kadar güzel, ne mutlu bana. Eğer sana yetişemeyecek olursam, Kıyamet gününde bana şefâat et ve beni unutma. Çünkü ben Sen’in ümmetinin ilklerindenim. Sen’in gelişinin (bin sene) öncesinden sana biat ettim. Ben Sen’in dinin ve baban İbrahim’in dini üzereyim.

Soru: Yani bu kralın, Peygamber Efendimiz hakkında bilgisi varmış aslında, öyle mi?

Prof. Dr. Orhan Çeker: Evet, Yahudilerden o bilgiyi almış. Yahudilerdeki bilgi de ne kadar açık bir bilgi. Bakınız, Peygamberimizin gelişinden bin sene önce, Peygamberimiz hayatta değilken Tubba’ Peygambe-rimiz’den şefâat istiyor, (şefaat etme yetkisi değil tabii ki). Hem de bu mektubu, Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem en son Ebu Leyla isminde birinden “Sen, yanında Tübba’ın mektubu olan Ebu Leyla mısın? (Evet, cevabını alınca ) “Ben Muhammed’im o mektubu bana getir, ver.” diyerek emaneti elinde bulunduran Ebu Leyla’dan bizzat SallAllahu Aleyhi ve Sellem kendisi istemiştir. Bu mektup bizim kaynaklarımızın pek çoğunda yer almaktadır (Örnek olarak bkz: İbn İshak’tan naklen Kurtubi, Tefsir, Duhan suresi 37. ayet tefsiri; Halebi, es-Sira, Beyrut,1400, 2/279…). Hiçbir İslam âlimi “Böyle bir istek caiz değil, peygamberimiz yokken şefâat istenmez.” şeklinde bir itirazda bulunmamıştır.

Soru: Son cümlesi çok önemli değil mi hocam? “Beni unutma!” diyor.

Prof. Dr. Orhan Çeker: Evet “Beni unutma!” ve Bana şefâat et!” diyor. Peygamberimiz dünyada yok iken kendisinden şefaat istenmiştir.

[box type=”alert” size=”large”]Dolayısıyla biz şimdi Peygamber Efendimiz yokken “Ya RasulAllah! Bana şefâat et” desek, hiç mi hiç şirkle ilgisi olmaz. Bu istek sahih iman ve sünnetle uyumludur. Sahabe bizzat Peygamber Efendimizden şefaat istemişlerdir. Peygamber Efendimiz’den de bu mektuptaki ifadeleri nahoş gördüğü yolunda birşey nakledilmemiştir. Ümmet içerisindeki hiç bir âlim de bu mektuba bu yönü ile itiraz etmemiştir. [/box]

Dipnotlar   [ + ]

1.Tasavvufî Meselelere Fıkhî Bakış, Orhan Çeker, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 69-80
2.Tirmizi, Kıyamet: 9
tarihinde gönderildi.

Nafile İbadet Hayatının Önemi – Orhan Çeker

İbadet ve amelden uzak ilim, amaç haline geliyor, kanaatimce onlar açısından put halini alıyor. İlim insanları amele götürmelidir. Amele götüren ilim fayda sağlar. Dolayısıyla nafile ibadet hayatına müslüman düşkün olmalıdır.

[ayraç]’ta bugün sizlere Fıkıh alanında uzman olan Prof. Dr. Orhan Çeker Hocanın kitabından iktibâs yapıyoruz. Tasavvufî Meselelere Fıkhî Bakış  adlı eserinde Çeker hoca, ihmal edilen Nafile ibadet hayatımıza dikkatlerimizi çekiyor. Çeker hoca, Nafile ibadetin altını sıklıkla çizerek, Asr-ı Saadetten çarpıcı tablolar sunuyor. 1)Tasavvufî Meselelere Fıkhî Bakış, Prof. Dr. Orhan Çeker, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 39-43

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Soru


 Hocam nafile ibadet hayatı hakkında da çok laf ediyorlar. Deniliyor ki mesela ‘biz ilimle uğraşıyoruz, nafileyle cahiller uğraşsın’. Bu konuda ne dersiniz?

Prof. Dr. Orhan Çeker


[dropcap]T[/dropcap]asavvufî hayat dediğimiz zaman en çok dikkat çeken şeylerden bir tanesi nafile ibadet hayatıdır. Yani insan farzları yerine getirecek, bir de fazladan nafile namaz kılacak, nafile oruç tutacak, nafile sadaka verecek vs. İşte tasavvufî hayat bu yönüyle de dikkat çeker. Farzların da ötesinde, bunun üzerine nafile ibadet eklemek… Bu nafile ibadet hayatına bakarak, özellikle bizim ilmiye kesimi, ‘Nafile ibadet cahillerin, işi gücü olmayanların işidir. Varsın onlar uğraşadursunlar.

Çünkü onlar ilimle uğraşacak kabiliyette değildirler. Bizim nafile namazlarla uğraşmamıza gerek yoktur.’ diyerek şeytanî mantıkla bir şeyler söylemeye çalışırlar. Bu insanlara bakınca görüyorum

Prof. Dr. Orhan Çeker
Prof. Dr. Orhan Çeker

ki bunlar ‘İlm‘i amaç haline getirmişler, zengin için para neyse bunlar için de ilim o olmuş. Yani para eğer Allah’a hizmet etmiyorsa ve putlaştırılmışsa, putlaştırılmış olan bu para ne ise, putlaştırılmış olan ilim de bizim âlimimiz için aynı şeyi ifade ediyor. Çok tehlikeli bir iddia ve savunmadır bu, aynı zamanda şeytanîdir, kandırmacadır.

Mesela ezan okunur, bizimkisi camiye gitmez. Niye? Çünkü ona göre ilimle meşgul olmak farzdır ama camiye gitmek sünnettir. İlimle meşgul olmayanlar camiye gitsinler. O, güya farzı tercih ediyor. Bu mantık gerçekten aynı ile şeytanî mantıktır. Hani Şeytan’a “Adem’e secde et!” denilmişti de o “Ya Rabbi! O’nu topraktan yarattın, beni ateşten yarattın, ben daha üstünüm, ben ona secde etmem.” demişti ya, tam ona benziyor bu kıyas. Oradaki mantık neyse, buradaki mantık da aynı.

Nafile ibadetler madem cahillerin işi idi de Peygamberimiz niye bu kadar nafile ibadete düşkün idi? Onu düşünelim. Peygamber olduğu halde, cenneti garantilediği halde, hiç günahı yokken, aslında farzların dışında bir ibadete de muhtaç olmadığı halde ayakları adeta şişinceye kadar, başka bir insanın tahammül edemeyeceği kadar uzun uzun namaz kılardı. Madem nafile ibadet cahillerin işi idi Resulullah Sallâllahu Aleyhi ve Sellem niçin kendisini bu kadar yorsun ve bu işe tevessül etsin.

Hatta annelerimizden birisi O’na sordu: “Ya RasulÂllah! Senin gelmiş geçmiş bütün günahların affedilmişken niçin kendini bu kadar yoruyorsun?”

Cevap çok ilginçtir: “Ben şükreden bir kul olmayayım mı?”

Rasûllah (sav)'in Tevekkül Anlayışı - M. Yusuf Kandehlevî
“Ben şükreden bir kul olmayayım mı?”
[fotoğraf:© picpickle.com]

İbadet, ruhun gıdası olduğu için insan ibadet eder. Ruh adeta mide gibi. Mide nasıl acıktığı zaman ekmek, yemek vs. isterse, ruh da ibadet ister. İşte o ruhun sesine kulak verilerek ibadet fazla fazla yapılır. Yani ibadet cahillerin işi değildir, bizzat Peygamber işidir, ruhun muhtaç olduğu gıdadır.

Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’ın bir gecede yaptığı ibadeti ben ömrümde tek sefer göze alamıyorum. O’nun teheccüd namazı bu kadar uzun, zor ve yorucu idi. Bir gecede yaptığı ibadeti, hatta sadece iki rekâtlık bir namazını ben ömrümde göze alamıyorum. Resûlullah Sallâllahu Aleyhi ve Sellem tek rekâtta beş cüz Kur’an (Bakara, Al-i İmran ve Nisa surelerini birden) okuyordu zamm-ı sûre olarak. Hem de hızlı hızlı değil, ağır ağır okuyor. Acelesi yok, ayet aralarında dualar ediyor, zikirler okuyor, tesbihatta bulunuyor, ondan sonra rükûya varıyor, kıyamdaki kadar rükûda duruyor, rükûdan doğruluyor, yine kıyamdaki kadar dua, zikir, tesbihat…

[quote]Secdenin birincisine varıyor. Kıyamdaki kadar secdede duruyor, zikir, dua tesbihat. Secdeden doğrulup oturuyor, yine zikir, tesbihat. Sonra ikinci secde, dua, zikir, tesbihat. Namazını böyle tamamlıyor. Herkes de dayanamaz buna. Zaten sahabiler bile dayanamamışlardır. Peki, nafile cahillerin işi idi de Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm niye bu kadar ibadet etti?[/quote]

Burada şunu ifade edeyim ki ilim, insanı amele götürmüyorsa, o ilim faydasız ilimdir, malayanidir. Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm faydasız ilimden Allah’a sığınmıştır. Farz olan ilim, faydalı olan ilimdir. Faydasız ilim malayaniden öte bir şey değildir. Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm,

 “Ya Rabbi ben faydasız ilimden sana sığınıyorum!’’ demiştir.

"Öyle olunca da o ibadet ve amelden uzak ilim, amaç haline geliyor, kanaatimce onlar açısından put halini alıyor. İlim insanları amele götürmelidir. "[fotoğraf: © telgraph.co.uk]
“Öyle olunca da o ibadet ve amelden uzak ilim, amaç haline geliyor, kanaatimce onlar açısından put halini alıyor. İlim insanları amele götürmelidir. “[fotoğraf: © telgraph.co.uk]

İşte bizimkiler aslında faydalı olan ilmi, amel etmeyerek faydasıza çeviriyorlar, o ilmi kendilerine sorumluluk yükleyen bir yük haline getiriyorlar. Yarım yamalık biçimde yaptıkları farzlar dışında ibadetleri yok. Öyle olunca da o ibadet ve amelden uzak ilim, amaç haline geliyor, kanaatimce onlar açısından put halini alıyor. İlim insanları amele götürmelidir. Amele götüren ilim fayda sağlar. Dolayısıyla nafile ibadet hayatına müslüman düşkün olmalıdır. Farzları yerine getirdiği gibi nafile ibadetleri de elinden geldiği kadar programlamalı, hayat programı haline getirmelidir.

Resûlullah Aleyhi’s Salâtu ve’s Selâm Hira’da iken ilk vahyi alır almaz ürperti içerisinde doğruca eve gelmiş ve “beni örtün” demiştir. Ondan sonra Peygamber Aleyhi’s-Salâtu ve’s Selâm’a (Müzzemmil Sûresi ilk ayetleri), Cenâb-ı Hakk ne diyor bakın:

“Ey örtüsüne bürünüp yatan Peygamber! Gece pek az vakti hariç kalk namaz kıl. Gecenin yarısında (kıl), gecenin yarısından biraz eksiltmiş (olarak namaz kıl) ya da o yarısına biraz ilave yaparak (namaz kıl). Kur’ân-ı Kerîm’i tane tane, (düşüne düşüne tecvit üzere, güzel güzel) oku!” Dikkat edin, bakın ondan sonra ne diyor Rabbimiz: “Çünkü biz senin üzerine çok ağır bir söz atacağız (vahyedeceğiz)”

Yani ‘ileride Kur’ân-ı Kerîm sana inecek, bu çok ağır bir sözdür, insan normalde bunu taşıyamaz, senin bu ağır sözü taşıyabilmen için ona hazırlanman gerekir’. İşte o hazırlık gece ibadetiyle, nafile ibadetle olur. Yani nafile ibadet, insanı ilahî vâridâta hazırlayan ibadettir. Bundan öte mesafe almak nafilelerle alınıyor demek ki. Biraz sonra ilgili bir hadis-i kudsi rivayeti vereceğim.

Ayetlerin birisinde de:

“Rabbinin ismini zikret ve bütün varlığınla (mâsivâdan, dünyalık şeylerden uzaklaşmış vaziyette, gönlünü gözünü O’na odaklamış vaziyette) O’na yönel!” 2)Müzzemmil: 8

diye Cenâb-ı Hakk’ın Peygamber Aleyhi’s- Salâtu ve’s Selâm’a burada emri vardır.

[highlight]Demek ki insan tenhada bir köşeye çekilecek, ibadet edecek ve burada Allah ile başbaşa kalacak. İşte bu hareket insanı gelecek olan ilhâmâta, Peygamberi ise vahye, ağır söze hazırlayan şeyler olacaktır. Dolayısıyla nafile hayat aslında cahillerin, hâşâ, işi değil. Bizzat maneviyatı güçlü olan insanların, başta peygamberlerin ameli ve yolu olmuş oluyor.[/highlight]

Dipnotlar   [ + ]

1.Tasavvufî Meselelere Fıkhî Bakış, Prof. Dr. Orhan Çeker, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 39-43
2.Müzzemmil: 8
tarihinde gönderildi.

Tasavvuf Ne Demektir, Kaynağı Nedir? – Orhan Çeker

[dropcap]H[/dropcap]er şeyden önce Tasavvufî hayatın tanımını yapacak olursak deriz ki bildiğimiz kadarı ile sûfilerde olduğu gibi Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’ın Sünnetini en ince ayrıntısına varıncaya kadar yaşamaya gayret eden bir anlayışın ve bu hareketin adı olup bunun failine sûfi denir. Bunu felsefi düşünce ya da yabancı bir düşünce olarak algılamak çok garip bir yanlışlıktır.1)Tasavvufî Meselelere Fıkhî Bakış, Sayfa13-18, Orhan Çeker, RIHLE Kitap, İstanbul 2012

Bunu nefsine ağır gelmesi sebebi ile iddia ediyorlar diyebiliyoruz. Öncelikle şuradan başlayayım: Bizim hadîsler arasında Cibrîl Hadîsi dediğimiz bir hadîs-i şerif var. Bize bu hadîs-i şerifi Hz. Ömer naklediyor: Diyor ki (mealen); Bir gün Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm ile bir grup sahabe oturup sohbet ediyorken yanımıza birden bir yabancı geliverdi. Bu yabancıyı hiç birimiz tanımıyorduk. Uzaktan geldiği belli ama üzerinde yolculuktan yana hiç bir iz, eser yok. Yolcu olan kişi üzerinde bir yorgunluk, o günkü şartlarla toz toprak vs. olur. Yorgun olur, aç olur. Ama onun üzerinde en ufak böyle bir iz yok. Elbisesi tertemiz, bir yabancı, uzaktan gelmiş, hiç birimiz tanımıyoruz. Üzerinde yolculuğa dair bir alamet yok. Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’a dizleri değecek şekilde diz dize oturdu. Ellerini dizlerinin üzerine koydu ve Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s Selâm’a sorular sormaya başladı.
5 tane soru sordu. Birisi “İman nedir?” Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm bizim “İmanın şartları 6’dır” diyoruz ya, onları sayarak “İman budur”, diyor. Cevabı aldıktan sonra o yabancı “Sadakte”, yani “doğru söyledin” diyor. Hz. Ömer: “Biz hayret ettik”, diyor.

Aslında Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’a edeben soru sorulmaz. O soru soracak olursa da “Allahu ve Resûluhu a’lem” yani “Allah ve Resûlu daha iyi bilir deriz” edeben. Bu yabancı hem soru soruyor hem de sonunda tasdik ediyor. Biz hayret ettik.

2. Soruİslam nedir?” Bizim islamın 5 şartı olarak saydığımız şeyleri sayarak Resûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellemİslam budur”, diye cevap veriyor. O yabancı “sadakte” diyor, yani “doğru söyledin” diyor. Biz yine hayret ettik. Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm hiç istifini bozmadan cevap vermeye devam ediyor.

Prof. Dr. Orhan Çeker
Prof. Dr. Orhan Çeker

Ondan sonra 3. soruİhsan nedir?Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm ihsanı şöyle tarif ediyor. “Senin, Allah’ı görüyormuş gibi ona ibadet etmendir. Her ne kadar sen onu görmüyorsan da o seni görüyor” Yani ihsan, insanın her nerede olursa olsun Allah’ın kendisini gördüğünü bilerek, Allah’ın kendisini gördüğü şuurunda olarak hal ve hareketini ona göre düzenlemesidir” anlamında bir cevap.

4. SoruYa RasulAllah kıyamet ne zaman kopacaktır?” Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm buna bilmediği şeklinde cevap veriyor. Yani “soru sorulan kişi, soruyu sorandan daha iyi bilmez,” diye cevabını veriyor.

5. SoruÖyle ise Ya RasulAllah kıyametin alametleri nedir?Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm 2-3 tane alamet söylüyor. Ve alametleri işte budur, diyor. Ondan sonra o yabancı birden kayboluveriyor. Hz. Ömer diyor ki, gözden kayboluverdi. Bir süre sonra Resûlullah Aleyhi’s- Salâtu ve’s-Selâm benim hayretimi görmüş olmalı ki, sordu. “Bu gelen kimdi biliyor musunuz?” Biz , “Allahu ve Resûluhu a’lem”, yani “Allah ve Resülü daha iyi bilir”, dedik. Cevabı Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm kendisi veriyor. “Bu Cebrail idi. Size dininizi öğretmek için gelmişti” Onun için bu rivayete, Cibrîl yani -Cebrail Hadîsi- denilmektedir. İşte bu hadîs İslamî hükümlerin bize tasnifini veriyor. Bu beş sorudan ilk üçü dünyada bizim yapacağımız şeylerle ilgilidir. Son ikisi de Ahiret ile ilgilidir. Bundan ayrıca biz şunu anlıyoruz: İlk üçünü hakkıyla yerine getirenler, Ahirete hazırdırlar ve ölümü hoş geldin, safa geldin diye karşılayabilirler. Artık bu üçünü yerine getirenler dünyadaki işlerini tamamlamıştır, demektir.

(Ebubekir Sifil Hoca yapmış olduğu Riyâzu's-Sâlihîn #HadisDersi'nde Cibrîl Hadis-i Şerifini müstakil ders olarak işledi. Bu dersi dinlemek için tıklayabilirsiniz. Eğer izlemek istiyorsanız adres: http://youtu.be/DxtPf-Xc_Pk  Editör)

Ahiretlik bir insan olmuştur yani. Bunların ilk üçü ne öyleyse? İman, İslam ve İhsan… Biz de gerçekten İslami hükümleri buna göre tasnif ederiz. 3 gruba ayrılır, deriz. Birisi İmani hükümler yani inanca dair itikadi hükümler, 2. Amelî hükümler, ne yapacağımıza ya da ne yapmayacağımıza dair hükümler. Mesela meleklere iman etmek ya da ahirete iman etmek 1. gruptandır. Namaz kılmak, abdest almak 2. gruptandır. Yani 1.’sinde neye inanman gerekir, neyi inkâr etmen gerekir. 2.’sinde de neyi yapman gerekir, nelerden uzak durman gerekir. Yani inançla birlikte bedenen yapacağımız şeyler, 3.’sü ise iç dünyanın terbiyesi ile ilgilidir ki, ruh terbiyesi, nefis terbiyesi ya da nefis tezkiyesi dediğimiz şeydir.

İman, İslam ve İhsan… Biz de gerçekten İslami hükümleri buna göre tasnif ederiz. - Orhan Çeker. Hazırlayan: Editör
İman, İslam ve İhsan… Biz de gerçekten İslami hükümleri buna göre tasnif ederiz. – Orhan Çeker. Hazırlayan: Editör

 

Soru: Yani aslında hepsi birbirini tamamlıyor.

Prof. Dr. Orhan Çeker: Evet birbirini tamamlıyor. Şimdi bunlardan 1. olmazsa yani iman kısmı olmazsa, o insan müslüman değildir. Ve o şekilde ölüp giderse Kur’ânı Kerîmin ifadesiyle ebediyyen cehennemliktir. Artık bu kişinin cehennemden kurtulup cennete girmesi mümkün değildir. Tabiatiyle bunların da kendine göre şartları ve adabı var. İman eden kişi Peygamberimiz’in tâlim ettirdiği gibi iman edecek. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de diyor ki (Bakara:137),

فَإِنْ آمَنُواْ بِمِثْلِ مَآ آمَنْتُمْ بِهِ فَقَدِ اهْتَدَو اْ

“Onlar, sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse doğru yola gelmiş olurlar”

Soru: Bu kesin bir ifade değil mi?
Prof. Dr. Orhan Çeker: Kesin. Daha çok ayet var bu konuda. Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm dâhil bütün Peygamberlere inanacak. Kur’ân-ı Kerîm dâhil bütün kitaplara inanacak. Yani o zaman Peygamberimizin getirdiği iman esasları gibi iman edecek demek ki. Bir de bu imana göre bir amel, bir eylem ortaya koyacak. İşte bu ameller, eylemler sistemini biz Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’dan öğreniyoruz. Ve Peygamberimizin ortaya koyduğu bu davranış biçimine biz toplu olarak “Sünnet” diyoruz. Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’ın sünneti yani yaşantı biçimi. İşte 2. grup, bu hükümleri ifade ediyor. 

3. grup İhsan. Bu, nefis tezkiyesi, ruh terbiyesi ile ilgili hükümlerdir ki bu üçü insan-ı kâmil mertebesine çıkaran hükümlerdir. Diyelim ki 1. olur da 2. olmazsa her zaman sönmekle karşı karşıya olan çıplak bir iman demek olur. 1. olur da amel ve dolayısıyla ruh terbiyesi olmazsa, bunu şuna benzetmişler: Fanusu olmayan, etrafında cam muhafazası olmayan bir muma, bir lambaya benzer. Nasıl ki herhangi bir rüzgârın bunu söndürmesi çok kolay ise, amelle desteklenmeyen iman da her zaman yok olmakla karşı karşıyadır. Dolayısıyla kişi 1.’ye iman edecek. 2. grubu da yapacak. 2.’yi yaptığı zaman tamam, muttaki bir müslüman’dır denebilir kendisine ama eksiktir.

Bir de ruhunu terbiye etmesi gerekir. Bunu biz bütün İslami hükümlerde görürüz. Namazda da görürüz, zekâtta da görürüz, hacda da görürüz, kurbanda vs.’de de görürüz. Dolayısıyla tasavvuf ya da ruh terbiyesi Cibrîl Hadîsindeki bu soru ve cevabına dayanmaktadır. Bunlardan 1. grupla ilgili mezhebler ortaya çıkmış. Mesela Maturidîlik, Eş’ârilik. Ehl-i Sünnet vs. dediğimiz mezhebler ortaya çıkmış. 2.’siyle ilgili olarak da mezhebler ortaya çıkmış. Hanefî, Şafiî vs… Mezheb kelimesi, yol demektir, onu da unutmayalım. Gidilecek olan yol anlamındadır. Üçüncüsü ile ilgili de mezheb ortaya çıkmış. O da yine yol anlamında ama ona mezheb denmemiş de tarik/tarikat denilmiştir ki o da zaten yol demektir…

Ve Peygamberimizin ortaya koyduğu bu davranış biçimine biz toplu olarak “Sünnet” diyoruz. Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’ın sünneti yani yaşantı biçimi. İşte 2. grup, bu hükümleri ifade ediyor.  - Orhan Çeker. Görsel: RIHLE Kitap
Ve Peygamberimizin ortaya koyduğu bu davranış biçimine biz toplu olarak “Sünnet” diyoruz. Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’ın sünneti yani yaşantı biçimi. İşte 2. grup, bu hükümleri ifade ediyor. – Orhan Çeker. Görsel: RIHLE Kitap

Soru: Tarikat kelimesi de takip edilen bir yol demek…

Prof. Dr. Orhan Çeker: Evet, o da yol demektir. Demek oluyor ki üç grup hükümle ilgili olarak ulemamız müslümanlara konsantre/hazır ve doğru bilgiyi en kısa zamanda takdim etmek için ekoller halinde onu işlemişler. İşte her üç grupta da oluşan bu ekollere mezheb ya da tarik/tarikat denilmiştir ki mezhebi de biraz îzah etmemiz gerekir. Aslında kimilerinin iddia ettiği gibi mezheb bid’at yani sonradan türedi şeyler değildir. Onu anlatalım inşAllah.

Mezhebin bid’at yani din dışı hatta din düşmanlığı gibi birşey olması mümkün değil. Mezhebler müslüman’a İslam dinini en kısa yoldan hangi suretle nasıl iletebiliriz doğrultusunda gayret göstermişler ve İslam şudur, şudur, şudur diye maddelemişlerdir. Mezheb işte bu hazır bilgiyi takdim etmiştir.

[tweetmeme style=”compact” source=”RihleKitap”][/tweetmeme][fbshare type=”button” width=”100″] [/fbshare][google_plusone size=”standard” annotation=”bubble” language=”Turkish”] [/google_plusone]

Dipnotlar   [ + ]

1.Tasavvufî Meselelere Fıkhî Bakış, Sayfa13-18, Orhan Çeker, RIHLE Kitap, İstanbul 2012