tarihinde gönderildi.

“Vahdet-i vücud”, “Râbıta” vb. Konulara Bakış Açısı Nasıl Olmalıdır? – Osman Nuri Topbaş

“Vahdet-i vücud”, “Râbıta” vb. Konulara Bakış Açısı Nasıl Olmalıdır? - Osman Nuri Topbaş

rihlekitap.com’da artık paylaşımlarımızı [ayraç] başlığı altında günlük olarak paylaşacağız. [ayraç] | kitaba biraz mola… sloganı ile kitap tanıtımları, kitap alıntıları, tanıtım videoları, söyleşiler vb. etkinlikler paylaşılacak. Bugün [ayraç]‘ta Osman Nûri Topbaş Hocaefendinin RIHLE Dergisi 14. sayısına vermiş olduğu mülâkâtın 3. kısmını paylaşıyoruz.1)Kapak Fotoğrafı: © Reuters

[quote][dropcap]M[/dropcap]âlum-u âlîniz olduğu üzere birtakım çevrelerde Tasavvuf denildiğinde hemen “vahdet-i vücud”, “vahdet-i şuhûd”, “râbıta”… gibi ihtilâflı hususlar akla geliyor. Bu gibi hususlar hakkında doğru bakış açısı ne olmalı?[/quote]

Evvelâ şunu ifâde edelim ki “vahdet-i vücûd” ve “vahdet-i şühûd”un iddiâ edildiği gibi şirkle ve küfürle alâkası yoktur. Bilâkis bunlar tevhîdin derûnî bir lezzet hâlinde hissedilip dış âlemdeki tezâhürlerinin tefekkür nazarıyla seyredilişinden ibârettir. Hele hele bunların Eflâtunʼun, tamamen bir şirk sistemi olan panteizmʼiyle hiçbir alâkası bulunmamaktadır.

Vahdet-i Vücûd, Muhyiddîn ibn-i Ara­bî Haz­ret­le­ri ta­ra­fın­dan sis­tem­leş­ti­ril­miş ta­sav­vu­fî bir telâkkîdir. Bu hu­sus­ta “Vah­det-i Şü­hûd” de­ni­len di­ğer bir te­lâk­kî da­ha var­dır ki, bu da “Mü­ced­did-i Elf-i Sâ­nî” / “ikin­ci bi­nin ye­ni­le­yi­ci­si” ün­va­nı­nı al­mış olan İmâm-ı Rab­bâ­nî Haz­ret­le­ri’ne âit­tir. Bu iki gö­rüş, as­lın­da ay­nı şe­yi fark­lı pen­ce­re­ler­den îzah­tan baş­ka bir şey de­ğil­dir. Yani her iki­si de, Ce­nâb-ı Hakk’ın “Vü­cûd” sı­fa­tı­nın mâ­hi­ye­ti ile, gö­re­bil­di­ği­miz âlem­de­ki vü­cud/var­lık ara­sın­da­ki far­kı, kav­ra­yış ve açık­la­yış­tır. Bir fark­la ki Vah­det-i Vü­cûd, tev­hî­di his­set­mek; Vah­det-i Şü­hûd ise tev­hî­din te­cel­lî­le­ri­ni mü­şâ­he­de ederek tefekküründe derinleşmek­tir.

Şe­hâ­det âle­mi de­di­ği­miz bu âlem­de­ki var­lık­lar, izâ­fî ola­rak mev­cut­tur; ken­di var­lık­la­rı ba­kı­mın­dan hiç­bi­ri var ola­maz. Mut­lak Var­lık’ın sı­fat­la­rı­nın; eser­le­ri­nin, hü­küm­le­ri­nin, kud­re­ti­nin, ya­ra­tı­cı­lı­ğı­nın maz­har­la­rı ol­mak iti­ba­riy­le mev­cut sa­yı­lır­lar. Zât-ı ulû­hiy­yet, bü­tün var­lık­lar­da ya­ra­tı­cı­lı­ğı­nı, kud­re­ti­ni, hik­me­ti­ni, ted­bi­ri­ni, ta­sar­ru­fu­nu, sı­fat­la­rı­nı iz­hâr et­mek­le be­ra­ber var­lık âle­mi, hiç­bir va­kit Zât-ı İlâhîʼnin zu­hû­ru de­ğil­dir. Ya­ni var­lık âle­mi, Zâtʼın de­ğil sı­fat­la­rı­nın zu­hû­ru­dur. Do­la­yı­sıy­la Zât-ı İlâhî, her şey­den mu­kad­des ve mü­nez­zeh­tir.

Bunu müşahhas bir misalle açacak olursak, meselâ Gü­neş ol­maz­sa ışı­ğı da ola­maz; fa­kat Gü­neşʼin ışı­ğı, Gü­neşʼ­ten ay­rı bir var­lı­ğa sa­hip ol­ma­mak­la be­ra­ber Gü­neş de de­ğil­dir. Her şe­yi O bil­mek ve ta­nı­mak; kâ­ina­tı, var­lık âle­mi­ni ilâh ka­bul et­mek­tir ki bu, “Bir”i “her” ola­rak dü­şü­nen mad­de­ci­li­ğe yol açar.

[box] Ef­la­tun’un or­ta­ya at­tı­ğı “pan­te­izm” de­ni­len inanç, iş­te bu va­him yan­lış ve sap­lan­tı­dan kay­nak­lan­mış­tır. Ba­zı­la­rı Vah­det-i Vü­cûd’u da bu inanç sis­te­mi içi­ne çek­mek is­te­miş ve o sis­tem için­de ka­bul et­miş­se de ger­çek mutasavvıflar, böy­le bir sa­pık inan­cı dâimâ reddet­miş­ler­dir.[/box] Çün­kü her şe­yi, O’nun var­lı­ğıyla var ol­muş bil­mek­le be­ra­ber, Zâtʼı her şey­den tenzih etmek, ger­çek Vah­det-i Vü­cûd anlayışıdır. Ya­ni kâ­inat, Hakk’ın sı­fat­la­rı­nın maz­har­la­rı­dır; fa­kat Oʼnun Zâ­tʼı, kâ­inat de­ğil­dir. Zira Ya­ra­tı­cı, as­lâ ya­ra­tıl­mış şek­lin­de zu­hûr et­mez. Bunun aksi bir ka­naate sahip olmak, apa­çık kü­für­dür. Çün­kü Ce­nâb-ı Hakkʼın bir sıfatı da “mu­hâ­le­fe­tün li’l-ha­vâ­dis”­tir. Ya­ni eşi ve ben­ze­ri yok­tur, ya­ra­tıl­mış­la­rın hiç­bi­ri­ne ben­ze­mez. Do­la­yı­sıy­la O, her tür­lü ant­ro­po­mor­fik (be­şe­rî) sı­fat­lar­la tav­sif­ten mü­nez­zeh­tir.

Suâlinizde bahsettiğiniz râbıta mevzuuna gelince: Râbıta, sevilen kimseye karşı muhabbeti canlı tutmaktır. Bunun en güzel misâli, Ashâb-ı kirâm ile Peygamber Efendimiz (sav)ʼdir. Sahâbe içindeki en zirve misâl ise şüphesiz ki Hazret-i Ebû Bekir (ra) ile Efendimiz (sav) arasındaki kalbî irtibattır.

Ashâbın Efendimizʼle olan kalbî irtibatları sayesinde ruhlarında meydana gelen in‘ikâs ve insibağ, Efendimizʼin hâllerinin kendilerine transfer olmasıyla, yani hâl sirâyetiyle neticelendi. Bundan dolayıdır ki sahâbe-i kirâm, Peygamber Efendimiz (sav)’e samimiyetle; “Canım, malım, her şeyim Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah!” diyebilmekten, büyük bir haz ve lezzet aldılar. Allah ve Rasûlü’nün yolunda her şeylerini fedâ etmeyi, canlarına minnet bildiler. “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96) hadîs-i şerîfinin muhtevâsı içine girerek Efendimizʼle hâl beraberliği, fiil beraberliği, hissiyat ve fikriyat beraberliği içinde oldular.

Peygamber torunu Hazret-i Hasan (ra)ʼın şu ifâdeleri de râbıtanın mânevî tekâmüldeki müstesnâ mevkiine ne güzel işâret etmektedir:

Hazret-i Hasan (ra), üvey dayısı Hind bin Ebî Hâle’ye Rasûlullah r’in hilyesini sorarken, içinde bulunduğu hâlet-i rûhiyeyi şu sözleriyle dile getirmiştir:

“Dayım Hind bin Ebî Hâle, Allah Rasûlü’nün hilyesini çok güzel anlatırdı. Kalbimin O’na bağlı kalması ve O’nun izinden gidebilmem için, dayımın Allah Rasûlü’nden bir şeyler anlatması, benim çok hoşuma giderdi.” (Tirmizî, Şemâil, s. 10)

Osman Nuri Topbaş Hocaefendiyle Mülâkât - RIHLE Dergisi 14. Sayısı - Tasavvuf
Râbıtanın gâyesi, Rasûlullah Efendimiz (sav)’e ulaşan Allah dostları silsilesiyle mânevî irtibâtı kuvvetlendirerek bu beraberlikten feyz almaktır. Muttasılan bir elektrik kablosuna tutunan insanlar gibi en sondaki insan da aynı akımdan istîdâdına göre bir hisse alabilir.

Bu söz, fiilen râbıtayı ifâde etmektedir. Zira Efendimiz (sav)ʼin tasvîrini dinlemek, Oʼnunla kalbî bir bağ kurmak için en feyizli vesîlelerden biridir. Yani tasavvufî bir usûl olan râbıta da, Efendimiz (sav) ve sahâbenin tatbikâtından alınmadır.

Öte yandan, râbıtanın lügat mânâsı, bağ ve alâkadır. Bu yönüyle esâsen kâinatta râbıtasız hiçbir canlı yoktur. Her şey birbiriyle irtibat hâlindedir.

Bir anne-babanın evlâdına, evlâdın anne-babasına, bir delikanlının nişanlısına, bir gencin sevip kendisine örnek aldığı bir şahsa da böyle bir kalbî bağı vardır. Yani dünyevî ve fânî şeylerde bile böylesine tabiî bir muhabbet bağı varken, mâneviyatta bu bağın olmaması düşünülemez.

Ayrıca gönlünü mânevî rehberlere bağlamayan insanların; “Tabiat boşluk kabul etmez.” hakîkati mûcibince, yanlış örneklerin peşine takılması da kuvvetle muhtemeldir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, mü’minleri sâdık ve sâlih kullarıyla beraber olmaya teşvik ederek:

“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun!” (et-Tevbe, 119) buyurmaktadır.

Cenâb-ı Hak; “ كُونُوا صَادِقِين /sâdıklar olun” buyurmuyor. “كُونُوا مَعَ الصَّادِقِين  /sâdıklarla beraber olun” buyuruyor. Çünkü sâdık olmak, sâdıklarla beraberliğin en tabiî neticesidir. Tıpkı fâcir olmanın da fâcirlerle beraberliğin en tabiî neticesi olduğu gibi…

Demek ki bâzı nâdanların sıkça dillendirdiği; “Bizim sâdık kullara ihtiyacımız yok, bize yalnız Kurʼân yeter, biz onu doğrudan kendimiz anlarız, aklımız yok mu, vâsıtaya ne gerek var…” gibi ifâdeler, câhilâne sözlerdir. Modernizm ve pozitivizmin getirdiği, bütün gerçekleri deneme-yanılma sûretinde test edip gördükten sonra kabul etmek şeklindeki bu vahim hatâ, insanın madden ve mânen helâkinden başka bir şey sağlamaz. Çünkü hayatta idrâk edilecek hakîkatler sonsuz, fakat insanın aklı sınırlı, ömür de kısadır. Ateşin yakıcı olduğunu anlamak için illâ ki elini ateşe sokmak gerekmez. Geçmiş tecrübelerden ders almayı, bu hususlarda rehberlik edenlere îtibâr etmeyi bilmek îcâb eder.

Hâce Ubeydullah Ahrâr Hazretleri buyurur ki:

“Âyet-i kerîmedeki «Sâdıklarla beraber olun!» emri, dâimî bir sûrette beraberliği ifâde eder. Âyette «beraberlik», mutlak olarak zikredildiğinden, hem fiilî, hem de hükmî beraberliği ifâde eder. Fiilî beraberlik, sâdıkların meclisinde kalp huzûruyla fiilen bulunmaktan ibârettir. Hükmî beraberlik ise gıyâblarında da onların hâllerini tahayyül etmekten ibârettir.”

Râbıtanın gâyesi, Rasûlullah Efendimiz (sav)’e ulaşan Allah dostları silsilesiyle mânevî irtibâtı kuvvetlendirerek bu beraberlikten feyz almaktır. Muttasılan bir elektrik kablosuna tutunan insanlar gibi en sondaki insan da aynı akımdan istîdâdına göre bir hisse alabilir.

Allah dostlarıyla olan bu mânevî beraberliğin yanında maddî beraberlik de olabilirse bu, “nûr üstüne nûr” olur. Fakat tasavvufî terbiyede kuru kuruya bir fiilî beraberlik de makbul değildir. Zira kimileri, bir mürşid-i kâmilin dizi dibinde bulunurlar da gafletlerinden dolayı bir hisse alamazlar. Öte yandan uzak diyarlardaki nice samimî mürîdler, mürşidlerine duydukları engin hürmet, hasret, aşk ve bağlılıkları vesîlesiyle müstesnâ nasiplere nâil olabilirler. Nitekim büyükler; “Yemen’deki yanımda, yanımdaki Yemen’de.” buyurmuşlardır. Bu sebeple asıl mühim olan, nerede olursa olsun, kalbî beraberlik duygusunu yitirmemektir. Nitekim Rasûlullah r Efendimiz de:

“İnsanlardan bana en yakın olanlar, kim ve nerede olursa olsun Allâh’a karşı takvâ sahibi olan müttakîlerdir.” buyurmuştur.2)Ahmed, V, 235; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, Beyrut 1988, IX, 22.

RIHLE Dergisi - Sayı 14 - Dosya Konusu: Tasavvuf I
RIHLE Dergisi – Sayı 14 – Dosya Konusu: Tasavvuf I

Tasavvufî terbiyede çok ehemmiyetli bir usûl olan râbıta, adı ve tatbik şekli az çok farklı olsa da, hemen hemen bütün tarîkatlerde mevcuttur. Fakat râbıta, bilhassa 19. asırdan itibâren bâzıları tarafından bir îman-küfür meselesi hâline getirilerek şiddetle tenkid edilmiştir. Hâlbuki râbıta, -daha önce de ifâde ettiğimiz üzere- gâyet tabiî bir psikolojik vâkıadır. Onun îtikadla bir alâkası yoktur. Bu hususta Ubeydullah Ahrâr Hazretleri şöyle buyurmuştur:

“…Kalbi mal-mülk gibi dünyevî şeylere bağlı olan ve bunları düşünen kişi kâfir olmuyor da, kalbi bir mü’mine bağlamak, niçin küfre sebep olsun?”3)Ali bin Hüseyin Safî, Reşahât-ı Aynü’l-Hayât (thk. Ali Asgar Mu‘îniyân), Tahran 2536/1977, II, 636-637.

Velhâsıl râbıta, mürîdin mürşidine duyduğu muhabbeti dâimâ gönlünde tâze tutarak onun sâlih amellerini ve güzel hâllerini taklide çalışmasından ibârettir. Mürşide duyulan hürmet ve muhabbetin bu sûretle dâimâ tâze tutulması, müride mânevî bir dirilik kazandırır. Zira sâlih zâtların sohbeti kadar muhabbeti de tesirli ve faydalıdır.

Râbıtanın asıl sermâyesi muhabbettir. Fakat her hususta olduğu gibi muhabbette de aşırıya kaçmak, kişiyi ifratlara sürükler. Bu sebeple râbıta, öndeki bir mürşide ulûhiyet izâfe edercesine aşırı davranışlara girmek değildir. Allah korusun, böyle bir muhabbet, kişiyi şirke sürükler. Mürşid, mürîd için sadece bir “vâsıta”dır. Vâsıtaya muhabbette ileri giderek onu “gâye” hâline getirmek, son derece yanlıştır.

Unutmamak gerekir ki peygamberler dışında her kul, âciz ve kusurludur. Hattâ peygamberler bile beşer olmak hasebiyle zelle işlerler. Fakat teʼyîd-i ilâhîye mazhar oldukları için, tashih edilirler. Dolayısıyla mâneviyat büyüklerine muhabbet ve hürmet ne kadar gerekliyse de, onları yüceltmede şerʼî hudutlara riâyet etmek de son derece zarûrîdir.

Dipnotlar   [ + ]

1.Kapak Fotoğrafı: © Reuters
2.Ahmed, V, 235; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, Beyrut 1988, IX, 22.
3.Ali bin Hüseyin Safî, Reşahât-ı Aynü’l-Hayât (thk. Ali Asgar Mu‘îniyân), Tahran 2536/1977, II, 636-637.
tarihinde gönderildi.

Fıkıh Okumaları: Tasavvufu Neden Savunuyorsunuz?

Sana Dinden Sorarlar II - Ebubekir Sifil

Soru1)Sana Dinden Sorarlar II, Ebubekir Sifil, Rıhle Kitap, İstanbul, 2015, 431-433


[dropcap]B[/dropcap]en kendi halinde bir ilim talebesiyim. Dinimi Kurˈan ve Sünnet çizgisinde, sahabe tabiin ve etbau tabiin ve müçtehit âlimlerimizi takip ederek anlamaya çalışıyorum. Yazınızda şu ibare dikkatimi celbetti:

İslam dünyasını bir baştan bir başa saran ve özellikle gençleri köklerimizden koparıp hakikatsiz, ruhsuz, köksüz, kuru, kurgusal ve haşin bir selef söyleminin anaforuna savuran bu süreç hafızalarımıza ve köklerimize kastediyor. Çok tehlikeli bir gidiş bu! Adı anıldığında aklımıza hemen “şirk” çağrışımları eşliğinde “rabıta”, “istiğase”, “isti’ane”… meselelerinin gelmesi gibi, günümüzde yaygın olarak rastlanan kötü örnekler de, aradan geçen zaman içinde ve araya giren mesafe boyunca Tasavvuf’un hakikatinden ne kadar uzaklaştığımızı gösteriyor aslında…

Bugün maalesef tasavvuf deyince aklımıza bu üç unsurdan başka bir şey gelmiyor, gelemiyor. Rabıta, istiğase, istiane. Sizin Ehl-i tarikten farklı olarak, meselelere yaklaşmada müdellel2)Sözlük Anlamı: Kanıtlanmış, Kanıtlı. rihlekitap.com Editörü bir duruşunuz var.

Böyle olduğuna inanmasaydım bu mesajı göndermezdim zaten. Lakin ben müdellel bir vasfa haiz olan birinin günümüzdeki tarikat ve tasavvuf menhecini müdafaa etmesine anlam veremiyorum. Bunun için size bir kaç soru tevcih etmek istiyorum:

  1. Medhettiginiz tasavvuf camiasında en meşhur olan ölülerden yardım istemek fiili hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bu fiil ve bu fiil ile bütünleşmiş günümüz tasavvuf ve tarikatı, gençler olarak bizleri hangi kökümüze bağlamaktadır?
  2. Net olarak günümüzdeki selef hareketini nasıl değerlendiriyorsunuz? Yalnız şunu da hatırlatmakta fayda görüyorum; selef adı altında günümüzde birçok fırka belirmiştir. Bunların içinde hak olanı mevcud olduğu gibi batıl bid’atçi olanı da mevcuttur. Siz hangisini, neden şiddetle reddediyorsunuz?
  3. Size muhalif olsa da, şeriati samimiyetle istediğine inandığınız bir Müslümanla, bu hedef doğrultusunda hareket etmeyi düşünür müsünüz?

Cevap


      1. Günümüzde “Ehl-i Tasavvuf” denildiğinde aklınıza gelenler her kim ise, Tasavvuf’un onlardan ibaret olduğunu zannetmek ya da düşünmek büyük bir yanılgıdır. Din adına söz söyleme makamındaki insanların büyük ölçüde aramızdan çekilip gittiği bir zaman diliminde çürüme sadece Tasavvuf alanında değildir; İslamî ilimlerin hangisinde -kelimenin tam anlamıyla- “işin ehli” alim bulunduğunu söyleyebilirsiniz ki?! Bu durumda Ümmet’in köksüz olduğunu mu söylemeliyiz sizce?
      2. “Selef” adı altında faaliyet gösterenlerin tamamının aynı olduğunu söylemek doğru değildir. Benim reddettiklerim, Usul-esas bilmeyen, kendi meşreplerinden başka hak meşrep tanımayan “baltacı” taifesidir.
      3. “Şeriata samimiyetle inanmak” ifadesindeki icmal, tafsile muhtaçtır. Takdir edersizin ki, samimiyet “istikamet”in garantisi değildir. İstikamet’in garantisi Ehl-i Sünnet’tir.

Ebubekir Sifil hocanın Akaid Bilinci Sohbetleri dersinde değindiği “Sahih ve Bid’at Tasavvuf Anlayışı” konulu kısa bir kesit. Bu Kesitte;

  • Tarih içerisinde ve Günümüzde Bid’at Tasavvuf anlayışı var mıdır?
  • Sahih Tasavvuf anlayışı nasıldır?
  • Sahih Tasavvuf anlayışında Allah’a mekan ve sûret isnad etmek var mıdır?
    başlıklı sorulara cevap bulacaksınız.Sohbetin tamamı: http://youtu.be/tDOKl8trmQ4 3)rihlekitap.com Editörü

Vesselam.

Dipnotlar   [ + ]

1.Sana Dinden Sorarlar II, Ebubekir Sifil, Rıhle Kitap, İstanbul, 2015, 431-433
2.Sözlük Anlamı: Kanıtlanmış, Kanıtlı. rihlekitap.com Editörü
3.rihlekitap.com Editörü