tarihinde gönderildi.

Dünyevîleşme Süreci – Osman Nuri Topbaş

Dünyalık için dînî duyguların istismârı, lüks, israf ve güç gösterisi için yapılan aşırı harcamalar, hangi kesimden olursa olsun hiçbir müslümanın hayat tarzı olamaz. - Osman Nuri Topbaş

Yaklaşık 1.5 ay önce başladığımız Tasavvuf Okumaları – Osman Nurî Topbaş Hocaefendi ile Mülâkât  yazı dizisinin son iktibâsını sizlere takdim ediyoruz. [ayraç]’ta bugün Osman Nuri Topbaş hocaefendi Tasavvuf ve Dünyevîleşmeyi  ele alıyor. Bir solukta okuyacağınız bu iktibâsta güncel tahliller yer alıyor. Hayırlı okumalar.

[ayraç] | kitaba biraz mola…

[quote]Gayrimüslim çevrelere İslâm’ın diriltici soluğunun ulaştırılmasında (tebliğ) olduğu kadar Müslüman toplumların istikamette tutulması (irşad) çalışmalarında da tasavvuf ocaklarının büyük rolü bulunduğu inkâr edilemez bir hakikat. Kezâ yurt içi ve yurt dışında nesiller ötesine uzanacak ilmî ve sosyal faaliyetler, hattâ felâket bölgelerine yardımlar hususunda farklı kesimler yanında tasavvuf kökenli dernek ve vakıfların ciddi çalışmalar içinde olduğu biliniyor. Bütün bu alanlarda sergilenen gayretler iki farklı yoruma kaynaklık ediyor:

1) Çağımızda tasavvufî yapılanmalar temel misyonlarını muhafaza etmekle birlikte, ilgi ve hareket alanını genişletmiştir.

2) Dünyevî alanlara müdâhil olmak, ister istemez tasavvufî yapılanmalarda bir dünyevîleşme süreci başlatmaktadır. Bu hususta neler söylemek istersiniz?[/quote]

[dropcap]T[/dropcap]asavvuf; ferdiyetçiliği, hodgâmlığı, nefs plânında yaşamayı reddedip, diğergâm, fedâkâr, hizmet ehli bir müʼmin olmayı tâlim ve telkin eder. Bu yönüyle tasavvuf, nefsini yenme, kendini aşma gayretidir. Gönülleri, bütün mahlûkâtın huzur bulduğu bir rahmet dergâhı kılarak, insanı, elinden, dilinden, hâlinden, kālinden istifâde edilen hayırlı bir müʼmin olmaya teşvik eder. Bu sebeple ictimâî hizmetler; tasavvufî terbiyenin özünde ve muhtevâsında esâsen mevcuttur. İnsana, hayvanâta, nebâtâta hizmet, tasavvufî muhitlerde yeni ortaya çıkmış işler değildir.

Dolayısıyla tasavvufun muhtevâsında var olan bu husûsiyetin, bugün daha fazla kuvveden fiile çıkması sebebiyle, günümüzde tasavvufun ilgi ve hareket alanını genişletmiş olduğu düşüncesi zihinlerde yer bulmaya başlamış olabilir.

Osman Nuri Topbaş [fotoğraf: © osmannuritopbas.com]
Nasıl ki fıkıh ilmi; abdest, tahâret, namaz, oruç gibi amelî meselelerin zâhirî sıhhat şartlarını bildirirse, tasavvuf da bunların kâmil mânâda îfâ edilmesi için gerekli olan kalbî kıvâmın kazanılmasını telkin eder. [fotoğraf: © osmannuritopbas.com]

Tasavvuf; zâhiren ve bâtınen kendi tekâmülünü az-çok gerçekleştirmiş mü’minlerin, diğergâm bir gönülle mahlûkâta yönelip onların noksanlıklarını telâfîye çalışma mesʼûliyetidir. Yaratanʼdan ötürü yaratılanlara şefkat, merhamet, muhabbet ve hizmetin, tabiat-ı asliye hâline gelmesidir. Yani tekkeye kapanıp sırf kendi rûhî tekâmülünden ibâret bir hayat, tasavvuf değildir. Bâzı tarîkatlerin eğitim metodlarından olan, uzlet, inzivâ, erbaîn gibi iç âleme teksif olma faaliyetleri bile, belli bir zaman içindir ve dış âlemdeki hizmetleri daha olgun bir şahsiyetle îfâ edebilmenin kalbî hazırlığı mesâbesindedir. Tasavvuf, tekkeye-dergâha kapanıp dış dünyadan el etek çekmek değil, dergâhın gönül feyziyle dış âlemi tenvir ve tanzim için hizmet etmeyi telkin eder. Kişinin ebedî kurtuluşunun, başkalarının da kurtuluşuna hizmet ve himmet etmekten geçtiğini gönüllere nakşetmeye çalışır.

Bu konuda merhum pederim Musa Efendi -rahmetullâhi aleyh- şöyle buyururdu:

“Bizim yolumuz âtıl-bâtıl bir kenara çekilme yolu değildir. Bilâkis ashâb-ı kirâmın yoludur… gece gündüz hizmet yoludur. Biz seve seve hem evrâdımızı yürütürüz, hem sohbetlerimizi  yaparız, hem de cemiyete hizmet hususunda elimizden gelen gayreti gösteririz. 1)Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, 5, s.40

[box type=”info”]Şu da bir gerçektir ki tasavvufun hizmet sahası; statik, durgun ve hareketsiz değil, bilâkis dinamik, değişken ve hareketlidir. Zamanın şartları, ihtiyaç ve zarûretlere göre farklı sûretlerde tezâhür edebilir. Bir zaman toplumun ilmî faaliyetlerinde bir eksiklik, tebliğ ve irşad hizmetlerinde bir noksanlık ön plâna çıkarsa, bu sahalardaki hizmet, gündemin ilk sırasında yer alır. Sel, yangın, deprem, tsunami gibi felâketler veya savaş, kıtlık gibi ictimâî ve iktisâdî problemlerin ön plâna çıktığı zamanlarda ise maddî fedâkârlıklar, öncelikli hizmet sahası olarak belirlenir. Bir yöreye, bir hizmet alanına takılıp kalmadan nerede ihtiyaç görülürse, hangi hususta eksiklik hissedilirse orada ve o hususta faaliyet gösterilir.[/box]

Gerçek tasavvuf, İslâmʼı; Allah Rasûlü ve Sahâbedeki feyz ve rûhâniyet dolu keyfiyetiyle idrâk edip tıpkı onlar gibi aşk ve şevkle yaşama gayretinden ibârettir.
Gerçek tasavvuf, İslâmʼı; Allah Rasûlü ve Sahâbedeki feyz ve rûhâniyet dolu keyfiyetiyle idrâk edip tıpkı onlar gibi aşk ve şevkle yaşama gayretinden ibârettir.

Yani tasavvuf menşeli müesseselerin, İslâmʼın ictimâî mesʼûliyetleriyle alâkadar olması, bugüne has bir durum değildir, tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Anadoluʼnun ve Balkanların İslâmlaşması hizmetine ilk olarak dervişler, alp erenler gitmişlerdir. Balkanlara ilk olarak İslâmʼın gönül sancaklarını taşıyanlar da dervişlerdir. Afrikaʼda bu kadar misyonerlik ve hristiyanlaştırma faaliyetlerine rağmen orada İslâmʼı ayakta tutan, birtakım tarîkatlerdir. Rusya coğrafyasını yetmiş sene boyunca kasıp kavuran ağır ateizm baskılarına rağmen, İslâmʼı gönüllerde diri tutan, birtakım tasavvufî cereyanlar olmuştur. Bütün zedelenme ve yıpranmalara rağmen, yine de İslâm kimliğinin canlı kaldığı yerler, tarîkatlerin yaygın olduğu muhitlerdir. Sovyet esareti altındaki soydaşlarımızın kimlik ve varlıklarını muhâfazada İslâmʼın ve daha özelde tasavvufun tesirini inceleyen Sûfî ve Komiser adlı kitapta da ifâde edildiği üzere, tasavvufun olduğu yerde İslâm, bütün baskılara rağmen ayakta kalmıştır. Bilhassa Hâcegân yolu, tarih boyunca sünnî İslâm anlayışını tarîkatinin temel esâsı olarak almış, bu sâyede mensuplarını Bâtınî ve Hurûfî akımlardan da muhâfaza etmiştir.

Ecdâdımız Osmanlı, şerʼî hükümleri gerçekleştirmeyi devletlerine temel gâye edinmeleri yanında, akıl ve irâdeleri kadar kalplerini de terbiye etmeyi vazife bilmelerinden dolayı -bilhassa son devir ulemâ ve devlet ricâlinde görüldüğü üzere- zâhirî ilimleri ve şerʼî gerçekleri lâyıkıyla hazmetmiş bulunan Nakşî tarîkatini diğerlerine nazaran daha çok tercih etmişler ve böylece bu tarîkat, Devlet-i Aliyye bünyesinde geniş bir sahaya yayılmıştır.

  1. yüzyılda pozitivizm neticesinde dinden uzaklaşan Avrupa’nın tesiriyle memleketimizde de şer’î ve mânevî duygular zayıflamaya başlamıştı. İşte bu zamana tesâdüf eden, şerʼ-i şerîfe mütemessik Nakşî-Hâlidîliğin yayılması, başlayan bu menfî cereyanları durdurma hususunda gördüğü vazife bakımından pek müstesnâ bir mevkii hâizdir. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, böyle bir mevsimde vazife almış bulunan mürşid-i kâmillerin başında ve önünde gelir.

O, yüzlerce vekil yetiştirerek yolunu Osmanlı coğrafyası dâhilinde daha da şümullendirip olgun müslümanların adedini çoğaltma husûsunda pek büyük ve kıymetli bir hizmet yürütmüştür. Belki de millî tarihimizin buhranlarının büyük ölçüde atlatılmasında ve halkın mâneviyâtının korunmasında bu rûhânî yayılma ve genişleme büyük bir âmil olmuştur.

Öte yandan tasavvuf, bilhassa iki durumda fert ve toplumların huzur, sükûn ve muvâzenesi için daha hayatî bir vazife görmüş ve dolayısıyla çok daha fazla inkişâf etmiştir:

  1. Felâket zamanlarında ruhlara sunduğu tesellî ile.
  2. Rahatlık ve bolluk zamanlarında nefisleri dizginlemekle.

Hakikaten, tarih boyunca tasavvuf, hem iktisâdî ve ictimâî rahatlık zamanlarında, rehâvet, gevşeklik ve azgınlıkları engelleyerek mânevî zindeliği devam ettirmiş; hem de istilâ, işgal ve zulüm dolu zor dönemlerin kargaşa ve bunalımları arasında daralan gönüllere ulvî pencereler açarak nefes aldırmış; yaralı kalplere merhem olmuştur.

Bu, tamâmen nebevî bir tavırdır. Nitekim Rasûlullah Efendimiz (sav) herhangi bir nîmet veya zafere ulaştığında; “Allâh’ım! Gerçek hayat, sadece âhiret hayatıdır.”2)Buhârî, Rikak, 1.  buyurarak kalplerin dünyaya meyletmesinin, yahut gurur ve enâniyete kapılmasının yolunu kapatmışlardır. Buna mukābil herhangi bir ezâ, cefâ ve çileyle karşılaştıklarında da yine; “Allâh’ım! Gerçek hayat, sadece âhiret hayatıdır.” buyurmuş, böylece müʼmin gönülleri, fânî sıkıntılar sebebiyle ümitsizlik, şikâyet ve aşırı hüzne gark olarak ilâhî takdîre rızâ hâlini zedelemekten sakındırmışlardır. Neticede ümmetine, her hâlükârda huzur, sükûn ve denge içinde kalabilmenin mânevî reçetesini vermişlerdir.

Hakîkaten insan rûhu mâneviyattan uzak kaldığı takdirde, varlıkta da darlıkta da bunalımlara sürüklenmekten kurtulamaz. Birinde insanın dizginlemesi îcâb eder, diğerinde ise tesellîye ihtiyacı olur. Bu sebeple insan, nebevî terbiye usûllerini temel alan tasavvufî telkinlere, hem varlık hem de darlık zamanlarında muhtaçtır.

RIHLE Dergisi 14.Sayısı: Ruhumuzun Mayası Tasavvuf I
RIHLE Dergisi 14.Sayısı: Ruhumuzun Mayası Tasavvuf I

Tasavvufun günümüzdeki lüzum ve ehemmiyetinin diğer bir yönü de, onun, insanları ıslah husûsunda tâkip ettiği metod ve üslûptur.

Zamanımızda insanlar, ekseriyetle dinden uzaklaşmanın ve ağır günahlar irtikâb etmenin rûhî buhrânı içindedirler. Böylelerine bir ıslah ve kurtuluş imkânı sunmanın, onlara kızıp öfkelenmek yerine, af, müsâmaha, merhamet ve şefkat yoluyla daha kolay olduğu, âşikârdır. Zira aklın ve nefsin sultasında bunalan ruhlara, İslâm’ı ilâhî bir tesellî, telâfi ve tedâvi nefhası hâlinde sunmak, onlara bir cankurtaran simidi atabilmek için günâha duyulan nefreti günahkâra taşırmamak, bilâkis günahkârı, kanadı kırık bir kuş gibi farzederek onlara şefkat ve merhametle yaklaşmak, çok daha faydalı bir irşad metodudur.

Dînî hayatın canlı tutulmasında, gelecek nesillere intikâlinde, halkın irşâdında ve İslâm’ın tebliğinde tarih boyunca ehl-i tasavvufun hizmet ve gayretlerindeki muvaffakıyet, gözler önündedir.

Nitekim geçen asrın önde gelen İslâm âlimlerinden Muhammed Hamidullah bu gerçeği şöyle ifâde eder:

“Batı toplumunda, Paris gibi bir muhitte yaşamaya başladığım zamandan beri hayretle görmekteyim ki, hristiyanları İslâmiyet’i kabule sevk eden, fıkıh ve kelâm âlimlerinin görüşleri değil, İbn-i Arabî ve Mevlânâ gibi sûfîlerdir. Bu konuda benim de şahsî müşâhedelerim olmuştur. İslâmî bir konuda benden bir îzah istendiği zaman, benim verdiğim aklî delillere dayanan cevap, soranı tatmin etmiyordu; fakat tasavvufî îzah, meyvesini vermekte gecikmiyordu. Bu konuda tesir gücümü gittikçe kaybettim. Şimdi inanıyorum ki, Hülâgu’nun yakıp yıkan istilâlarından sonra Gazan Han zamanında olduğu gibi, bugün de en azından Avrupa ve Afrika’da İslâm’a hizmet edecek olan, ne kılıç ne de akıldır; sadece kalp, yani tasavvuftur.

Bu müşâhededen sonra, tasavvuf konusunda yazılan bâzı eserleri incelemeye başladım. Bu, benim gönül gözümü açtı. Anladım ki; Hazret-i Peygamber zamanındaki tasavvuf ve büyük İslâm mutasavvıflarının yolu, ne kelimeler üzerinde uğraşmak ne de mânâsız şeylerle meşgûl olmaktır; fakat insan ile Allah arasındaki en kısa yolda yürümektir, şahsiyetin geliştirilmesi yolunu aramaktır.

İnsan, kendisine yüklenen vazifelerin sebeplerini arıyor. Mânevî sahada maddî îzahlar bizi hedeften uzaklaştırıyor; ancak mânevî îzahlar ki insanı tatmin ediyor.” 3)M. Aziz Lahbâbî, İslâm Şahsiyetçiliği, Terc. İ. Hakkı AKIN, s. 114-115, dipnot 8. İst. 1972. Bu dipnot, Muhammed Hamidullâh’ın mütercime yazdığı 27 Eylül 1967 tarihli mektubun metnidir. (Mustafa Kara, Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri, s. 542-543’ten naklen.)

Demek oluyor ki, Kur’ân ve Sünnete mutâbık olan gerçek tasavvufu redde kalkışmak, meyve veren ağacın dallarını kırmaya çalışmak gibi ağır bir vebâli yüklenmektir.

Bugün bütün dünyada bedenî açlıktan ziyade rûhî açlık kol gezmektedir. İnsanlığın yaşadığı buhranların temelinde, ruhlardaki açlık yer almaktadır. Bu sebeple de insanlık en büyük tatmini tasavvuf gibi rûha seslenen telkinlerde bulmaktadır. Nitekim günümüzün Amerika kıtasında insan rûhuna dâir en çok alâka gören eserler arasında Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’sinin de bulunduğu mâlumdur. Ayrıca Mevlânâ Hazretleri’nin doğumunun 800’üncü senesi münâsebetiyle 2007 yılının UNESCO tarafından Mevlânâ’yı anma yılı îlân edilmesi de, bu husustaki dikkat çekici gelişmelerden bir diğeridir.

Suâlinizin ikinci maddesine gelecek olursak: Dünyevî sahalara müdâhil olmanın, tasavvufî muhitlerde bir dünyevîleşme temâyülü doğurduğu düşüncesini şöyle değerlendirmek lâzımdır: Gerçek tasavvuf, kalpleri dünyaya esir olmaktan koruma eğitimidir. Zikir, sabır, şükür, kanaat ve tefekkürle gönülleri gafletten muhâfaza etmektir. Mâsivâyı kalpten çıkarıp gönül tahtını Allâhʼa hasredebilme gayretidir.

Fakat bu, dünyadan el etek çekmek mânâsına gelmez. Bilâkis “El kârda, gönül Yârʼda” düstûrunca, dünya ile meşgul olmak, fakat kalbi Hakkʼa bağlayıp onu paranın kasası yapmaktan sakınmak îcâb eder. Kendisine hiçbir beşerin sahip olmadığı kadar büyük bir dünya saltanatı bahşedilmiş olan Süleyman (as)ʼın hâli, bu hususta en güzel örnektir. Aslolan dünya ile irtibatı kesmek değil, onun, kalbi perdeleyecek derecede gönlü meşgûl etmesine mânî olmaktır.

Rasûllah (sav)'in Tevekkül Anlayışı - M. Yusuf Kandehlevî
“…Sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin önünüze de serilmesinden, onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyanın onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum!” 4)Buhârî, Rikâk 7, Cizye 1; Müslim, Zühd 6
[fotoğraf:© picpickle.com]

Peygamber Efendimizʼin şu îkazları çok mühimdir:

“…Sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin önünüze de serilmesinden, onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyanın onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum!” 5)Buhârî, Rikâk 7, Cizye 1; Müslim, Zühd 6

“… Bu ümmetten kim bir âhiret amelini dünya için yaparsa, onun âhirette herhangi bir nasîbi olmaz.” 6)Ahmed, V, 134

“Kim Allâh’ın rızâsını kazandıracak bir ilmi sadece dünyalığa sahip olmak için öğrenirse, kıyamet günü cennetin kokusunu bile duyamaz.” 7)Ebû Dâvûd, İlim, 12/3664. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Mukaddime, 23

Şüphesiz ki bu nebevî beyanlar, her müslüman için ciddî birer ikazdır. Dünyalık için dînî duyguların istismârı, lüks, israf ve güç gösterisi için yapılan aşırı harcamalar, hangi kesimden olursa olsun hiçbir müslümanın hayat tarzı olamaz. Tasavvufun hedefi de, nefsâniyeti palazlandıran bu gibi hususlardan kulun uzaklaştırılmasıdır. Bu sebeple bilhassa tasavvufî neşve sahiplerinin bu hususta daha dikkatli olmaları îcâb eder.

Merhum pederim Mûsâ Efendi şöyle buyururlardı:

“İnsan başlangıçta parayı çok sever, zaman gelir para sevgisi dâhil her şey silinir. Yine zaman gelir para sevgisi, dünya sevgisi tekrar başlar. Ama mânâ değişir bu sefer, Allah için kazanmak ve Allah yoluna vermek düşüncesi hâkim olur. İşte burada mal ile münâsebet, ibâdet hâline geliyor. Kendi nefsi için olmayınca, her faaliyet faydalıdır. 8)Altınoluk, Nisan, 1997, 134. Sayı s.28

Velhâsıl, bu fâni cihânın hakîkatini kavrayıp bâkî âleme hazırlık için dünya ile meşgûliyeti ibâdet keyfiyetine dönüştürebilme şuurunu kazanmak gerekir. Kalbin mânâdan maddeye meyletmesine mânî olup maddeden bile mânâya yol bulacak bir gönül kıvâmı kazanmaya çalışmak, her müslümanın ufku olmalıdır.

Dipnotlar   [ + ]

1.Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, 5, s.40
2.Buhârî, Rikak, 1.
3.M. Aziz Lahbâbî, İslâm Şahsiyetçiliği, Terc. İ. Hakkı AKIN, s. 114-115, dipnot 8. İst. 1972. Bu dipnot, Muhammed Hamidullâh’ın mütercime yazdığı 27 Eylül 1967 tarihli mektubun metnidir. (Mustafa Kara, Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri, s. 542-543’ten naklen.)
4, 5.Buhârî, Rikâk 7, Cizye 1; Müslim, Zühd 6
6.Ahmed, V, 134
7.Ebû Dâvûd, İlim, 12/3664. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Mukaddime, 23
8.Altınoluk, Nisan, 1997, 134. Sayı s.28
tarihinde gönderildi.

Dünya Merkezlilik – Ebubekir Sifil

Modern insan aşkın değerler karşısında özgürlük savunusu yaparken, aslında nefsine köleliğin mücadelesini vermektedir. - Ebubekir Sifil

[ayraç]‘ta bugün sizlere Modern İslam Algısı serisinin ikincisi pasajını paylaşacağız. İktibâs ettiğimiz pasaj Ebubekir Sifil Hocanın Rıhle Dergisi 2.Sayısında kaleme aldığı Modern Müslümanın Zihin Durumu ve Sünnet Algısı başlıklı makalesinde ikincialt başlık olan Dünya Merkezlilik adlı pasajı paylaşıyoruz. İlk paylaştığımız pasaja buradan ulaşabilirsiniz1)Modern Müslümanın Zihin Durumu ve Sünnet Algısı, Ebubekir Sifil, RIHLE Dergisi, Cild I, Yıl I, İstanbul,. Hayırlı Okumalar…

[ayraç] | kitaba biraz mola…

[dropcap]M[/dropcap]odern insanın dünya hayata tanıdığı merkezîlik o denli baskındır ki, modern dönemde bütün kavram, değer ve sistemler bu çerçevede şekillenmiştir dense sezadır. İyinin ve kötünün, doğrunun ve yanlışın belirlendiği yegâne temel burasıdır.

Moderniteye karakterini veren “rasyonalite”, “konfor”, “özgürlük”, “ilerlemecilik”… gibi kavramların vücut ve anlam bulduğu alan da burasıdır. Modern insan rasyonel olarak izah edemediği şeyleri anlamsız bulur ve reddeder. Kader, ahiret, hatta Allah inancı böyledir. Modern insan bu sebeple “mucize”ye inanmaz, yine bu sebeple günah-sevap olgularına yabancıdır.

Rahat ve konforunu bozacak herhangi bir duruma, ancak nihayetinde daha büyük bir rahat ve konfora ulaştıracağını hesap ettiği zaman katlanır modern insan. Savaş ancak bu dolayımda –daha geniş topraklara, zengin kaynaklara ve stratejik üstünlüğe ulaştırdığı için– anlamlı ve katlanılmaya değerdir. Yeryüzünün başka herhangi bir bölgesindeki açlık, sefalet, adaletsizlik, ancak kendisine bir avantaj sağlaması halinde ilgilenmeye değerdir modern insan için.

Özgürlüğünden ise hiçbir şey karşılığında ödün vermez. Yaptığı işin haklılığını ya da meşruluğunu kimsenin sorgulamasına tahammülü yoktur. “İnsan hakları” kavramına hayat veren en önemli faktör de işbu “başkasının müdahalesinden azade olma” ihtirasıdır. Hiç kimse kendi doğrularını, yaşamasına engel çıkarılmasını istemediği için herkes başkasının hayat tarzına ve anlayışına saygılı davranma konumunu muhafaza eder. İnsan nefsinin bütün arzularını yerine getirmeyi hayatının en başat görevi addeder ve bunun adına da “özgürlük” der.

RIHLE Dergisi 2.Sayı: Sünnet
RIHLE Dergisi 2.Sayı: Sünnet

Modern insanın özgürlüğü “başkasından alınan” bir şey olduğu için o, fedakârlık anlamı taşıyan herhangi bir davranış biçimine alan açmaz. Prometeus’un ateşi tanrılardan “çalması”, modern hayatta pek çok davranış ve anlayış biçiminin kodlarını bünyesinde barındıran son derece özel bir anlama sahiptir. Ateş özgürlüğü sembolize eder ve mücadele verilerek elde edilmiş olmasının anlamı büyüktür. Tanrıların, insanın muhtaç olduğu bir şeyi bencillik ederek ısrarla ellerinde tutması, insanın da mücadele ederek ve türlü riskleri göze alarak onu tanrılardan çalması, modern hayata özellik veren birçok şeyi anlamlandırmada bize yardımcı olur. Hem insanın “tanrılar”ın sembolize ettiği “aşkın”la ilişkisinin, hem de özgürlük anlayışının mahiyetinin izini bu antik hurafede rahatlıkla sürebiliriz…

(Buradaki “özgürlük”ü, “köleliğin zıddı” olarak anlamak yanıltıcıdır. Burada söz konusu olan, “hukukî” değil, “ontolojik” durumdur. Gerçi modern insan “öteki”nin hukukî kölelik statüsünde tutulmasından fayda elde ettiği sürece bu durumu devam ettirmiş ve ancak daha faydalı bir başka durum sebebiyle köleliği ortadan kaldırmaya razı olmuştur: Makineleşme. Daha az maliyetli, daha seri üretim yapma imkânı veren ve daha dayanıklı!)

[box type=”info”]Modern insanın, özgürlüğe bu kadar “abanması”, aslında nefsaniyet merkezli bir tutumun dışa vurumu olduğu için aynı zamanda bir paradokstur da! Zira ona –başkasına zarar vermediği sürece– istediği gibi yaşamasını “kutsal bir hak” olarak telkin eden aslında egosudur. Yani modern insan aşkın değerler karşısında özgürlük savunusu yaparken, aslında nefsine köleliğin mücadelesini vermektedir. Kendisini insan yapan değerlerden özgürleştikçe nefse zebunluğu artan modern insan![/box]

Ancak bütün bu söylenenler, modern insanın geçmişten tevarüs ettiği herhangi bir değer bulunmadığı anlamına gelmez. Bunun anlamı, geçmişten tevarüs edilenlerin, bu “yeni” veya daha doğrusu “esas” duruma uyumlu olduğu sürece kabule şayan bulunmasıdır. Muhtevasını yeniden belirlemek, kısmî rötuşlarla maksada uygun hale dönüştürmek ya da farklı unsurlarla takviye ederek işler hale getirmek, geçmişin mirası üzerinde gerçekleştirilen operasyonların belli başlı özellikleridir.

Devam Edecek.2)ayraç editörü

Dipnotlar   [ + ]

1.Modern Müslümanın Zihin Durumu ve Sünnet Algısı, Ebubekir Sifil, RIHLE Dergisi, Cild I, Yıl I, İstanbul,
2.ayraç editörü
tarihinde gönderildi.

Modern İnsan – Ebubekir Sifil

RIHLE Dergisi 2.Sayı: Sünnet

[ayraç]‘ta bugün sizlere Modern İslam Algısı serisinden paylaşım yapacağız. İktibâs ettiğimiz pasaj Ebubekir Sifil Hocanın Rıhle Dergisi 2.Sayısında kaleme aldığı Modern Müslümanın Zihin Durumu ve Sünnet Algısı başlıklı makalesinde bir pasaj paylaşıyoruz. İnşallah bu makalenin devamını pasajlar halinde paylaşacağız. Hayırlı Okumalar…

[ayraç] | kitaba biraz mola…

“Modern insan” veya “Modern Müslüman” terkipleri ile “zamansal” bir durumu değil, bir bilinç durumunu kasdettiğimi belirterek başlamam isabetli olacak. Bu yazıda bu terkipler, temel kimlik kodlarını modernitenin belirlediği insan tipini anlatmaktadır.

[dropcap]M[/dropcap]odernite, “dünya hayat”ını öncelenmesi temelinde şekillendiği için modern insanın öncelikleri dünya merkezlidir. Modern insan eşyayı ve olayları değerlendirirken merkeze kendisini, kendi algı, heves, beklenti, menfaat ve rahatını koyar; şeyler ve kavramlar dünyasını da bu temel de yeniden dizayn eder.Dinlerin ve inanç sistemlerinin de bu çerçevede değerlendirme konusu olması tabiidir.

RIHLE Dergisi 2.Sayı: Sünnet
RIHLE Dergisi 2.Sayı: Sünnet

Bütün değerler, modern insanın merkezinde oturduğu bir yaklaşımla ele alındığı için modernite insanlık tarihinde yaşanmış en büyük kırılmadır. Geçmişte yaşanmış herhangi bir olayın ya da benimsenmiş herhangi bir değerin bugün farklı bir anlam ve çağrışım alanına sahip olması, modern durumun insanlık tarihinin bütünü karşısında arz ettiği esaslı farklılığın göstergesidir.

Moderniteye karakterini veren unsurları iki başlık altında toplayabiliriz: Dünya merkezlilik ve Tarihsellik. Moderniteyi oluşturan diğer bütün unsurları bu iki başlığın kapsamında ele almak mümkündür. Devam edecek.

tarihinde gönderildi.

Tüm Dergilerde İndirim!

RIHLE Dergisi Tüm Sayılar İndirimli!

rihlekitap.com’dan yeni bir kampanya! Alanında uzman hocalar tarafından dosya konusuna göre yazılan yazılardan oluşan RIHLE Dergisi’nin 16 sayısı 30 Mart’a kadar 157,00TL yerine 120,00TL + Aynı Gün Ücretsiz Kargo! RIHLE Dergisi her üç ayda bir yayımlanan akademik ve ilmî bir dergidir. Her sayıya münhasır dosya konuları ile alanında uzmanların yazılarından oluşmaktadır. Soruşturma, İntikad, Mülâkât, Bediiat vb. diğer bölümleri bulunan derginin 16 sayısının takdim bölümlerini sizler için bir araya getirdik.

Kampanya koşulları hakkında detaylı bilgi almak ve kampanyadan yararlanmak için buraya tıklayabilirsiniz.

RIHLE 1. Sayısı: “Din ve Değişim”


O’NUN ADIYLA

[quote]Normalden biraz daha uzun süren bir hazırlık safhasından sonra nihayet huzurunuzdayız. İlmî karakteri yanında tarih, kültür, medeniyet yazılarının da yer aldığı, kendine mahsus bir estetik anlayışı ve görsel yanı olan, ama seviyeyi görselliğe kurban etmeme endişesi taşıyan bir dergi olsun istedik Rıhle. Bunun zor olduğunu ve ideal anlamda gerçekleşmesinin zamana ihtiyaç gösterdiğini biliyoruz.[/quote]

“Rıhle kısa bir süre sonra okuyucusuyla buluşuyor” tarzındaki sınırlı duyurunun ardından buluşmamızın bu güne sarkması bundan. “İlk sayı-ilk intiba” hassasiyetinin ve daha iyisini nasıl yaparız titizliğinin yanında, her sayımızda, yurt dışından ilim-fikir adamlarının Rıhle’ye özel yazı ve röportajlarına mutlaka yer verme kararımızın da bu gecikmede etkisi var.

Ala külli hal, Rıhle şu anda elinizde. Elhamdülillah..

Rıhle’nin kendisinden bekleneni verebilmesi için farklı tarz ve muhtevalardaki yazılardan oluşması gerekiyordu.İlk kategoride dosya yazıları yer alıyor. Ehil isimlerin değerlendirmelerinin alındığı soruşturma dışında, müstakil makalelerle de muhtelif veçheleriyle ele alınması, dosya konularının doyurucu bir şekilde işlenmesini mümkün kılacak.

Dosya konusu dışındaki serbest makalelerin, ilmî seviyesi yanında, gündemimizdeki problemlere neşter vurucu özellikte olması temel hedeflerimiz arasında yer alıyor.

RIHLE 1. Sayısı: "Din ve Değişim" Makâlâtü’l-Kevserî’den İtikad Fıkıh İlişkisi / Dr. Ebubekir Sifil Fıkhın Kaynakları / Talha Hakan Alp Makâsıd Fıkhı’nın Mahiyeti / Dr. Serdar Demirel Ahkâmda Değişim / Murat Hafızoğlu İllet ve Maslahat Açısından İctihad / Dr. Nu’man Cagîm Eski Zamanlarda İlim Yolculukları / Mehmet Fatih Kaya Modern Zamanlarda “İctihad ve Terakki”ye Yerli Bir İtiraz: Bediüzzaman Said Nursî Örneği / Murat Türker Bütünsel Bilginin Peşinde Hikmet / Doç. Dr. Bedri Gencer Söyleşi: Süleymaniye Kütüphanesi Müdürü Emir Eş ile Soruşturma Prof. Dr. Orhan Çeker Prof. Dr. Cevat Akşit Selman en-Nedvî Prof. Dr. Vehbe ez-Zuhayli Prof. Dr. Tahsin Görgün Prof. Dr. Erkrem Buğra Ekinci İsmail Çetin Sahabeye Saygının Aşınması ya da “Hakem Olayı”nın Aslı / Dr. Ebubekir Sifil Tezakir – Son Asırdaki Büyük Yürüyüşler “Şeyh Senusî” / Turan Kışlakçı Kitâbiyât
RIHLE 1. Sayısı: “Din ve Değişim”

Bir diğer kategoriyi, “intikad” bölümündeki eleştiri yazıları oluşturuyor. Barika-i hakikatin zuhurunu hedeflemekle birlikte, bunu sağlayacak şeyin her zaman müsademe-i efkâr olduğunu söylemek gerçeğin ifadesi olur mu? Doğrusu bu konuda çekincelerimiz var. Zira Rıhle’nin temel amacı İslamî ilimlerin her branşında Ehl-i Sünnet çizginin devasa birikimini vüs’atimiz ölçüsünde günümüz dünyasına yansıtmak. Bunun ancak “tartışma”yla mümkün olabileceğini söylemenin tartışmalı olduğunu düşünüyoruz…

Nihayet medeniyetimizin, kültürümüzün ve tarihimizin muhtelif kesitlerini dikkatinize arz eden yazılarla “iki dünya” arasında mukayese yapmanın, daha doğrusu geçmişi bugünün hayal aynasına yansıtarak modernitenin kuru, ruhsuz, renksiz, dijital dünyasında yaşamanın bize nelere mal olduğunu görmenin imkânlarını araştırıyoruz.

Ve kitap tanıtım yazıları… Her sayıda ilgilileri için zikre değer çalışmaların tanıtımının önemli olduğunu düşünüyoruz. Gerek ülkemiz dahil İslam aleminde, gerekse yurt dışında yayımlanmış çalışmaların kısa tanıtım yazılarıyla okuyucuya sunulmasını, yapmak istediğimiz şeyi tamamlayan bir çalışma olarak değerlendiriyoruz.

Yapmak istediklerimizi tam anlamıyla yapabildik mi? Biz bu soruya gönül rahatlığıyla “evet” diyemiyoruz. Bunun ancak zaman içinde, sizlerin de dua ve katkılarıyla gerçekleşecek bir husus olduğunu biliyoruz.

Birlikte çıktığımız “RIHLE”nin, bu kutlu yolculuğun Rabb-i Zülcelal’in rızasına uygun, O’nun dinine hizmete layık ve ehil ve uzun soluklu olması arzumuzu, gönülden iştirak edeceğiniz dua makamına koyarak sizi ilk sayımızla baş başa bırakıyoruz.

RIHLE 2. Sayısı: Sünnet


[dropcap]S[/dropcap]ünnet-i Seniyye’yi kapak konusu yapan ikinci sayıyla bizi buluşturana hamdolsun.

İçinde bulunduğumuz zaman dilimi Din hakkında arızalı yaklaşımlar üretmede geçmiş zamanlardan hayli ileride. Kaynakları, kurumları, kavramları ve pratiğiyle Din’in tartışma konusu yapılmayan noktası neredeyse kalmadı. Bu çerçevede İslam’ın hayata akseden yüzü olan Sünnet de enikonu tartışılmaya devam ediyor.

Modern zamanlarda Sünnet etrafında ortaya atılmış bulunan soru işaretlerinin tamamını ele almak ve tartışmak, bir derginin sınırlı hacmi içinde elbette mümkün değil. Dolayısıyla konu seçimini isabetli bir şekilde yaparak sınırlı sayıdaki yazıyla konu etrafındaki temel soru işaretlerine eğilmek, yapılabilecek en doğru şeydi. Biz de bunu yapmaya çalıştık.

[dropcap]S[/dropcap]ünnet Din’in yaşanabilirliğini temin eden en önemli unsurdur. Bu sebeple Sünnet bilincindeki bir çözülme, doğrudan Din anlayışına yansımaktadır. Sünnet, istikametimizin tayininde nirengi noktası olduğu için onu görmezden gelmek ya da hafifsemek dalalete sürüklenmekle eşanlamlıdır. Tarihte olduğu gibi günümüzde de bid’at oluşumların beslendiği en verimli alan, Sünnet’in anlam ve önemi konusunda yeterli ciddiyet ve hassasiyeti göstermeyen nahif din anlayışlarıdır.

RIHLE 2. Sayısı: İstikametimizin Tayininde Nirengi Noktası Sünnet Makâlâtu’l-Kevserî’den Modern Müslümanın Zihin Durumu ve Sünnet Algısı / Dr. Ebubekir Sifil  Günümüz Hadis Tartışmaları Bağlamında “Mütevâtir Hadis” / Talha Hakan Alp Hadis Hafızlığı / M. Fatih Kaya Sünnet-Vahiy İlişkisi / Dr. Mustafa Genç Sünnet Müdafaası veya Risâle-i Nur’da Hadis Vurgusu / Murat Türker  Sebep ve Sonuçları Bakımından Mâna ile Hadis Rivâyeti / Dr. Hikmet Atan  Hz. Peygamber (s.a.v)’in Hadislerinde Çevre Ahlâkı / Dr. Serdar Demirel Soruşturma: Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan Prof. Dr. Muhammed Acâc el-Hatîb Dr. Nurettin Boyacılar Prof. Dr. S. Kemal Sandıkçı Prof. Dr. Nûruddîn Itr Muhammed Salih el-Ğursî (Ekinci) Prof. Dr. Zekeriya Güler Mülakat: “Kırk Hadis” Kitabı Üzerinden İsmet Özel İle Bir Hasbihal Tarih ve Şiddet / Mustafa Armağan  Modern İslamcı Kadın Hareketleri ve Kubeysî Hanımlar / Ömer Faruk Tokat  Din Dışı Anlayış ve Aktörlerin Dini Tanımlama Savaşımı / Mustafa Özcan  Tezâkir: Son Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi / Turan Kışlakçı Kitâbiyât
RIHLE 2. Sayısı: İstikametimizin Tayininde Nirengi Noktası Sünnet

Bu sebeple Rıhle olarak Sünnet konusunda günümüzde üretilen soru işaretlerine vakit geçirmeden neşter vuralım istedik. Bu çerçevede Makâlâtu’l-Kevserî‘den seçtiğimiz makalenin ardından Dr. Ebubekir Sifil, Modern İnsanın Zihin Durumu ve Sünnet Algısı başlıklı yazıyla genel bir çerçeve çizdi. Arkasından Hakan Talha Alp, Dr. Abdullah Hikmet Atan ve Dr. Mustafa Genç, Sünnet’in/Hadislerin ontolojik ve epistemolojik değerini ortaya koyan yazılarıyla bu sayıya esaslı katkılar sundular.

Dr. Serdar Demirel ilginç bir konuyu ele aldı: Hz. Peygamber’in Hadislerinde Çevre Ahlakı. Murat Türker, kısa bir Sünnet müdafaasını ve Bediüzzaman merhumun Hadis vurgusunu aynı yazı içinde bütünleştirerek takdim etti. Salih Ekinci hocanın makalesi, Sünnet’in hücciyyeti üzerindeki soru işaretlerini ortadan kaldırmaya matuf, müdellel bir yazı.

Rıhle’nin kendine mahsus tarzının bir yansıması olarak dosya konusunu sadece makalelerle ilmî formatta işlemekle yetinmiyor, “Soruşturma“yı bu sayıda da Sünnet konusunda devam ettiriyoruz.

  • Sünnet’in kaynaklık değeri,
  • Sünnet’e ittibanın anlam ve önemi,
  • Sünnet’in Müslüman birey ve toplumun kimliğinin inşasında nasıl bir belirleyiciliğinin bulunduğu… gibi sorulara yurt içinden ve dışından mütehassıs ilim adamları cevap verdi.

Bu sayıda İsmet Özel‘le yaptığımız mülakatın ayrı bir anlamı var. Zira onunla, gündemden düşmeyen İsmet Özel merkezli tartışmaları değil, “Kırk Hadis“i konuştuk. Ülkemizde ve İslam Dünyası’nda Sünnet/Hadis konusunda ilahiyatçılar problem üretmekle iştigal ederken İsmet Özel‘in, her ilahiyatçıda görülemeyecek özgüven, sadakat ve saygı yüklü yaklaşımı Kırk Hadis‘i gerçekten farklı kılıyor. Sünnet/Hadis konusundaki bu muhkem duruş İlahiyat Fakültelerine ders olacak kıymette…

Kitâbiyât bölümünde de yine ilgiyle okuyacağınız kitap tanıtım yazıları yer alıyor.

RIHLE 3. Sayısı: Bilincimize Musallat Olan Çağdaş Virüs: MODERNİZM


Bu sayıda zihin kurcalayan, istikamet şaşırtan ve kalp kimyasını bozan temel bir “mesele” ile karşınızdayız: Modernizm.

İslam’ın kaynaklarına, tarihte ortaya konulmuş pratiklerine, inşa ettiği ferde ve topluma ve bugüne ne söylediğine ilişkin olarak kafa karıştıran soru işaretlerinin, nereden kaynaklandığını sormayı çoğumuz akıl edemiyoruz. Din adına ortaya atılan yeni keşiflerin bizi çarpması, toplum olarak, “Meğer bugüne kadar bize öğretilenler yanlışmış; işin aslı öyle değilmiş” tarzı cümleler kurmaya hazır bir algı durumuna, böyle bir kıvama getirilmiş olmamızdandır. “Tedeyyün”, tabiatı icabı bu kadar kolay yapı-bozumuna uğrayan bir hal değil oysa…

Kafa karıştırıcı soru işaretlerinin ve dini, kolayca değişiveren bir “tasavvur”a indirgeyen şeyin ne olduğu sorusunu sormayı akıl edenlerimizin önemlice bir kısmı ise cevap olarak “bireysel sapmalar”ı işaretliyor. Şu veya bu ilahiyat profesörünün dudak uçuklatıcı “fetva”ları ya da tesbitleri, evet belki onaylanmıyor büyük kitle tarafından, ama ona bunu dedirtenin ne olduğunu sorduğunuzda cevap, “delidir, ne yapsa yeridir” kabilinden, onun bireysel şaşırmışlığına yapılan bir göndermeden ibaret oluyor büyük ölçüde.

Oysa bu topraklarda resmî olarak Tanzimat’tan bu yana, fiilî olarak ise Cumhuriyet’le birlikte İslam’ın modernizasyonu bilinçli, planlı ve çok yönlü bir operasyon olarak yürürlükte bulunmaktadır. Sözünü ettiğimiz “şu veya bu ilahiyat profesörü”nün yahut şu veya bu kanaat önderinin yaklaşımlarının ilk ve son olmaması ve hatta onların, meselenin “fazla öne çıkmış” bir görüntüsünden ibaret bulunması bu yüzdendir.

RIHLE 3. Sayısı: Bilincimize Musallat Olan Çağdaş Virüs: MODERNİZM  Makâlâtü’l-Kevserî’den Bir Bid'at Mezhep Olarak İslam Modernizmi / Dr. Ebubekir Sifil Tarihte Bir Kırılma: Modernite / Dr. Serdar Demirel Modernite Dine Alternatif Olabilir mi? / Doç. Dr. Adnan Aslan Modernizm ve İslam: İslam Modernizmi Neye Tekabül Ediyor? / Prof. Dr. Tahsin Görgün Modern İlahiyatçılar Hangi Anlayışın Mümessilleri / Prof. Dr. Salim Öğüt İslam Modernizminde Allah ve Vahiy Tasavvuru / Ahmet Turan Soruşturma Abdurrahman Arslan Dr. Abdulkadir Hüseyin Prof. Dr. Mehmet Bayraktar Dr. Misbahullah Abdulbakî el-Afganî Prof. Dr. Hasan eş-Şafiî Dr. Ahmed Fazıl Mülâkât: Sri Lankalı İlim Adamı Prof. Dr. Dîn Muhammed Muhammed Mîrâ Sâhib ile… Tarihî Kırılma, Varoluş ve Hakîkat Arayışı ve Medeniyetin Hayatiyeti / Yusuf Kaplan İntikâd: İctihad Kapısı Nereye Açılır ya da Dinlerarası Diyaloğun Öteki Yüzü / Dr. Ebubekir Sifil Hadis Hıfzını Mümkün Kılan Sebepler / M. Fatih Kaya Batılı İslamologların Modernist Müslümanlara Bakışı ve Avrupa Üniversitelerinde İslam Din Eğitimi ile İlahiyat Bölümleri / Prof. Dr. Bülent Uçar Libarelleştirebildiklerimizden misiniz? / Murat Türker Medeniyet Tutulması / Mustafa Armağan Tezâkir: 19. Yüzyılın Gazzali’si: Şibli Numani / Turan Kışlakçı Kitâbiyât
RIHLE 3. Sayısı: Bilincimize Musallat Olan Çağdaş Virüs: MODERNİZM

Modernizm’in bu topraklardaki serüveni üzerine kafa yoranların genellikle gözden kaçırdığı bir nokta var: Fazlur Rahman’dan yapılan çeviriler öncesinde “modernizm”den ziyade “reform”u konuşuyorduk. Efgani ve Abduh isimlerinin Luther çağrışımıyla birlikte anılması ve başını onların çektiği ekolün faaliyetlerinin, “reform” kavramı ile ifade edilmiş olması bunun en bariz göstergesidir. O süreçte “modernleşme”yi anlatmak için kullanılan yaygın tabir “asrîleşme”dir; ancak “asrîleşme” denince genellikle profan/din dışı bir hayatı benimseme tavrı anlaşılmıştır. Yani “Müslümanlığın asrîleşmesi” söz konusu değildir henüz.

Bugüne geldiğimizde ise kitap isimleri yahut makale başlıkları arasında “Dinde reform”un bulunmaması, onun yerine “İslam modernizmi”, “Modern İslam düşüncesi”, “din anlayışının revize edilmesi/yenilenmesi” veya benzeri terkiplerin yaygınlık kazanması en dikkat çekici olgu olarak görünüyor. Bunun sebebi sadece “İslam modernizmi” vb. tabirlerin “dinde reformculuk”a göre daha az tepki uyandıran, daha olumlu, entelektüel boyutu olan, daha süzme, hatta belki “daha az zararlı”?! çağrışımı yapıyor olması mıdır? Şüphesiz hayır!

Asıl sebep, yukarıda sözünü ettiğimiz operasyon çerçevesinde toplum-din ilişkisi alanında yaşanan bir değişim, daha doğrusu bir “takdim-tehir”dir. “Dinde reform” döneminde din reforme edilerek onun üzerinden ulema ve giderek toplum dönüştürülmek isteniyordu; bugünse din, değişen toplumun talepleri doğrultusunda dönüştürülmek isteniyor. Dönüşüme direnen ulemanın terk-i dünya ettiği bir vasattayız; toplum değişmiş durumda ve din ona ayak bağı olmaktan uzaklaştırılmak isteniyor.

Reform aşamasında, ulema olmasa da toplum bu dönüşüme refleksif olarak tepki gösterecek kıvamda idi. Şimdi ise dinî hassasiyetlerinin canlı olduğu farz edilen muhafazakâr kesim öyle bir dönüşüme uğramış durumda ki, yenilikçilik, ictihad, tecdid, çoğulculuk, özgürlükler, insan hakları, barış… gibi büyülü kavramların eşliğinde 1400 yıllık birikim ve tecrübeye burun kıvırarak bakıyor ve Modernitenin amentüsüyle çelişmeyecek “yepyeni” bir İslam tasavvuru yolunda atılan her adımı çabucak ve içtenlikle benimsiyor, alkışlıyor! Şüphesiz bu durum, Modernitenin inşa ettiği yepyeni bir birey ve toplum gerçeği ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

[dropcap]M[/dropcap]odernite, sadece bizde gerçekleştirdiği bu dönüşüm sebebiyle değil, bütün bir İslam dünyasında, hatta bütün dünyada yol açtığı dinî, kültürel, sosyal, ekonomik, teknolojik, siyasî… sonuçlar dolayısıyla Müslümanların kalıcı gündemini oluşturmalıdır. Böyle bir olgunun, bir dergi formatı içinde bütün boyutlarıyla ele alınması mümkün de değildir, doğru da. Bu sebeple RIHLE’nin bu sayısında konunun bazı veçhelerini yansıtmaya çalıştık.

***

RIHLE 4. Sayısı: Kur’an Merkezli Söylemlerin Amacı: VAHYİ “Uygulamak mı”? “Uyarlamak mı”?


Modern zamanlarda Ümmet-i Muhammed’in zihniyet planında maruz kaldığı en önemli operasyonun üzerinde gerçekleştiği zemini konuşuyoruz bu sefer: “Kur’ân’ı anlamak” yerine “Kur’ân’a anlam yüklemek” olarak ifade ettiğimiz faaliyet, Kur’ân’ı “yalıtılmış bir metin” olarak kabul ettiğimiz andan itibaren devreye giriyor.

Operasyon son derece ustaca kurgulandı: Şuurumuzda önce “âlim” imajı örselendi. “Peygamber varisi” adam, yerini “emekliye ayrılmış” adama bıraktı. Problem şurada ki, onların yerine ikame edilenler, önceki âlimlere talebelik dahi yapamayacak kadar niteliksiz, çapsız ve daha da önemlisi hedefleri farklı kişilerdi.

Arkasından mezhep kurumu hedef tahtasına oturtuldu, bir sonraki adımda Sünnet-i Seniyye… Bütün bu aşamalarda Batı’dan ithal edilen adamlar, fikirler, metotlar hep baş rolde oldu. Ağzını “zamanın değiştiğini” söyleyerek açan herkes, bir sonraki cümleyi “ihya”, “ıslah”, “tecdid”, “yenilenme”… kelimelerini merkeze alarak kurdu. Enteresan olan şu ki; âlimi, mezhebi, Sünnet’i… devre dışı tutan hiç kimse, bunu açıktan, yiğitçe ve cesurca yapmadı/yapmıyor…

Ve sonunda “olması gerektiği” gibi iş gelip Allah’ın Kitabı’na dayandı. Kur’ân’ın mucizevî özelliklerinden birisi olarak bilincimizde yer etmiş bulunan “beşer müdahalesine uğramamış tek kaynak” olma özelliği, şimdilerde doğrudan Kur’ân’ın tahrifi olarak değerlendirilebilecek girişimlere basamak olarak kullanılıyor.

Kurgu şu: Mademki Kur’ân dışında güvenebileceğimiz başka bir kaynak mevcut değil; o halde gelin Kur’ân’a gidelim. Oysa gidilen Kur’ân değil, kitleleri Kur’ân’a çağırdığı düşünülen kişinin/kişilerin Kur’ân’dan anladığı şey. Bu ikisi arasındaki farkı fark edemeyen kitleler, Allah’ın Kitabı’na yöneldikleri vehmiyle oradan oraya savrulup gidiyor…
Peki Kur’ân’a gitmek nasıl olacak?

RIHLE 4. Sayısı: Kur'an Merkezli Söylemlerin Amacı: VAHYİ "Uygulamak mı"? "Uyarlamak mı"?  "Makâlâtü'l-Kevserî'den - ""Kim Kendini Bir Kavme Benzetirse Onlardandır"" Hadisi" Dr. Ebubekir Sifil - Muradullah mı, Meal Yazarının Kanaati mi? Dr. Serdar Demirel - Kur’ân’daki Muhammed’e karşı “Muhammed’siz Kur’ân!” Projesi Dr. Şevket Kotan - Kur’ân ve Tarihsellik Üzerine Yard. Doç. Dr. Faruk Gürbüz - Bir Ömürdür İslam Doç. Dr. Orhan Atalay- Mahiyeti ve Keyfiyeti Açısından Vahiy Talha Hakan Alp - Meallerde Referans Sorunu ve Şaz Kıraatler (Muhammed Esed ve Mustafa İslamoğlu’nun Mealleri) Prof. Dr. Selahattin Sönmezsoy - Allah Kelamı Kur’ân ve Oryantalist Tutum Prof. Dr. Muhammed Fatih Kesler - Kur’ân Meallerinde Gözardı Edilen Bazı Anlama Karinelerinin Tespiti ve Öneriler Orhan Ençakar - Yedi Harf Prof. Dr. Tahsin Görgün - İslam ve Modernizm: İslam Modernizmi Neye Tekabül Ediyor? -II- Dr. Ebubekir Sifil - İNTİKÂD: Operasyonel Meal-yazıcılığı ya da Meal Üzerinden Din Tasavvuru İnşası Prof. Dr. Mustafa Tavukcuoğlu Doç. Dr. Abdulhamit Birışık Dr. Abdulkadir Hüseyin MÜLÂKÂT: Halid Miş’al’in Hayatında Kur’ân Etkisi Tahir Tural - Eser Tenkidi: “Sahabe Dönemi İktidar Kavgası” Murat Türker - ‘Bu Ülke’ Müellifi ve Bu Ülkenin Aydınları Üzerinden Bir Mağlûbiyet Tahlili KİTÂBİYÂT
RIHLE 4. Sayısı: Kur’an Merkezli Söylemlerin Amacı: VAHYİ “Uygulamak mı”? “Uyarlamak mı”?

En basit şekliyle söyleyelim: 1400 küsür yıldan beri nasıl gidiliyorsa, öyle!

Eğer birileri size Kur’ân’ın 1400 küsür yıldır yanlış anlaşıldığını söylüyorsa, ya aklından veya niyetinden şüphe etmenizi istiyor demektir! Muhatabınızın durumuna göre bunun kararını siz vereceksiniz. Ancak bir noktayı hatırınızdan hiç çıkarmayın: Allah Teâlâ Kur’ân’ı bu Ümmet’in Kur’ân’a olan bağlılığı, aşkı, liyakati ve itaati ile muhafaza buyurmuştur. Bugüne kadar böyle oldu, bundan sonra da böyle olacak. Kur’ân’ı eşi benzeri görülmemiş bir muhabbet ve ta’zim ile yüreğinde taşımış olan Ümmet’in, onu gereği gibi anlama ve hayata aktarma noktasında gerekli dirayet ve ehliyetten mahrum bulunduğunu söylemek belki kolaydır da, bunun isbatı ancak bu Ümmet’in geriye bıraktığı ilim mirasından istifadeye mütevakkıftır! Anlamayanlar için özetleyelim: Bu, “imkânsızın” ifadesidir!

Elinizdeki sayı, Kur’ân konusunda sahih/müstakim bir bilince ulaşmak için gerekli alt yapı konusunda sadece kimi ipuçları verme düşüncesiyle hazırlandı. Dosya makalelerinin, içinde bulunduğumuz zaman diliminde bu noktada ortaya çıkmış arızalı yaklaşımları tartışmak kadar, meselenin doğrusunu göstermeyi hedefleyen muhtevaya sahip olmasına da dikkat ettik.

Bu sayımızda yer alan makalelerle ilgili olarak, Dr. Ebubekir Sifil, meal olgusunun bizi muradullaha ulaştırmasının imkânını sorguladı. Dr. Serdar Demirel, “Muhammed’siz Kur’ân” projesini ve altında yatan saikleri yazdı. Talha Hakan AlpMeallarde Referans Sorunu ve Şaz Kıraatler” başlıklı yazısında Esed ve İslamoğlu meallerindeki iki örnekten hareketle bir “yaklaşım tarzı“nı mercek altına aldı. Prof. Dr. Selahattin Sönmezsoy, oryantalistlerin Kur’ân hakkındaki iddialarını tartışan yazısıyla konuya farklı bir açıdan ışık tuttu. Doç. Dr. Orhan Atalay, vahiy olgusunu “mahiyeti ve keyfiyeti” açısından ele aldı. Dr. Şevket Kotan‘ın Kur’ân’ın tarihselliği iddialarını konu edinen yazısını zevkle okuyacaksınız. Daru’l-Hikme hocalarından Orhan Ençakar‘ın “Yedi Harf” başlıklı yazısı, Kur’ân tarihinde önemli bir yere sahip olan “yedi harf” ve “mütevatir kıraatler” meselesi konusunda teknik bilgiler veriyor.

Serbest yazılar içinde Prof. Dr. Tahsin Görgün‘ün, ilk bölümünü geçen sayıda okuduğunuz Modernizm ve İslam: İslam Modernizmi Neye Tekabül Ediyor? başlıklı yazısının ikinci bölümü yer alıyor. Murat Türker de bu bölümde her sayı katkısını aldığımız bir diğer yazarımız. Yrd. Doç. Dr. Faruk Gürbüz İslam’ın bir “Din” olarak ne ifade ettiğini, nasıl anlaşılması gerektiğini ve onu yaşamanın nasıl mümkün olacağını anlatıyor yine bu bölümdeki Bir Ömürdür İslam başlıklı yazısında.

Soruşturma‘yla yine yurt içinden ve yurt dışından ilim adamlarının dosya konusuyla ilgili görüş ve düşüncelerini taşıdık sayfalarımıza.

Ve bu sayıyı bizim için önemli kılan bir diğer bölüm: Mülâkât. Bu sayıda Gazze‘de direnişin destanını yazan Hamas‘ın Suriye‘deki lideri Halid Miş’al ile yapılan bir sohbet var. Hamas‘ın gözlerden kaçmış, farklı, ama son derece önemli bir yanını dikkatimize sunması dolayısıyla son derece önemli. Hamas sadece silahlı bir direniş hareketi değil; siyasî faaliyetleri, sosyal hizmetleri ve teşkilatları yanında, aynı zamanda, “ilmî” sahada da altı çizilmesi gereken hizmet ve anlayışa sahip bir kurum. Bildiğiniz gibi Hamas‘ın ilmî tarafını temsil eden ve Müslim‘e şerh yazacak kadar dirayet ve birikim sahibi olan Nizar Reyyan, son Gazze işgalinde şehadet şerbetini içmiş, böylece şahsında üç zirve hasleti birleştiren ender bir insan olduğunu ortaya koymuştu: İlim, cihad ve şehadet!

Hamas‘a karakterini veren esas unsurlardan birisini (ilim) ortaya koyması bakımından dikkatle okunması gereken bir mülakat gerçekten.

Ve her sayıda olduğu gibi Kitabiyat‘ta dosya konusuyla örtüşen kitap tanıtımları yer aldı. Bu bölümün özel bir ilgiyle takip edildiğini biliyor, biz de bu ilgiyi diri tutmak için gayret gösteriyoruz.
Bir dahaki sayıda buluşmak ümidiyle, Allah’a emanet olunuz…

RIHLE 5-6. Sayısı: Dünya-Ahiret Dengesinde: Fıkıh ve Hayat


[quote]İslam’ı, ferdin ve toplumun hayatında görünür kılmanın zemini olarak Fıkh’ı konuşuyoruz bu sayıda. Geçmiş devirlerde nasıl tarif edilmiş, anlaşılmış ve iş görmüş olursa olsun, Fıkh’ın günümüzde eskisinden daha hassas bir misyon yüklendiği açık. Zira ne yapsak bir parçası olmaktan kurtulamadığımız seküler dünya, geldiğimiz noktada bizi fıkhî değerlendirmelerle içine çekiyor, vakumluyor. Dolayısıyla seküler dünyada Fıkh’ı konuşmak ayrı bir nezaket arz ediyor… [/quote]

İslam insanı “mükellef varlık” olarak görür. Bu, insanın var kılınışının en temelde birtakım mükellefiyetleri yerine getirmesi amacına matuf olduğunu ifade eder. Mükellefiyetler üzerine kurulu bir hayat ve varlık çizgisinde, davranışların hükümleri (ef’al-i mükellefîn), şüphesiz en hassas noktayı oluşturmaktadır. Nerede ve ne halde bulunuyor olursak olalım, içinde bulunduğumuz halin bilgisine ve hükmüne vasıl olmanın yegâne yolu Fıkıh’tır.

Bu son cümle, Fıkh’a temel karakterini veren ana unsurun “sabiteler” olduğunu ifade ediyor aynı zamanda. Fıkıh, “sabiteler” (neshten, tahsisten ve ana özelliğini etkileyecek her türlü muarazadan salim hükümler) üzerine kurulu bir hayat vasıtasıyla murad-ı ilahîye ulaşmayı taahhüt eder.

RIHLE 5-6. Sayısı: Dünya-Ahiret Dengesinde: Fıkıh ve Hayat Dr. Ebubekir Sifil / Seküler Dünyada Fıkh’ı Konuşmak Prof. Dr. Tahsin Görgün - İslam ve Modernizm: İslam Modernizmi Neye Tekabül Ediyor? -III Farklılıkların Siyasallaştırılması ve Siyasallaşmanın Aşılması Talha Hakan Alp / Dünden Bugüne İctihad Anlayışımız Dr. Serdar Demirel - Şia ve Ehl-i Sünnet Arasındaki İhtilaflarda Sünnet Algısının Rolü Orhan Ençakar / Fetva ve Fetva Verme Usûlü Muhammed Avvâme Hocayla MÜLÂKÂT Hikemiyât "Dr. Muharrem Önder - Re’y Kavramı; Hz. Peygamber ve Sahabe Döneminde Re’y İctihadı" "Abdulkadir Yılmaz - İNTİKÂD: ""er-Risalê'nin Şekil ve Muhteva Açısından Eleştirisi"" İsimli Makalesi Bağlamında HAYRİ KIRBAŞOĞLU ELEŞTİRİSİ" Prof. Salah Muhammed Ebu’l-Hâc - Mutaassıp Olmadan Mezheb Mensubu Olmak Hikemiyât SORUŞTURMA: Hüsnü Aktaş Prof. Dr. Kays b. Muhammed Al-i Şeyh Mübarek Prof. Dr. Orhan Çeker Prof. Dr. Ahmed el-Haccî el-Kurdî Hüseyin Kutlu Hocayla Sanat Ekseninde Bir Söyleşi İbn Âbidîn Ukûdu Resmi’l-Müftî (Hazırlayan: Emre Yazıcı) Prof. Dr. Orhan Çeker / Endelüs Mektubu Murat Türker / Dâvâ Adamı ile Stratejist Dr. Mahmud Seyyidoğlu - TEZÂKİR: Bir Osmanlı Âlimi: Muhammed Trabzonî TENKÎDÂT: Tûnus Hâkimi Şeyh İsmâil es-Safâihî (Mütercimi: H.Fevzi, Hazırlayan: Hikmet Akpur) Murat Hafızoğlu / Ramazanı Yaşamak
RIHLE 5-6. Sayısı: Dünya-Ahiret Dengesinde: Fıkıh ve Hayat

İçinde bulunduğumuz halin hükmünü “değişkenler” merkezinde belirleme eğilimlerinin hiçbir zaman olmadığı kadar yoğun biçimde gündemde tutulduğu bir zaman diliminde bu nokta gerçekten ayrı bir ehemmiyet arz ediyor. Niçin tarihin hiçbir döneminde müşahede edilmeyen bir yoğunlukta “değişim”den, “hükümlerin esnekliği”nden, “kolaylık”tan, “yeni ictihadlar gerektiği”nden bahseder olduk?

“İnsanın, içinde bulunduğu hal ile ilgili bilgileri öğrenmesi farz-ı ayndır” diyoruz. Bu, tarih boyunca hep böyle bilindi ve yaşandı. İçinde bulunduğumuz hal ile ilgili mevcut bilgiler bizim için bir biçimde “problem” oluşturduğundan, şimdilerde “hal”imizi yeniden tarif etmekle ve bu “yeni durum”la ilgili “yeni” bilgiler üretmekle iştigal ediyoruz. Şu farkla ki, geçmişte yaşanan hayat da, üretilen bilgi de, onların üzerine oturduğu ontoloji de “tabiî/fıtrî” idi; şimdi yaşadığımız hayat da, ürettiğimiz bilgi de “sentetik!”

Hadd cezalarının, cihad emrinin, cizyenin, hilafetin tarihte kaldığından, kadının “erkek karşısındaki” konumundan, haklarından, sosyal hayattaki rolünden… hasılı bize günümüz dünyasında “problem” teşkil ettiği telkin edilen hususlardan bahsederken “tarihin yükünü omzundan atmış olma”nın rahatlığını tattıranın ne olduğunu gerçek anlamda düşünen kaç kişi var aramızda? “İyi ki artık bunlar yok” diye düşünerek içinde yaşadığımız durumu bize “armağan” edenlere eni-konu minnettarlık hissedenlerimizin sayısında azalma mı var, artma mı?

“Seküler dünyada Fıkh’ı, Usul-i Fıkh’ı, fetvayı, ictihadı… konuşma”nın önemi buradan geliyor. Elinizdeki sayının gecikmesinin bir sebebi yaşadığımız birtakım teknik arızalar ise, bir diğer sebebi de ele aldığımız konunun hassasiyeti.

RIHLE 7. Sayısı: Sahih İslam Çizgisinin Kilit Kuşağı: Sahabe


Kur’ân ve Sünnet’le irtibatımızı, Allah Teala ve Resûlü’nün muradı doğrultusunda tesis etmenin vazgeçilmez vasıtası olan Sahabe üzerinde duruyoruz.

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de bu kutlu nesil hakkında pek çok spekülasyon dolaşıma çıkarılmış bulunuyor. Tek tek kimi sahabîlerden, bir bütün olarak Sahabe kuşağı hakkında ileri sürülen iddia ve söylemlerin her birinin arkasında ayrı bir “din telakkisi”ni ikame etme gayret ve hedefi bulunduğunu görmek durumundayız. Sahih ve sahici bir Sahabe tasavvuruna sahip olmadan sahih ve sahici bir Müslümanlığın mümkün olmadığını görmek durumundayız. Meseleyi “olduğu gibi” görmemizi engelleyen yaklaşımların bizi “kurgusal” din anlayışlarının tuzağından başka bir yere götürmeyeceğini görmek durumundayız.

Bir kısmı tarihten günümüze sarkan, bir kısmı da günümüzde ortaya çıkan bu yaklaşımların her birinin “kurgusal” olmakla malul olduğu aşikâr. Ama bu kurgusallığın, yaygınlıktan aldığı bir “meşruiyet”le her gün biraz daha yayılma ve benimsenme eğiliminde olduğu da bir başka açık gerçek.

O halde meselenin üzerine soğukkanlı bir şekilde giderek hakikatin ne olduğunu net bir şekilde ortaya koymak bizim sorumluluk anlayışımızın bir gereğidir dedik ve RIHLE olarak bu konuyu hiçbir komplekse kapılmadan ele almaya çalıştık.

Okuyacağınız yazılardan her biri konuyu farklı bir veçhesiyle ele alıyor. Sahabe ile ilişkili olarak kimi teknik Usul konularına taalluk eden, kimi daha pratik mahiyet arz eden bu yazılar, dinî istikametimizin sahih ve sahici bir Sahabe tasavvuruna bağlı olduğu hakikatinin idrakine katkı sunarsa maksat hasıl olacaktır.

RIHLE 7. Sayısı: Sahih İslam Çizgisinin Kilit Kuşağı: Sahabe Sahabe Tarifindeki İhtilafın Sahabe Tasavvuruna Etkisi - Talha Hakan Alp Sahabe Arasındaki İhtilaflara Genel Bir Bakış ve Tarihçilerin Durumu - Muhammed Salih Ekinci (el-Ğursî) SEBB-İ SAHABE MESELESİ -Sahabe-i Kiram Hakkında Uygunsuz Konuşmanın Hükmü - Abdulkadir Yılmaz Sahabe’den Bir Kısmı Münafık Olabilir mi? - Dr. Mehmet Efendioğlu Fıkhî Meselelerde Hüccet Olması Bakımından SAHABE KAVLİ - Orhan Ençakar Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan Prof. Dr. Zekeriya Güler Prof Dr. İyâde b. Eyyûb el-Kubeysî İNTİKAD: Ebû Hureyre’yi Anlamak -I - Yrd.Doç. Dr. Ahmet Tahir Dahyan HİKEMİYAT MÜLAKAT: Suriyeli Ünlü Davetçi ve İlim Adamı Muhammed Ebu'l-Hudâ el-Yakûbî Hocayla... Bilim ve Kültür Tarihimizde Hadis Kitaplarının Yeri ve Hadisçilerin Hizmetleri ve Sorumluluğu (Ümmet-Sünnet İlişkisi Özelinde Bazı Tespitler) - Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan “İnsanlık Âilesi” Sloganının Örttüğü Gerçek: MASONLUK–SÖMÜRGECİLİK İLİŞKİSİ - Yusuf Hanif Türkiye’de Özel Din Eğitiminin Önem ve İmkânı - Mehmet Atalay Kitaplarla Beraber Otuz Yıl - M. Fatih Kaya TEZAKİR: Hint Alt Kıtasında Bir Evliya Çelebi, Büyük Dava Adamı, Mürşid, Mürebbi ve Seyyah EBU’L-HASEN ALİ EN-NEDVİ EL-HASENİ -1956 TÜRKİYE ZİYARETİ- Abdullah Zerrar Cengiz KİTABİYAT
RIHLE 7. Sayısı: Sahih İslam Çizgisinin Kilit Kuşağı: Sahabe

Bu sayımızda Talha Hakan Alp “Sahabe Tariflerindeki İhtilafın Sahabe Tasavvuruna Etkisi”ni, Sahabe tarifleri, bu konudaki ihtilaflar, ihtilaf sebepleri, bunun zemini, hikmeti vb. konular üzerinden olabildiğince detaylandırdı.

Abdulkadir Yılmaz, Sahabe’ye dil uzatmanın, onlar hakkında uygunsuz konuşmanın hükmünü “Sebbi-Sahabe Meselesi” konu başlığıyla mercek altına aldı.

Orhan Ençakar ise “Fıkhî Meselelerde Delil Olması Bakımından Sahabe Kavli” gibi teknik bir konuyu işledi.

Dr. Mehmed Efendioğlu, “Sahabe’den Bir Kısmı Münafık Olabilir mi?” sorusunu sordu ve habbelerin nasıl kubbelere dönüştürüldüğünü, bir takım zevatın bu husustaki çarpıtmalarını gözler önüne serdi.

İntikad bölümümüzde Yrd. Doç. Dr. Ahmet Tahir Dahyan‘ın, birinci bölümünü tefrika edeceğimiz “Ebû Hureyre’yi Anlamak” yazısı yer alıyor. Yazı, kadim zamanlarda peydahlanmış bazı iftiraların günümüzde yeni dillere dolanarak nasıl ulu orta yayıldığını inceliyor ve gerekli ilmî reddiyeleri son derece güzel bir üslupla okuyucuya sunuyor.

M. Fatih Kaya kitaplarla olan dostluğunu; Yusuf Hanif, Masonluğun sömürgecilikle irtibatını anlattı.

Tezakir‘de Ebu’l-Hasen en-Nedvi; Hikemiyât bölümünde günümüzde tartışılan bir takım meselelerin aslında tarihin tozlu raflarından indirildiği hakikati var.

Bu sayıda editörümüz Dr. Ebubekir Sifil’in yazısı yok. Sifil hocamız son bir ayın neredeyse tamamını kanser olan annesinin tedavisiyle uğraşarak geçirdi. Bu süreç halen devam ediyor. Yüce Allah’tan hocamızın muhterem annesine acil şifalar dilerken sizlerin de dualarınızı beklediğimizi bilmenizi isteriz.

RIHLE 8. Sayısı: Tarihin Son Dönemeci: Âhir Zaman


İçinde yer aldığımız bir fotoğraf karesini dışarıdan seyretme imkânımız olsaydı söyleyecek ne çok şeyimiz olurdu değil mi? O fotoğrafı çektirdiğimiz anın üzerinden geçen zaman, bize kazandırdığı tecrübelerle onu her defasında farklı bir veçhesiyle okuma şansı sunar. En önemlisi de kendimize dışarıdan bakarak o anki durum hakkında daha objektif düşünme imkânı bulmuş olmamızdır…

İçinde yaşadığımız zaman dilimi, fikirler, gelişmeler… hakkında “dışarıdan bakarak” fikir yürütme imkânından mahrum olduğumuz için, derya içre yaşadıkları halde deryanın farkında olmayan “ol mahiler”den çok fazla bir farkımız yok aslında. Gerek genel olarak insanlığın, gerekse özel olarak Müslümanların ahvalini, fiilen içinde yaşadığımız için fazlasıyla kanıksamış bulunuyoruz.

[dropcap]O[/dropcap]ysa Efendimiz (s.a.v)’in 1400 küsür yıl öteden uzanan beyanları, yaşadığımız durumun ne anlama geldiğine dair açık ve net fotoğraflar sunuyor bize. Biz o Nebevî beyanlar sayesinde yaşadığımız durumun bir fitne, çözülme, bozulma ve yozlaşma olduğunu anlıyor ve en az bunun kadar önemlisi, bu sürecin bizi nereye götürmekte olduğunu bilmek gibi bulunmaz bir imkânı da elimizde bulunduruyoruz.

Ahir zamanı Efendimiz (s.a.v)’in gözüyle görmek, görmeye alıştığımız için bize yabancı gelmeyen fikir, olay ve olguları O’nun teşhis ve ihbaratıyla değerlendirmek, içinde bulunduğumuz durum hakkında sağlıklı karar vermenin tek yoludur. Son Din olarak İslam, onun kaynakları, itikadiyatı, ahkâm ve ahlakiyatı, tarihî tecrübesi… ve bütün bunların bugüne yansımaları hakkında yerli-yabancı binbir türlü fikir ve tesbitin cirit attığı modern dünyada ayağımızı sağlam bir zemine basarak yürüyebilmek için o Nebevî ihbarata ab u hava’dan daha fazla muhtacız.

Rıhle yaşadığımız durumun Nebevî pencereden arz ettiği görünümü dikkatlerinize sunmak amacıyla “Ahir Zaman” olgusunu dosya konusu yaptı bu sayıda.

RIHLE 8. Sayısı: Tarihin Son Dönemeci: Âhir Zaman  Ahir Zaman Bilinci - Dr. Ebubekir Sifil Kıyamet Alametlerine Genel Bir Bakış - Mahmut Yurdakul Kıyamet Öncesi En Büyük Fitne: Mesih Deccal - Orhan Ençakar Bir Kıyamet Alameti: Ye’cûc ve Me’cûc - Abdulkadir Yılmaz Ahir Zamanda Beklenen Mehdi - Ömer Faruk Akkaya Soruşturma Abdurrahman Arslan  Ebubekir el-Adenî  Prof. Dr. S. Kemal Sandıkçı  Âhir Zamanda ‘Şeâir’i Konuşmak - Murat Türker Bediiyat: El Yazması Sayfalarda Sonsuzluk Parıltıları -Tezhip Sanatı- Ali Rıza Özcan İslam İlim Müktesebatının İzinde Bir Merkez Olarak Hindistan Fıkıh Konseyi - Ömer Faruk Tokat Mülakat: Emin Saraç Hocaefendi’yle İlmî Yakın Geçmişe Dair İntikad: Ebû Hureyre’yi Anlamak-II - Yr. Doç. Dr. Ahmet Tahir Dayhan Tezakir: Tuğgeneral Mahmud Şît Hattâb - Bilal Müslim Dağ Kitabiyat Söyleşi:Nüzul-i İsa (a.s) Üzerine Ebubekir Sifil Hoca ile Ufuk Açıcı Bir Söyleşi
RIHLE 8. Sayısı: Tarihin Son Dönemeci: Âhir Zaman

Bu sayıda yer alan ilk konu başlığımız Editörümüz Dr. Ebubekir Sifil‘in “Ahir Zaman Bilinci” başlıklı yazısı. Bundan kısa bir süre önce validesi dar-ı bekaya irtihal eden hocamıza ve yakınlarına bir kez de buradan başsağlığı dilerken, validesi için de gani gani rahmet dualarımızı sunmak isteriz.

Daru’l-Hikme hocalarından Mahmud Yurdakul, “Kıyamet Alametlerine Genel Bir Bakış” başlığı altında, küçük ve büyük kıyamet alametlerini, konuyla ilgili rivayetler ışığında kısa kısa maddeler halinde ele aldı.

Yine Daru’l-Hikme hocalarından Orhan Ençakar “Kıyamet Öncesi En Büyük Fitne: Mesih Deccal” başlığı altında bütün peygamberlerin, ümmetlerini, kendisi hakkında uyardığı Deccal fitnesini, Mesih Deccal hakkında cumhur ulemanın inancını ve onların, hadis kaynaklarındaki rivayetler ışığında konuyla ilgili sorulara verdikleri cevapları çok fazla detaya inmeden dikkatlerimize sunmaya çalıştı.

Abdulkadir Yılmaz hocamız da Ye’cûc-Me’cûc meselesini, Kur’ân ve hadis nasslarıyla birlikte bazı İslam âlimlerinin bu iki kaynağa dayanan yorumlarını ihtiva eden “Bir Kıyamet Alameti: Yecûc ve Mecûc” başlığıyla mercek altına aldı.

Mehdi meselesini ise Ömer Faruk Akkaya konuyla ilgili sahih rivayetler ışığında ve ilgili rivayetlerin manevî mütevatir derecesinde olduğunu belirten selef ve halef âlimlerinin görüşleri doğrultusunda “Beklenen Mehdi” başlığıyla sayfalarımıza taşıdı.

Soruşturma dosyasına bu sayıda katkı verenler arasında pek değerli üstad Abdurrahman Arslan, kıyamet ve alametleri konusunda yazmış olduğu dikkat çekici eserleriyle tanınan Yemenli âlim ve düşünür Ebubekir el-Adenî ve Prof. Dr. Kemal Sandıkçı var.

Bu sayının Mülâkât bölümünde Emin Saraç hocaefendi ile yapılmış “İlmî Yakın Geçmişe Dair” sıcak bir sohbet;

Tezâkir bölümünde ise Musul’lu Tuğgeneral Mahmud Şît Hattâb’ın çarpıcı yaşam öyküsü yer almakta…

Murat Türker ise “Şeair”i konuşalım dedi ve bazı “türedi” söylemlerin Müslümanları nerelere savurduğunu gözler önüne serdi.

Dosya konularından biri olan Nüzul-i İsa meselesini, Talha Hakan Alp‘in hazırladığı “Söyleşi” başlığı altında dergiye bir ek olarak koyduk.

RIHLE 9. Sayısı: Ölümle Uyanacağımız Ebedi Hâkikat: Ahiret


“Ahir zaman”dan sonra “ahiret”i dosya konusu olarak işlemenin uygun olacağı düşüncesiyle “Ahirete Yakînen İman” konusunu ele alıyoruz.

Kur’an-ı Kerim’de “Allah’a iman” meselesinin zikredildiği ayetlerin pek çoğunda “ahirete iman”ın ona eşlik ettiği dikkat çekiyor. Dünya hayatının ancak yakin mertebesinde bir ahiret inancıyla istikamet üzere yaşanabileceği gerçeğinin en belirgin ifadesi bu olsa gerek…

İçinde yaşadığımız zaman diliminde ahiret inancıyla ilgili pek çok “arızalı yaklaşım” mevcut. Bunların bir kısmı “ötekine” bakan yüzümüzde ortaya çıkarken, bir kısmı bünyeye “iç hastalık” vasfıyla arız olmuş durumda.

Ahiretteki nihaî kurtuluşun çerçevesi ve şümulü ile ilgili modern savrulmalar arızanın birinci boyutunu teşkil diyor. Nihaî kurtuluş ve kazancın Ümmet-i Muhammed yanında –“tedarik edilmiş” belli şartları taşımaları halinde– Kitap ehlini de kapsayacağı görüşünün –Ehl-i Sünnet bir yana– tarih içinde herhangi bir İslamî fırka tarafından gündeme getirildiğinden haberdar değiliz. Dinlerarası Diyalog sürecinin inkâr edilemez bir biçimde katkıda bulunduğu bu savrulmanın “iman-küfür” sınırını berhava ettiğini ayrıca belirtmeye gerek yok!

Öte yandan, içine çektiği her anlamı buharlaştıran “sekülerleşme” süreci, ahiret bilincimizi de flulaştırıyor. Ahirete inandığını söyleyen, ancak hayatında bu inancın herhangi bir tezahürüne rastlanmayan, takva, zühd, istiğna… gibi kavramları sürgüne göndererek dünya hayatını gayrı müslümlerin algıladığı gibi algılayıp onlar gibi dizayn eden insan tipine bu kadar yoğun rastlanması hayra alamet değil…

Kur’an ahiret hayatını ana hatlarıyla zikretmişse, resmi somutlaştıran ve belirgin kılan unsurlar da Sünnet’te ifadesini bulmuştur. Yukarıda dile getirdiğimiz ikinci arıza tam da bu noktada kendisini gösteriyor. Sünnet-i Seniyye konusunda bilincimizde oluşturulan kara delikler bir yandan Sırat, Mizan, Şefaat, Kabir azabı… gibi hususlarda inkâra dayalı bir algı tarzının oluşmasına sebebiyet verirken, diğer yandan tarihsel teşbih/tecsim arızasını su yüzüne çıkarıyor.

Bütün bu hususlarda müstakim Müslümanlığın kırmızı çizgilerini, Sahabe’den devralınan İslam algısını bir kere daha ve ciddiyetle düşünmek, hatırlamak ertelenemez bir vecibe durumundadır.
Meselenin bütün boyutlarını kuşatmasına dikkat ettiğimiz dosya yazılarını ilgiyle okuyacaksınız.

RIHLE 9. Sayısı: Ölümle Uyanacağımız Ebedi Hâkikat: Ahiret  Yüzü Ahirete Dönük Yaşamak - Dr. Ebubekir Sifil Ahiret Hayatının Mahiyeti: Haşr-ı Cismânî Meselesi - Talha Hakan Alp Kur’ân ve Hadisler Işığında Şefaat İnancımız - Prof. Dr. Yener Öztürk Kur’ân Kıraatinin Ölü İçin Sevap Değeri - Abdulkadir Yılmaz Reenkarnasyon İddiaları Karşısında Kur’ân-ı Kerîm - Prof. Dr. Veysel Güllüce Ahiret Ahvalinden Bahseden Hadisleri Nasıl Anlamalıyız? - Said Abüllatîf Fûde Soruşturma 87 Prof. Dr. İsa Rabîh 93 Prof. Dr. Süleyman Toprak 96 Prof. Dr. Râcih Abdülhamid el-Kürdî İslam Tarihindeki İlk Daru’l-Hadis: Dâru’l-Hadîsi’n-Nûriyye - Emre Yazıcı Osmanlılar Döneminde Kutlu Şehir İstanbul’un Temizliği - Fatih Güldal Bediiyat: Hamdım, Piştim, Oldum: Türk Çini ve Seramik Sanatı - Levent Kum Mülakat: Emin Saraç Hocaefendi’yle Yakın Geçmişe Dair -II Kitabiyat Açık Oturum: Kabir Azabıı
RIHLE 9. Sayısı: Ölümle Uyanacağımız Ebedi Hâkikat: Ahiret

Bu sayıda yer alan ilk yazı Editörümüz Ebubekir Sifil hocanın “Yüzü Âhirete Dönük Yaşamak” başlıklı makalesi.

Dâru’l-Hikme hocalarından Talha Hakan Alp, “Ahiret Hayatının Mahiyeti: Haşrın Cismânîliği Meselesi” başlıklı makalesinde Ahiret hayatının mahiyetine dair izahata esas teşkil eden haşr-ı cismânî meselesini ve dirilişin hem beden hem ruhla mı, yoksa sadece ruhla mı olacağı konusunu ele aldı.

Yine Dârul-Hikme hocalarından Abdülkadir Yılmaz hoca “Kur’ân Kıraatinin Ölü İçin Sevap Değeri” başlıklı makalesinde ilgili konuyu dört mezhebe göre ele alarak Ehl-i Sünnet’in meseleye bakışını netleştirmeyi hedefledi.

“Kur’an ve Hadîsler Işığında Şefaat İnancımız” başlıklı yazısında Yener Öztürk hoca şefaat meselesini mercek altına aldı.

Reenkarnasyon konusundaki çalışmalarıyla bilinen Veysel Güllüce hoca “Reenkarnasyon İddiaları Karşısında Kur’ân-ı Kerîm” başlıklı makalesinde Reenkarnasyon iddialarını Kur’ân merkezinde bir değerlendirmeye tâbi tuttu.

Yusuf Özcan hoca “Ahiret Yolcusunun Ardından” başlıklı yazısında ölünün ardından icra edilen ritüeller ve bunlara ilişkin ahkâmı inceledi.

Ürdünlü değerli ilim adamı Said Fude hoca âhiret ahvâliyle ilgili hadisleri nasıl anlamamız gerektiğine dair bir makâleyle RIHLE’ye önemli bir katkıda bulundu.

Bu sayının soruşturma dosyasına katkı veren hocalarımız;

  • Süleyman Toprak hoca (prof. dr.),
  • Ürdün Üniversitesi hocalarından Râcih el-Kürdî (prof. dr.)
  • İsa Rabîh (prof. dr.) 

Bu sayının Mülakat bölümünde yine, muhterem Emin Saraç hocaefendi ile yaptığımız sıcak sohbetin devamını yayınlıyoruz. Geçen sayıda başlayan ve bu sayıda da devam eden, Türkiye yakın tarihindeki ilim ve davet çalışmalarına dair bu mülakatı ibret ve keyifle okuyacağınızı umuyoruz.

Bu sayının serbest makaleler bölümüne ise Murat Türker, Emre Yazıcı, Levent Kum ve Fatih Güldal yazılarıyla; Yusuf Hanif ise J. R. I. Cole’den yaptığı çeviriyle katkıda bulundu.
Dergide ayrıca, Dâru’l-Hikme hocalarının katıldığı, “Kabir Azabı” konulu uzun bir yuvarlak masa toplantısını yayınlıyoruz. Kabir azabıyla ilgili hemen her konunun tartışıldığı bu açıkoturumu beğeniyle okuyacağınızı umuyoruz.

RIHLE 11. Sayısı:Yabancılaşmanın Ayartıcı İğvası: İmaj ve Teşebbüh


İçinde bulunduğumuz zaman dilimi, “küreselleşme” vakıasının “evrensel bir kaçınılmazlık” olarak görülmesi ve gösterilmesi dolayısıyla insanlık tarihinin geride bıraktığı zaman dilimlerine benzemiyor. Hayatı batılılar gibi yaşamak bu vakıanın olmazsa olmazlarının başında geliyor.

Küreselleşme vakıasının Müslümanlar üzerinde yaptığı etki, diğerleriyle kıyaslanamayacak sonuçlara yol açmış olması bakımından farklı değerlendirilmek durumunda. Zira Müslümanlar tarih boyunca –kendileri başkalarına benzemekten titizlikle uzak durdukları gibi– başkalarını kendilerine benzemekten sürekli olarak sakındırmışlardır. Bunu bir “izzet” meselesi olarak gören İslam ümmeti, ahir zamanda dehşet verici bir dönüşüm sürecine maruz kaldı. Hakkın ve hakikatin şahitleri olan Müslümanlar bu süreçte kılık kıyafetlerinden şehirlerine, din ve dünya algılarına kadar her alanda “öteki”ne daha çok benzediğini ispatlamanın yarışı içinde adeta. Modern şehirler, modern insanlar, modern kurumlar, ilişkiler, iletişim tarzları…

Bütün bunlar bizi, bir zamanlar kılık-kıyafette benzeşmeye bile tahammül edemeyen İslam ümmetini gayrimüslimlerin izzetini ikrar ederken kendi zilletinin altına gönüllü olarak imza atar duruma getirdi, farkında değiliz. Zira kendisini başkasına benzetme tavrında, benzetenin benzetilene öykünmesi ve ta’zimi bahis konusudur.

Bu ülkede kılık-kıyafet devrimi gibi bir olaya muhatap olmuş milletimiz, yeni yetişen nesillerine, başındaki sarığı çıkarmaktansa ölümü tercih eden insanın tavrını nasıl anlatır? Divan edebiyatındaki “şarap” mazmunundan, “kafa çekme”den başka bir şey anlamayan, koca bir tarihi ve medeniyeti miyop gözlerinin algıladığından ibaret zanneden zavallı nesiller çoktan “görüntüsünü çoğalttıkları kavimden” olmuşlardır…

Ötekine benzeme illeti, sadece hayatın görünen alanlarında değil, görünmeyen alanlarda da icrayı faaliyet etmektedir. İbadette müslüman, ekonomide kapitalist, siyasette liberal, uluslar arası ilişkilerde küreselleşme yanlısı, Avrupa Birliği hedefinde tutucu… insan tipi, o mahut “benzeme” illeti olmadan nasıl mümkün olabilirdi?!

Bu sayıda, benliğimizi sarmış bulunan “ötekine benzeme” histerisini mercek altına alıyoruz. Önceki kuşaklar “benzeme-teşebbüh” denildiğinde sadece kılık-kıyafette benzemeyi anlar ve o noktada yoğunlaşırdı. Buna şaşırmamak gerekir. Zira fıtrî zamanlarda “benzeme” illetinin kılık-kıyafetten başka bir alana sirayet etme şansı yoktu.

Şimdi ise “küreselleşmiş” dünyada “açık toplum” türküleri söylüyoruz. “Ötekine benzeme” vakıası bireysel ve toplumsal hayatımızı neredeyse tamamen kuşatmış bulunuyor. Bu sayıda bu problemin mahiyet ve boyutlarını mercek altına alıyoruz.

Bu sayının ilk yazısı, genel yayın yönetmenimiz Ebubekir Sifil hocanın “Ötekine Benzeyerek Ötekileşme” başlıklı makalesi. Sifil hoca bu makalede, günümüz dünyasında Müslümanların gayr-i Müslimlerle ilişkilerini ve hâkim paradigmanın rengiyle boyanmaya başlamış olan değerlerimizi masaya yatırarak önemli tesbitlerde bulunuyor.

Talha Hakan Alp hoca, “Kafirlere Teşebbühle İlgili Fıkhî Hükümler” başlıklı makalesinde kafirlere benzeme sorununu bir fakih perspektifiyle ele alıyor ve konuyu dünüyle bugünüyle değerlendiriyor.

“İmaj, Yabancılaşma Krizi ve Teşebbüh Hadisi” başlıklı makalesinde Serdar Demirel hoca teşebbüh hadisine farklı bir perspektiften bakıyor.

Ahir Zamanda Tesettürü Konuşmak veya Bediüzzaman’ın Tesettür Risalesi Üzerine Birkaç Mülâhaza” başlıklı makalesinde Burak Ertürk, Üstad Said Nursî’nin tesettür yaklaşımından hareketle modern zamanların Müslümanlarının tesettür telakkisini mercek altına alıyor.

“İmaj ya da Küresel Benzeşim İçerisinde Müslüman Birey” başlıklı makalesinde Mehmet Özay hoca imaj konusunu sosyolojik kavramsallaştırmalar bağlamında ele alıyor ve imajın Müslümanlara taalluk eden boyutunu sorguluyor.

“Bir İletişim Felsefesine Doğru: Laik İkonoloji Ve Yeni-Paganizmin Hem Vasatı, Hem de Vasıtası Olarak Medya” başlıklı makalesinde Yusuf Kaplan hoca, kapsamlı bir iletişim felsefesi geliştirme çalışması yaparken okuyucuya ufuk açıcı bir perspektif sunuyor.

Zahit Yıldız “Gayri Müslimlere Benzeme Konusundaki Hadisler Ve Sübut Durumları” başlıklı yazısında mevzuya dair rivayetleri sübut ve sıhhat açısından ele alıyor.

İzmir’den Hüseyin Avnî hocanın yanı sıra bu sayının “Soruşturma” bölümüne Suudlu araştırmacı Halid b. Abdullah el-Müzeyyinî hoca katkıda bulundular.

Bu sayının “Mülâkât” bölümünde Mısır Dâru’l-İftâ müdürü Amr el-Verdânî hoca ile yaptığımız, İslamî ilimler tasavvur ve usulüne dair mühim mütalaaları hâvî ilmî bir sohbet; “İntikad” bölümünde Ahmed Tahir Dayhan hocanın “Ebû Hureyre’yi Anlamak” başlıklı serî tenkit yazısının üçüncü bölümü var.

Bu sayıya ayrıca, değerli üstad, tarih ve dava adamı Kadir Mısıroğlu “Batılılaşma mâcerâmız ve İflâsın eşiğindeki batı” başlıklı makalesiyle,

Abdülkadir Yılmaz hoca “Hanefi Mezhebinin Rical Ve Kitabiyatına Dair Bazı Tetkikat” başlıklı makalesiyle,

Erdal Kurgan, “Yapısal Dönüşüm: Kamusalın Örtülenmesi Ya da Mahremiyetin Kamusallaşması” başlıklı yazısıyla,

Fatih Güldal “İlk Mektep Çocuklarının Bayram Günü: Amin Alayı” başlıklı yazısıyla,

Yusuf Hanif, Juan R. I. Cole’ün “Efgânî’nin Mısır Hayatına Dair Bazı Yeni Tesbitler” başlıklı makalesinin tercümesiyle katkıda bulundular.

Teşebbüh gibi can yakıcı ve mühim meselelerin izinde daha nice Rıhle sayılarında buluşmak ümidiyle Allah’a emanet olun.

RIHLE 12. Sayısı: Modernitenin Kıskacındaki Aile: ‘Anne’ye Karşı ‘Kadın’


O’nun adıyla.

Kadın ve aile, modern zamanlarda İslam’ın “yumuşak karnı” olarak işaretlenen hususların başında geliyor. Müsteşriklerin ve onlarla aynı safta konuşlanan çevrelerin, miras paylaşımı, şahitlik, çok eşlilik… gibi meseleleri “problemli alanlar” olarak işaretlemesi, Müslümanların zihninde, “kurtulunması gereken İslamî meseleler” gibi ucube bir alanın oluşmasına yol açtı. Tabii ki bir meselenin hem “İslamî” olması, hem de Müslüman tarafından “kurtulunması gerekenler” kategorisinde görülmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu durumun oluşturduğu paradoksu aşmak ancak birbirine taban tabana zıt birden fazla İslam olabileceği gibi bir düşüncenin oluşması ve kabul görmesi gerekir.

Bu noktada imdada “kavramlar” yetişti. İşbu “kurtulunması gereken” hükümler “geleneksel İslam’a” fatura edilince mesele kolaylıkla halledilmiş oldu. Tabii ki bunun için önce İslam’ın “geleneksel olan” ve –bunun karşıtı olarak– “çağdaş/modern olan” iki farklı versiyonu bulunduğu varsayıldı. Bu varsayımı “kayda değer” kılan da “İslam düşüncesi” kavramı oldu büyük ölçüde.

İslam zihinlerde bir “din” olmaktan çıkartılıp “düşünce”ye dönüştürülünce, düşünce mahsulü her meselede olduğu gibi burada da “farklılık/çeşitlilik” normal/meşru hale geldi kendiliğinden.
Neticede yukarıda işaret edilen “problemli” meseleler, “geleneksel İslam”a mal edilince problem halloldu ve İslam’ın, bu türlü arızalardan ari kılınmış, başkaları ve özellikle de küresel sistemin koruyucu ve kollayıcıları tarafından makbul/kabul edilebilir bir İslam versiyonu ortaya konulmuş oldu.

[quote]Elbette bu operasyon kadın ve aile alanına münhasır değildir. Daha başka alanlarda da benzer operasyonlar yapıldı, yapılıyor. Ama bunlar içinde kadın ve aileye yönelik olanların ayrı bir ehemmiyeti vardır. Zira teorik olarak neyi ne kadar bilirseniz bilin, onu hayata intikal ettirme imkânınız yoksa onun herhangi bir kıymet-i harbiyesi de olmayacaktır. Zira bu din “bilinsin” diye değil, “yaşansın” diye gönderilmiştir.[/quote]

Kadın ve aile toplumun temelini teşkil ettiğinden, bu alanda açılan bir gedik, kısa süre sonra toplumun tümüne sirayet eder. Nesiller arasındaki iletişim kanallarının tahribi, kültür değişimi gibi hususlar bu alanda yaşanan çözülmenin görünür sebepleridir aslında. Asıl büyük ve sonuç getirici hamle, İslam telakkisinin dönüştürülmesi alanında yapılmıştır. Geldiğimiz noktada aynı dili konuşuyor, aynı harflerle yazıyor olduğumuz halde farklı İslam telakkilerinin söz konusu olması bundandır.

Kadına ve onun inşa ettiği aileye hâkim olan, topluma hâkim olmuştur. Bu sebeple kadın ve aile üzerinde yürütülen operasyonlar “zemin döşeyici” mahiyeti haizdir. Küresel enformasyon merkezlerinin “kadın” vurgulu söylemleri bunun için ayrı bir ciddiyetle ele alınmalıdır.

RIHLE bu sayıda bu “temel” problemi masaya yatırıyor.

RIHLE 12. Sayısı: Modernitenin Kıskacındaki Aile: 'Anne'ye Karşı 'Kadın'   “Kadın Fitnesi” - Ebubekir Sifil Erkek Kimliği ve Aile - Nazife Şişman Değişkenler ve Sabiteler Denkleminde Aile Kurumu - Serdar Demirel Mustafa Sabri Efendi'nin Kadın ve Aile Konusunda Modernistlere Cevabı - Seyfi Say Kadın Meselesine İçeriden Bir Bakış Denemesi - Murat Türker Ev ve Şehir / Devlet Diyalektiğinde Aile ya da Kurban Olarak Erkek - Suheyb Öğüt Soruşturma Muhammed Reşid el-Kabbânî  Selmân el-Huseynî en-Nedvî İnci Sümeli Hanefi Mezhebinin Rical ve Kitabiyatına Dair Bazı Tetkikat - Abdulkadir Yılmaz Küreselleşme, İnsan Hakları ve İnsanî Müdahale: Gayri Meşru Hukuktan Medet Ummak - Erdal Kurgan Evlâdiyelik - Sakine Akça 19. Yüzyılda Filistin’de Arazi Satışları ve Osmanlı Devleti’nin Tutumu - İbrahim Buazzi Mülâkât: Kadir Mısıroğlu ile Tezakir: Tanıdıklarım - Kadir Mısıroğlu İntikad: Mustafa İslamoğlu’nun Eşarîlik Sendromu - Talha Hakan Alp Kitâbiyât: 135 el-İstidlâlü’l-Fıkhî 141 Kur’an’ın Tasavvufî Yorumu
RIHLE 12. Sayısı: Modernitenin Kıskacındaki Aile: ‘Anne’ye Karşı ‘Kadın’

Bu sayının ilk yazısı, genel yayın yönetmenimiz Ebubekir Sifil hocanın “Kadın Fitnesi” başlıklı makalesi. Sifil hoca bu makalede “Kadın”dan hareketle aileyi mercek altına alarak kadının kurucu rolünü ele alıyor ve kadın ve aile konusunda bir bilinç tazelenmesine davet ediyor.

Nazife Şişman, “Erkek Kimliği” ve Aile” başlıklı yazısında modern dönemde en az kadınlar kadar erkeklerin de rol karmaşası yaşadığını ifade ederek erkeklere “kavvamlık” sorumluluğunu hatırlatıyor.

Seyfi Say, anti-modernist İslamcı söylemin tutarlılığını sorgulayarak başladığı “M. Sabri Efendi’nin Kadın ve Aile Konusunda Modernistlere Cevabı” başlıklı makalesinde, Şeyhülislam M. Sabri Efendi’nin kadın ve aile konusundaki görüşlerini değerlendiriyor.

“Şehir Diyalektiğinde Aile ya da Kurban Olarak Erkek” başlıklı yazısında Suheyb Öğüt, seküler etikçilerin kadın ve erkek anlayışını sorguluyor.

Ayrıca Serdar Demirel, “Değişkenler ve Sabiteler Denkleminde Aile Kurumu” başlıklı yazısıyla;

Murat Türker, “Kadın Meselesine İçeriden Bir Bakış Denemesi” yazısıyla ve Mehmet Özay, “Aile ve Kadın” başlıklı makalesiyle bu sayının dosya konusuna katkıda bulunuyor.

Bu sayının soruşturma bölümüne Hindistan ulemasından Selman en-Nedvî hoca, Lübnan müftüsü, Muhammed Reşid Kabbânî hoca ve eğitimci yazar İnci Sümeli katkıda bulundular.

Bundan böyle dergimizin “Tezâkir” bölümünü yazacak olan üstad Kadir Mısıroğlu’yla bu münasebetle bir mülâkât yaptık. Türkiye Müslümanlarının yakın tarihine ilişkin önemli mevzuların konuşulduğu bu mülâkâtı ve Kadir Mısıroğlu’nın Tezâkir yazısını zevk ve ibretle okuyacağınızı umuyoruz.

“Mustafa İslamoğlu’nun Eşarîlik Sendromu” başlıklı yazısıyla Talha Hakan Alp hoca bu sayının “İntikâd”ını yazdı.

Bu sayıya ayrıca “Hanefi Mezhebinin Rical ve Kitabiyatına Dair Bazı Tetkikat” başlıklı önemli makalesiyle Abdülkadir Yılmaz hoca;

“Küreselleşme, İnsan Hakları ve İnsanî Müdahale: Gayri Meşru Hukuktan Medet Ummak” başlıklı yazısıyla Erdal Kurgan; “XIX. Yüzyılda Filistin’de Arazi Satışları ve Osmanlı Devleti’nin Tutumu” başlıklı yazısıyla İbrahim Buazzî katkıda bulundular.

Her zaman ki gibi Müslümanlar için hayatî ehemmiyet taşıyan konuları gündeme taşıyan daha nice RIHLE sayılarında buluşmak ümidiyle… Allah’a emanet olun.

RIHLE 13. Sayısı:Ümmet’in Varlık Zemini: İslâmi İlimler


O’nun adıyla.

İlimsiz bir müslümanlık mümkün müdür?

Modern öncesi zamanlarda insanı ve hayatı ilim temelinde inşa eden İslam için modern zamanlarda bunu ilimsiz yapmak kabil-i tasavvur değildir. Bir başka ifadeyle, geçmişte kendisine ait dünyayı İslamî ilimler üzerinden görünür kılan Müslümanlar, bugünün dünyasında ayaklarını Batıya ait zihin kodları üzerinde vücut bulmuş paradigmalara bastıkları sürece “kendileri olarak” var olamayacaklardır! Ümmet, dirayet sahibi ilim sahiplerine bugün her zamankinden daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Problem şu ki, İslam’ın vücut vermediği bir ortamda ve İslamî ilimlerin inşa etmediği zihin yapısıyla İslamî ilimleri hakkıyla öğrenmek ve özümsemek mümkün değil.

Bu sebeple kolayca savruluyoruz; modernitenin fetişleştirdiği herhangi bir kavram ya da pratikle çatıştığını düşündüğümüz İslamî kavram ve pratikleri bu sebeple hemen dünyamızdan ve inancımızdan kovmanın yollarını arıyoruz.

Eğer “Kulları içinde Allah’tan hakkıyla ancak âlimler korkar” (35/el-Fâtır, 28) gerçeğine şeksiz şüphesiz iman ediyorsak ve de “peygamber varisi” âlimlerin kılavuzluğundan mahrum toplumların dünyada da ahirette de zelil olacağının farkındaysak, İslamî ilimlere ve gerçek âlimlere olan ihtiyacımızı konuşmak bile zait olmalıdır bizim için.

[box type=”alert”]Modern zamanlarda bu ümmet kendisi olarak var olacak ve dünyanın maruz bırakıldığı küresel çürümeye dur diyebilecekse, bunu ancak İslamî ilimler ve gerçek âlimler vasıtasıyla yapacaktır.[/box]

Bu sebeple “İslâmî İlimler” dosyasıyla karşınızdayız.

RIHLE 13. Sayısı:Ümmet'in Varlık Zemini: İslâmi İlimler  Müslümanlığın Yegâne Zemini Olarak İslamî İlimler - Ebubekir Sifil Sünnet-Sahabe ve İslamî İlimler Örgüsüne Dair Bir Mülahaza - Talha Hakan Alp Fıkıh’tan Hukuk’a: Eğitim Programı Yoluyla Laikleşme - Murteza Bedir Cumhuriyet Döneminde Medreseler: Alet İlimlerinin Mahiyeti, Önemi ve Tertibi - Maşuk Yamaç İslâm Medreseleri Tarihine Bir Bakış - Ekrem Buğra Ekinci Âdâbü'l-Âlim ve'l-Müteallim - Zahid Yıldız Mülâkât: Sri Lanka’lı İlim Adamı Din Muhammed Hocayla İlim Yolcusunu Uğurlarken: Geç Kalmış Bir Uğurlama Yazısı - Mehmet Fatih Kaya Postmodernizm: Yeni Sofistler - Seyfi Say Sıkıcı Bir Anlatı Denemesi: Liberalizmden Neoliberalizme - Erdal Kurgan ‘Bizimkiler’ - Burak Ertürk Tezakir: Tanıdıklarım - Fuad Şemsi (İnan) II - Kadir Mısıroğlu İntikad: Bayındır Eleştirisi: Kuran-ı Kerim’i Anlamada Hz. Peygamber’in Rolü - Talha Hakan Alp Kitâbiyât: 135 Fâtihatü’l-Ulûm 138 eş-Şeyh Muhammed Bedreddin el-Hasenî ve Eseru Mecâlisihi fi’l-Müctemeı’d-Dımaşkî  Gerekçeli Meal’in Gerekçesiz İddiaları 143 Aktüel Manası ve Hakikati Arasında İslam Düşüncesi
RIHLE 13. Sayısı:Ümmet’in Varlık Zemini: İslâmi İlimler

[dropcap]B[/dropcap]u sayıda genel yayın yönetmenimiz Ebubekir Sifil hoca, ilmin önemini ve İslamî ilimlere olan ihtiyacımızı anlatıyor. “Sünnet-Sahabe ve İslamî İlimler Örgüsüne Dair Bir Mülahaza” başlıklı yazısında Talha Hakan Alp hoca, İslamî ilimlerin sistematiğinin Kur’an ve Sünnet temelini ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in Sahabe’ye uyguladığı talim (öğretim) ve tezkiye (arındırma) yönteminin İslamî ilimler için modelliğini ele alıyor.

“Fıkıh’tan Hukuk’a: Eğitim Programı Yoluyla Laikleşme” başlıklı Makalesinde Murteza Bedir hoca, son iki asırda Müslümanların fıkıh konseptine ilişkin algılarının dönüşümünü ele alıyor.Bu makale, 2004 yılında “Islamic Law and Society” dergisinde yayınlandı. Türkçe olarak yayınlanmayan makalenin Türkçesini, dosya konusuyla ilgili olduğu için ve önemine binaen RIHLE bu sayısında yayınlıyor. Makaleyi tercüme eden Ahmet Zeki Olaş’a ve katkılarından dolayı Yusuf Hanif’e teşekkür ediyoruz.

“Cumhuriyet Döneminde Medreseler: Alet İlimlerinin Mahiyeti, Önemi Ve Tertibi” yazısında Maşuk Yamaç hoca, Cumhuriyet sonrası medreselerde okutulan âlet ilimlerinin mahiyetini, önemini ve tedristeki tertibin nedenlerini zikrederek analiz ediyor ve medrese müfredatında uzun yıllar boyunca yerini korumaya devam eden ve sahip oldukları bir takım hususiyetleri sebebiyle öne çıkan bazı ilimlerin önem ve meziyetlerine değiniyor.

Ekrem Buğra Ekinci hoca, “İslâm Medreseleri Tarihine Bir Bakış” makalesinde Asr-ı Saadet ve Sahabe döneminden başlayarak Osmanlı dönemine kadar Müslümanların eğitim kurumlarını ve medreseyi anlatıyor.

“Âdâbü’l-Âlim ve’l-Müteallim” başlıklı makalesinde Zahid Yıldız, “âdâbü’l-âlim ve’l-müteallim” denilen bu sahayla ilgili literatürü tasnif ediyor ve âlimin ve ilim talebesinin sahip olması gereken ahlâkî prensipleri (âdâb) ele alıyor.

Bu sayının “Mülâkât”ını Sri Lankalı ilim adamı Din Muhammed Mira Sahib hocayla yaptık. Hocayla İslâmî ilimleri, İslam dünyasında yaşanan ilim ve düşünce faaliyetlerini ve tasavvufun rolünü konuştuk.

“Tezâkir” bölümünde değerli üstad Kadir Mısıroğlu, geçen sayıda yazdığı, yakın dönemin mütemeyyiz şahsiyetlerinden Fuad Şemsi beyi anlatmaya devam ediyor.

Bu sayının “İntikad” bölümünde Talha Hakan Alp hoca, Abdülaziz Bayındır’ın dinî yaklaşımlarındaki arızaları ele aldı.

Bu sayıya ayrıca, Mehmet Fatih Kaya hoca, “İlim Yolcusunu Uğurlarken” başlıklı yazısıyla, Seyfi Say, “Postmodernizm: Yeni Sofistler” makalesiyle,

Erdal Kurgan, “Sıkıcı Bir Anlatı Denemesi: Liberalizmden Neoliberalizme” başlıklı yazısıyla,

Burak Ertürk, “Bizimkiler” başlıklı yazısıyla katkıda bulundular.

RIHLE 14. Sayısı: Ruhumuzun Mayası: Tasavvuf – I


14. sayıyla huzurlarınızdayız. Müyesser kılana hamdolsun…

Tasavvuf, Ümmet’in en temel gerçeklerinden, kimlik ve hayat unsurlarından biri… Tarih içinde olduğu gibi günümüzde de müslüman bireyin ve toplumun inşa ve idamesinde ikamesiz bir fonksiyon ifa ediyor.

[dropcap]B[/dropcap]ununla birlikte, tarih içinde olduğu gibi bugün de Tasavvuf etrafında cereyan eden tartışmalar varlığını sürdürüyor. Yazık ki Tasavvuf deyince akla hemen uydurma hadisler, asılsız/bid’at uygulamalar, tartışmalar, ayrışmalar geliyor. Bir de Tasavvuf’la arasında doğu ile batı arasındakinden daha büyük mesafe bulunması gereken dünya ve dünyevileşme eğilimleri…

Bütün bunlar, bu sayısında Rıhle’nin parmak basmayı hedeflediği meseleler. Bizim meselelerimiz.

[quote]Elbette her şeyi bir dergi sayısı çerçevesinde halletmek, bütün problemleri cevaplandırmak ve bütün şüpheleri bıçakla keser gibi ortadan kaldırmak gibi bir iddiamız yok. Ama en azından kendi duruşumuzu ortaya koymuş ve –yeni bir tartışma başlatmak yerine– mevcut problemlerden çıkış yolunu işaretlemiş olmak, bizim açımızdan maksadı hâsıl etmeye yetecektir.[/quote]

Bu sayıyı Ebubekir Sifil hocanın Mü’minin ruh dünyasını Kur’an ve Sünnet esasında kemale taşıyan sistem olarak Tasavvuf‘u ele alan yazısıyla açıyoruz.

RIHLE 14. Sayısı: Ruhumuzun Mayası: Tasavvuf - I “Hal” Olarak Tasavvuf - Ebubekir Sifil İbnü’l-Arabî ve İmâm-ı Rabbânî Mukâyesesi - Necdet Tosun Ali el-Kârî’nin İbnü’l-Arabî’ye Yönelik İtiraz ve Tenkitleri - Halil Baltacı Dünden Bugüne Hadis - Tasavvuf İlişkisi - Muhittin Uysal “Şayet O İki Yıl Olmasaydı Numan Helak Olurdu” Sözünün İmam Ebû Hanîfe’ye Nisbeti ve Mahiyeti - Zekeriya Güler İstiğâse Meselesine Dair Bir Mülahaza - Talha Hakan Alp Soruşturma:  89 Seydâ Şeyh Muhammed Emin Er Hocaefendi 99 Muhammed Tâhir Nûr Velî  106 es-Seyyid İbrahim el-Halîfe eş-Şâfi'î el-Ahsâî  110 Musab el-Hayr İdris Mustafa el-İdrisî “Kudsî Hadis”te Mahiyet Problemi - Abdülkadir Yılmaz Mülakat: Osman Nuri Topbaş Hocaefendi Tezakir: Tanıdıklarım - Mahmud Cevdet (Sezer) - Kadir Mısıroğlu İntikad: Tıbb-ı Nebevî Hadîsleri Vahiy midir? - Hikmet Akpur Kitâbiyât: 161 İbn Battûta Seyahatnâmesi 166 Basiratu’s-Salikin 169 Mahku’t-Takavvül fî Meseleti’t-Tevessül 171 el-Manzûmetü’l-Beykûniyye 174 Nâzûratu’l-Hak fî Farziyyeti’l-İşâi ve in lem Yağibi’ş-Şafak
RIHLE 14. Sayısı: Ruhumuzun Mayası: Tasavvuf – I

Talha Hakan Alp hoca, “İstiğâse Meselesine Dair Bir Mülahaza” başlıklı yazısında yüzyıllardır tartışılan İstiğase konusunu masaya yatırıyor.

Necdet Tosun hoca “İbnü’l-Arabî ve İmâm-ı Rabbânî Mukâyesesi” başlıklı makalesinde bu iki büyük Tasavvuf öncüsünün karşılaştırmasını yapıyor ve İmâm-ı Rabbânî ile İbnü’l-Arabî’nin ayrıştığı konuları ele alıyor.

“Ali el-Karî’nin İbnü’l-Arabî’ye Yönelik İtiraz ve Tenkitleri” başlıklı makalesinde Halil Baltacı hoca Ali el-Karî’nin, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’ye yönelttiği tenkitleri masaya yatırıyor.

Metin Yiğit hoca, “Ehl-i Sünnet Tasavvufunda Kaynak Telakkisi” makalesinde sûfîlerin kaynak telakkisini ele alıyor.

“Dünden Bugüne Hadis – Tasavvuf İlişkisi” başlıklı makalesinde Muhittin Uysal hoca sûfîlerin hadis telakkisini inceliyor.

Zekeriya Güler hoca “İmam Ebû Hanîfe’ye Atfedilen “Şayet O İki Yıl Olmasaydı Nu’mân Helâk Olurdu” Sözünün Mahiyeti” başlıklı makalesinde bu sözün İmam Ebû Hanife‘ye nisbetinin sıhhatini sorguluyor.

Muhammes Salih el-Gursî (Ekinci) hocanın, Muhammed Arabkendî hazretlerinin ilmî ve tasavvufî hayatını anlattığı “eş-Şeyh Muhammed el-Arabkendî ve Hayâtühû el-İlmiyye ve’t-Tasavvufiyye” başlıklı makalesini, -Arabkendî (rh. a) hocanın İslam dünyasında tanınmasının önemli olduğuna inandığımız için- Arapça olarak yayınlıyoruz.

Bu sayının mülâkâtını Türkiye’deki sahih tasavvufun öncü şahsiyetlerinden Osman Nuri Topbaş hocaefendiyle yaptık.

Soruşturma bölümünde tasavvufla ilgili yönelttiğimiz sorulara cevap vererek katkıda bulunan Seydâ Şeyh Muhammed Emin Er hocaefendi, Mekke-i Mükerreme‘den Muhammed Tâhir Nur Veli hocaefendi, Suudi Arabistan el-Ahsâ’dan İbrahim el-Ahsâî hocaefendi ve Katar Üniversitesi’nden Musab el-Hayr el-İdrisî hocaları okuyabilirsiniz.

Bu sayıda ayrıca, Abdulkadir Yılmaz hocanın Hadis-i Kutsî ve Hadis-i Şerif ayrımına dair tesbitlerini okuyabilirsiniz.

Tezâkir bölümünde, üstad Kadir Mısıroğlu, yakın geçmişin mühim şahsiyetlerinden Mahmud Cevdet Sezer‘e dair tanıklığını anlatıyor.

İntikad bölümünde ise Hikmet Akpur, İbn Haldun ve Fazlurrahman’ın Tıbb-ı Nebevî hadislerine yaklaşımlarını masaya yatırıyor.

Mühim ve derin bir alan olduğu için Tasavvuf’u iki sayıda ele almak gerekti. Rıhle’nin bir sonraki sayısı da Tasavvufla ilgili olacak.

RIHLE 15. Sayısı: Tasavvuf II – “Tasaffi”


Tasavvufu özellikle hakikatin yitirildiği postmodern dönemde konuşmak ayrı bir önemi haiz. Zira modernitenin kalbe karşı inşa ettiği rasyonel akıl, geçen asırda hakikati temsil etmek bir yana batıl da olsa mevcut olan ‘bir hakikat anlayışı’nı yok etti. Postmodern dönemde insanın hakikate dair olan bilgisi ve imanı artık eskisi kadar güçlü değil.

[quote]Tüm dünyanın içine girdiği anlam krizinden hakikatin esenlik yurduna yol bulmak için nefislerimizin ve ruhlarımızın bir arınma sürecinden geçmesi gerekmektedir. Bu süreç aynı zamanda kalbimizi de içine alan diriliş anlamı taşıyor. ‘Akleden Kalb’e sahip olmak ancak bu dirilişle mümkün.[/quote]

RIHLE’nin Tasavvuf konusuna tahsis ettiğimiz bir önceki sayısında, nadiren rastladığımız bir durumla karşılaştık: Tasavvuf dosyası için umduğumuzun üzerinde nitelikli yazı gönderilmişti. Bu yazıların tamamını bir sayıda vermek hem mümkün hem de doğru olmazdı. Elinizdeki sayıyı “Tasavvuf-2” üst başlığıyla vermek hem meseleye bir nebze de olsa hakkını vermek, hem de elimizdeki yazıları hak ettiği ölçüde değerlendirmek için tek yol olarak göründü.

Bu sayıda RIHLE kapılarını Ebubekir Sifil hocanın ‘Hangi Tasavvuf?’ başlıklı makalesiyle açıyor. Ebubekir Sifil hoca başlıktan da anlaşılacağı üzere aktüel tasavvuf anlayışları ve sürçtükleri noktaları nazarımıza sunduktan sonra Tasavvuf derken kastedilenin ne olduğunu vuzuh bir dille ifade ediyor.

RIHLE 15. Sayısı: Tasavvuf II  Hangi Tasavvuf? - Ebubekir Sifil Şeyh Ahmed Zerrûk’a Göre Tasavvufun Esasları - Orhan Ençakar Zaman Tarikat Zamanı mı? - Murat Türker Mülakat: Abdulhamid Medkur - Hasan Şafii Osmanlı Millet Sistemi ve Ulus: Hakikat ile Kurgu - Erdal Kurgan "Teoriden Reele; Tarihsel ve Modern Sahabe Tenkitçiliğinin Anlamı - Serdar Demirel" Filistin Topraklarında Dinler ve Mezhepler - Nizar Abu Munshar Tezakir: Tanıdıklarım - İbrahim Hakkı Konyalı - Kadir Mısıroğlu Açık Oturum: Eleştirellikten Tekfire: Tasavvuf Anlayışı İntikad: Adetli Kadının Orucu Meselesi ve Modern Fetvalar - Talha Hakan Alp Kitabiyat: 121 Risâletü’l-Müsterşidîn 123 Bahru’l-Fevâid/Ma’âni’l-Ahbâr  124 İ’lâmü’n-Nübelâ fîmen Tasavvafe mine’s-Sâdeti’l-Hanâbileti’l-Fudalâ  125 Tutkular ve Çıkarlar - "Tasaffi"
RIHLE 15. Sayısı: Tasavvuf II – “Tasaffi”

Orhan Ençakar hoca ‘Şeyh Ahmed Zerrûk’a Göre Tasavvufun Esasları’ başlıklı makalesinde âlim ve aynı zamanda iki tarikat kolundan (Şâzelî ve Kâdirî) icazet sahibi bir mürşit olan Şeyh Ahmed Zerrûk hazretlerinin tasavvufu tashihi ve fıkıhla olan/olması gereken ilişkisine dair görüşlerini inceliyor.

Ne zaman üstad Bediüzzaman ve tasavvuf aynı cümlede anılsa hemen üstadın ‘Zaman tarîkat zamanı değil, belki îmânı kurtarmak zamanıdır’ sözünü söylediği dile getirilip üstadın tasavvuf hakkındaki nihai görüşünün bu olduğu söylenir. Murat Türker bu konuyu işlediği ‘Zaman Tarikat Zamanı Mı?’ başlıklı makalesiyle bu konuyu açıklığa kavuşturuyor.

Ali Pekcan hoca ‘İmam Şatıbî’de Tasavvuf Anlayışı’ başlıklı Arapça makalesiyle İmam Şatıbî’nin tasavvuf anlayışını inceliyor.

Bu sayıda Kahire Üniversitesi Dâru’l-Ulûm Fakültesi, Kelam hocası Prof. Dr. Hasan Şâfiî ve yine aynı üniversitenin Tasavvuf bölüm başkanlığını yapan Prof. Dr. Abdulhamid Medkûr hocalarla Tasavvuf ve Kelam merkezli gerçekleştirdiğimiz mülâkâtı okuyacaksınız.

“Ukûl”, “Ukûl-u tis’a”, “Nüfûs-u aşare”, “Eflâk-ı tis’a” vb. kavramların Neoplatonizm’le; tasavvufun diğer dinlerdeki mistik oluşumlarla ilişkisini, Hakikat-i Muhammediyye, Nur-i Muhammedî, kelime/logos felsefesi vb. kavramları ve modernist din yorumlarını konuştuğumuz bu mülâkâtın tasavvuf anlayışımızda ufuk açıcı olacağı kanaatindeyiz.

Açık oturum bölümünde, Daru’l-Hikme hocalarının Türkiye kamuoyunda tasavvuf eleştirisi bağlamında en çok başvurulan eserlerden olan İbrahim Sarmış’ın Teorik ve Pratik Açıdan Tasavvuf ve İslam adlı kitabın üzerine yaptıkları değerlendirmeyi bulacaksınız.

Tezakir bölümünde üstad Kadir Mısıroğlu bir tarih ve vesika talanına karşı mücadele etmiş olan bir tarih aşığını hatırlatıyor: İbrahim Hakkı Konyalı.

İntikad bölümünde ise Talha Hakan Alp hoca son birkaç yıldır Türkiye’de gündem olan bir meseleyi ‘Adetli Kadının Orucu Meselesi ve Modern Fetvalar’ başlıklı makalesiyle derinlikli bir kritiğe tabi tutuyor.

Bunların dışında Erdal Kurgan’ın ‘Osmanlı Millet Sistemi ve Ulus: Hakikat ile Kurgu’ başlıklı makalesi ile Nizar Abu Munshar’ın ‘Filistin Topraklarında Dinler ve Mezhepler’ başlıklı çalışmasını da sayfalarımızda bulacaksınız.

RIHLE 16. Sayısı: Siyer’e Dair


Ahir zamanda bulaşıcı hastalık gibi yayılan “farklılık arayışı”, Kur’an’ın ve Sünnet’in farklı okumaların nesnesi kılınması sonucunu doğurdu kaçınılmaz olarak. Bu süreçte belki de ilk çarpılma, zihinlerde yaşandı.

[dropcap]B[/dropcap]ir kısım Müslümanların zihni, ters istikamette çalışmaya başladı ve bizi elimizden tutup rıza-i Bari’ye götürecek olan deliller –ki “delil”in ontolojisi bunu gerektirir– bir kısım Müslümanlar nezdinde şahsi görüşlerin, nefsî hevaların gerekçesi kılındı. Kur’an ve Sünnet nereye götürürse oraya gitmek üzere yola çıkmış Müslüman zihnin okuma faaliyeti, yerini, Kur’an ve Sünnet’i gitmek istediği yere götürmeye azmetmiş “müslüman oryantalistler”in ya da daha doğru bir tanımlamayla “çağdaş bid’at ehli”nin manipülasyonlarına bıraktı.

“Farklı okuma” faaliyetinin, hedefine ulaşabilmesi için sadece Kur’an ve Sünnet nassları üzerinde icra-i faaliyet etmekle yetinmesi elbette söz konusu olmayacaktı. Farklılık arayışı kaçınılmaz olarak Siyer alanına da sirayet etti ve “Siyer’i farklı okuma” denemeleri ortaya çıkmaya başladı.

Ümmet, uzun tarihi soyunca “aşırı yüceltmeci peygamber tasavvuru” ile “aşırı indirgemeci peygamber tasavvuru” arasında saat sarkacı gibi gidip gelmiş ve bir türlü dengeyi tutturamamıştır “farklılık” söylemini dillendirenlerin iddiasına göre.

[dropcap]E[/dropcap]sasen bu ideolojinin müntesiplerine göre bu ümmetin tarih içinde iyi/doğru adına ortaya koyabildiği hiçbir şey olmamıştır. Kur’an’ı, Sünnet’i, Siret’i… hep yanlış/hatalı okumuş, Allah Teala’nın kendisinden ne istediğini ve Resul-i Ekrem (s.a.v) efendimizin kendisini nereye sevk ettiğini bir türlü anlamamış, belki de “anlamak istememiş”tir! Dolayısıyla Müslümanların tarihi de yanlış/arızalı bir tarihtir!

[box type=”info”]Elbette hiçbir millet mensubu kendi tarihine bu kadar ön yargılı, bu kadar çarpık, bu kadar şaşı bakmaz; bakmamıştır. Bu “redd-i miras” psikolojisinin altında bir tek gerçek yatmaktadır: İslam’ın kaynaklarının ve Müslümanların tarihi tecrübelerinin, Modernitenin oluşturduğu hastalıklı algı biçimiyle hiçbir şekilde örtüşmemesi. Yenilmişlik psikolojisinin kabullenilmesi sonucunda oluşmuş bulunan bu yabancılaşma hali, elbette modern değerlerle çatışma teşkil etmeyen Kur’an ve Sünnet algısı yanında Siret’i de bu kalıp içinde şekillendirmeyi görev bilecektir![/box]

RIHLE bu sayısında Siyer konusu etrafında oluşmuş bulunan hastalıklı algıları konu edindi. 

RIHLE 16. Sayısı: Siyer'e Dair   Peygamberlik ve Mucize - Ebubekir Sifil İmamet’in Tebliği: Hz. Peygamber’e Yüklenen Zoraki Misyon - Serdar Demirel “İslam Peygamberi” İsimli Eser Üzerine Bazı Mülahazalar - Orhan Ençakar İncil’de Hz. Peygamber ve İslâmiyet - Ziya Kazıcı Müfteri Oryantalizmin Peygamber Tasavvuru: William Müir Örneği - Seyfullah Kara Ulvî Bir Vazife Olarak Tebliğ ve Siyerin Örnekliği - M. Emin Yıldırım Soruşturma: 61 İsmail Yiğit  68 Leys Suud Casim  76 Ömer Yahyavî İbni Haldun ve Tarih: Anlam-Yorum ve Tarihsel Bilgiyi Anlamada Yöntem - Erdal Kurgan Dinin ve Düşüncenin Tezahürü versus Moda - Nurullah Aydın Mülakat: M. Boynukalın Hocayla Kitabu’l-Asl ve Tahkik Faaliyeti Üzerine İntikad: Allah Teâla Geleceği Bilmez mi? - Ebubekir Sifil Tezakir: İstanbul’un Ulu Hocaları - Abdülkadir Yılmaz Kitabiyat: 123 Şerhu'l-Mukaddimât 125 Câmiu'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân  126 Fethu'r-Rahmân Şerhu Lukatati'l-'Aclân  128 Bilimsel Nesnellikten Postmodernizme Yirminci Yüzyılda Tarih yazımı
RIHLE 16. Sayısı: Siyer’e Dair

Bu sayıda, Ebubekir Sifil hoca ‘Peygamberlik ve Mucize’ başlıklı makalesiyle modern hurafelerle zihinleri işgal edilenlerin örümcek ağı misali zayıf olan iddiaları bağlamında peygamberlik ve mucize arasındaki kopmaz ilişkiyi delilleriyle sunuyor.

Serdar Demirel hocanın ‘İmamet’in Tebliği: Hz. Peygamber’e (sas) Yüklenen Zoraki Misyon’ başlıklı makalesi, Şia’nın nass’tan bir cüz olarak okuduğu İmamet’in Hz. Peygamber (a.s.) üzerinden uydurma haberlerle nasıl meşrulaştırıldığını irdeliyor.

Orhan Ençakar Hoca ise sadece Türkiye’de değil, yaptığı samimi ve klas siyer çalışmalarıyla dünyada haklı bir takdire sahip olan merhum Muhammed Hamidullah Hocanın İslam Peygamberi adlı siyerindeki şazz görüşlerin bazılarını kritik ettiği ‘Merhum Muhammed Hamidullah Hocanın ‘İslam Peygamberi’ İsimli Değerli Eseri Üzerine Bazı Mülahazalar’ makalesiyle hem ilmî ehliyetin nasıl olduğunu hem de Müslümanların yaptığı çalışmaların hakkını vermenin neye tekabül ettiğini gösteriyor.

Ziya Kazıcı Hoca ‘İncil’de Hz. Peygamber Ve İslâmiyet’ başlıklı makalesinde, ehl-i kitabın tahrife nasıl devam ettiğini kitaplarındaki Hz. Peygamberi (a.s.) muştulayan pasajlar üzerinde yapılan çarpıtmalar örneğiyle işliyor.

‘Ulvî Bir Vazife Olarak Tebliğ Ve Siyerin Örnekliği’ başlıklı makalesinde M. Emin Yıldırım Hoca hayatımızın her alanında örnek olan hazret-i peygamber-i zîşan efendimizin (a.s.) tebliğ ve davet usulünü anlatıyor.

Dosya konumuzun son makalesi emperyalizmin ileri kolu olan oryantalizm ve siyer üzerine. Oryantalizmin çarpık peygamber anlayışını Seyfullah Kara Hocanın ‘Müfteri Oryantalizmin Peygamber Tasavvuru: William Müir Örneği’ makalesi bu konuda güzel bir çalışma olarak sayfalarımızda.

Mülâkât bölümünde İmam Muhammed’in (rahimehullah) el-Asl’ını tahkik ederek neşredilmesine vesile olan Mehmet Boynukalın Hoca ile tahkik ve el-Asl üzerine yaptığımız mülakatı bulacaksınız.

RIHLE bu sayısında soruşturmasında yine dünyanın farklı beldelerindeki ehl-i ilmi konuk etmeye devam ediyor. Bu sayımızda soruşturmamıza İsmail Yiğit, Leys Suud Casim ve Ömer Yahyavî Hocalarımız cevap verdiler.

İntikad kısmında Ebubekir Sifil Hocamız, artık vaka-i âdiye haline gelen, her gün bir yenisine şahit olduğumuz ilimden de edepten de uzak görüşlerden etki alanı geniş olan bir meseleyi, ‘Allah Teala Geleceği Bilemez mi?’ başlıklı makalesiyle değerlendiriyor.

Tezakir kısmında Abdülkadir Yılmaz Hoca ‘İstanbul’un Ulu Hocaları’nı merhum Ahmet Cevdet Paşa’nın şahadetiyle anlatıyor.

Sayfalarımızda ayrıca Erdal Kurgan’ın ‘İbni Haldun ve Tarih’ başlıklı makalesini, Abdullah Küskü’nün ‘Ma’rifetü Medari’l-İsnad Adlı Eserin Kritiği’ başlıklı değerlendirmesi ve bu sayımızdaki Arapça metin olan Salah Muhammed Ebu’l-Hac’ın makalesini bulacaksınız.

RIHLE 17. Sayısı: Ehl-i Beyt


RIHLE bu sayısında Evlâd-ı Nebi’yi yani Ehl-i Beyt’i dosya konusu olarak işledi.

[quote]Hazreti Peygamber’in (aleyhissalatu vesselam) ümmete bıraktığı iki emanetten biri olan evlad-ı resul, hiç kuşukusuz ahirette ümmetin kendilerine olan muhabbetine şahitlik ederek Muhammedu’l-Emin’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetinin de ‘emîn’ olduğunu ifade edecek.[/quote]

Bu sayıda, Ebubekir Sifil hocamız, ‘Ehl-i Sünnet’in Ehl-i Beyt’e Bakışı’ başlıklı makalesinde Ümmet’in ana gövdesini yani Ehl-i Sünnet’i Ehl-i Beyt’e karşı ilgisizlikle, ihmalle, hatta ‘ihanet’le suçlayan İmamiyye Şiası’nın güçlü biçimde işlettiği  ‘kara propaganda’nın izini sürüyor. Tamamen iftira olan bu tezviratı idrak edebilmek için yapılması gerekeni işaret ederek bir ‘hafıza tazelemesi’ yapıyor.

RIHLE 17. Sayısı: Ehl-i Beyt   Ehl-i Sünnet'in Ehl-i Beyt'e Bakışı - Ebubekir Sifil İlgili Ayet ve Hadisler Işığında Ehl-i Beyt Kimdir? - Bahauddin Varol “Ben Dâru’l-Hikmetim, Ali de Onun Kapısıdır.” - Murat Sarıcık Ehl-i Beyt, Ümmet ve Tasavvuf - Müfit Yüksel Sahâbe Nesli, Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Beyt - Muhammed Emin Yıldırım Seyyid ve Şerif Kavramlarının Oluşum Sürecine Dair Notlar - Mustafa S. Küçükaşcı Soruşturma: 52 Muhammed Salih el-Gursî  68 Hasan Gümüşoğlu Akıl, Akletme ya da İbrahimî Tecessüs - Abdurrahman Arslan Hakikat’e Nasıl Vâsıl Oluruz? - Süheyb Öğüt M. Kemal Paşa’nın Mütareke Dönemi’nde İtilaf Devletleri Mümessilleriyle Olan İlişkileri ve Bu İlişkilerin Anadolu’ya Tayin Edilmesi Üzerindeki Tesiri - Melih Koşucu Kültüralist Fragmanlar - Nurullah Aydın Tezakir: Tanıdıklarım: Celâl Hoca (Celâleddin Öktem) - Kadir Mısıroğlu Röportaj: Abdulfettâh Ebû Gudde ile Yüksek Öğrenim Üzerine - Tercüme: Hikmet Akpur Kitabiyat: İsticlâbu İrtikâi’l-Ğuref 129 Eş-Şeceretü’n-Nebeviyye fi Nesebi Hayri’l-Beriyye  130 el-Müntekâ mine’n-Neseb ve’l-Müsâhere 130 Hz. Muhammed ve Ehlibeyt Sevgisi 131 20. Yüzyıl Felsefe Tarihi 132
RIHLE 17. Sayısı: Ehl-i Beyt

Prof. Dr. M. Bahaüddin Varol hoca, kendini Ehl-i Beyt Mezhebi olarak tavsif eden Şia’nın taraflı ve marjinal Ehl-i Beyt tanımlamasına karşın konunun temeline inerek ‘İlgili Ayet ve Hadisler Işığında Ehl-i Beyt Kimdir?’ başlıklı makalesinde nasslar çerçevesinde Ümmet’e emanet bırakılanların kimler olduğunu ilmî delilleriyle ortaya koyuyor.

Prof. Dr. Murat Sarıcık hoca “Ben Dâru’l-Hikmetim, Ali de Onun Kapısıdır” mealindeki hadis bağlamında, Hz. Peygamber’in niçin kendini Dâru’l-Hikmet olarak adlandırdığı, “dâr” ve “hikmet” kelimelerinin anlamları açısından konunun nasıl anlaşılması gerektiğini irdelediği makalesinde ayrıca Hz. Ali’ye tabi olduğunu söyleyenlerin samimiyetini nasıl ispat etmeleri gerektiğini de bildiriyor: Dâru’l-Hikmet olan Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem)  Sünnet-i Seniyye’sine uyarak.

Prof. Dr. Mustafa S. Küçükaşçı hoca ise tarihsel süreçte Ehl-i Beyt’in, özellikle de Âl-i Fâtıma’nın (r. anha) Ümmet içerisindeki konumuna ışık tutuyor. ‘Seyyid ve Şerif Kavramlarının Oluşum Sürecine Dair Notlar’ başlıklı makalesinde, Ümmet’in Ehl-i Beyt’in şecere kayıtlarını tutmak için inşa ettikleri Nakîbüleşrâflık kurumunu ve önemini izah ediyor. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat, gerek Ehl-i Beyt kavramının anlam ve muhtevası konusunda, gerek değer ve kıymetinin ne olduğu hususunda, her türlü siyasî ve fikrî baskılara rağmen makul ve mutedil bir düşünce geliştirmiş ve bunu da muhafaza etmenin gayretini vermiştir. Ehl-i Sünnet’in böyle davranmasının kökeninde yatan sebep, hiç şüphesiz Sahabe (radiyallahu anhum ecmaîn) efendilerimizin davranışlarını örnek almalarıdır.

Bu bağlamda Muhammed Emin Yıldırım hocanın ‘Sahâbe Nesli, Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Beyt’  başlıklı makalesini okuyacaksınız. Müfid Yüksel hocanın ‘Ehl-i Beyt, Ümmet ve Tasavvuf’ başlıklı makalesi de Ehl-i Beyt sevgisinin ve bağlılığının tasavvuf ehlince ne kadar önemli bulunduğunu irdeliyor.

Bu sayımızdaki Soruşturmamıza Yrd. Doç. Dr. Hasan Gümüşoğlu ile değerli âlim Muhammed Salih Ekinci hocalar katkı sağladılar. İlim ile amel arasındaki ilişkinin bir benzerini bilgi ile iktidar arasında kuranlar, Batıda üniversite kurumunun ya da diğer bir deyişle akademinin iktidar için bilgi ürettiğine de vurgu yaparlar.

Bu sayımızda Ehl-i Sünnet’in yaşayan en önemli Kelam âlimlerinden Said Abdullatif Fûde hoca ile gerçekleştirdiğimiz mülâkâtı bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Asleynden olan Kelâm ilminin güncellenmesi gerektiğine vurgu yapan Fûde hoca, bahsettiği faaliyetin neticesinde ehl-i bid’atin sadece tarihte kalmadığını, günümüzdeki sapmaların da benzer soru(n)lardan kaynaklandığını göreceğimizi, bunun yanında mazimizdeki ilmin/usulün verdiği öz güvenle atiyi de inşa edebileceğimizi vurguluyor.

Ayrıca merhum Abdulfettah Ebu Gudde hocanın hayattayken verdiği en son mülâkâtı da sayfalarımızda bulacaksınız.

Modern paradigmanın felsefî kabulleri üzerine yaptığı itirazlardan, Müslüman muhayyilesinin öz yurdu olan medreseye ve sahih usule olan davetinden tanıdığımız üstad Abdurrahman Arslan’ın ‘Akıl, Akletme ya da İbrahimî Tecessüs’ başlıklı makalesi modern aklın neye tekabül ettiğini gösteriyor.

Tezâkir bölümünde üstad Kadir Mısıroğlu, merhum Celaleddin Öktem hocayı yâd ediyor.

Bunların dışında Sayfalarımızda Süheyb Öğüt’ün ‘Hakikat’e Nasıl Vâsıl Oluruz?’ başlıklı çalışması, Melih Koşucu’nun yakın tarih çalışması bağlamında ‘M. Kemal Paşa’nın Mütareke Dönemi’nde İtilaf Devletleri Mümessilleriyle Olan İlişkileri ve Bu İlişkilerin Anadolu’ya Tayin Edilmesi Üzerindeki Tesiri’ başlıklı araştırma yazısı ve Nurullah Aydın’ın ‘Kültüralist Fragmanlar’ başlıklı denemesini bulacaksınız.

RIHLE 18. Sayısı: Ehl-i Beyt vs. Râfıza


Hz. Âdem (a.s)’dan Hz. Peygamber (s.a.v)’e kadar gönderilen tüm peygamberlerin (aleyhimusselam) ümmetleri içinden çıkıp, peygamberlerinin kutlu mesajını tahrif etmiş ya da o mesajın anlamını dejenere etmiş bir takım insanlar olagelmiştir.

Kur’an-ı Azimuşşan’ın tahrif tehlikesine karşı bizzat Rabbimiz tarafından koruma altına alınması, onun ifade buyurduğu anlamı sahih mecrasından saptırmak isteyeceklerin olmasına engel değildir. Nitekim tarih boyunca tüm bid’at fırkalar bu yolu denemiş, hadisleri devre dışı bırakarak Kur’an’a kendi inanç ve kanaatlerini söyletmeye çalışmışlardır.

Bu bağlamda en etkili olmuş bid’at fırka olarak Şia’yı görmek şaşırtıcı değildir. Özellikle son asırda Ümmetin yaşadığı problemler göz önüne alındığında, sıkıntıların sadece dış kaynaklardan doğmadığını, aynı zamanda içsel bazı hastalıkların da Ümmet bünyesine zarar verdiğini müşahede etmek mümkündür.

Bu ve daha birçok sebepten dolayı RIHLE, bu sayısını Şia’ya ayırdı. 

RIHLE Dergisi 18.Sayı Ehl-i Beyt ve Râfıza
RIHLE Dergisi 18.Sayı Ehl-i Beyt ve Râfıza

Ebubekir Sifil hoca, İmâmiyye Şiası‘nın etkin propagandası sonucunda ‘Şia’ ve ‘Ehl-i Beyt’ kavramlarının adeta eş anlamlı hale gelmiş olduğunu belirttiği makalesinde, Râfızilik ideolojisini benimsemenin; Ehl-i Beyt’i sevmenin, onlara tabi olmanın ve onların hukukunu korumanın olmazsa olmaz yolu olarak sunulduğunu söylüyor. ‘Ehl-i Beyt ve Râfıza’ başlıklı makalesinde hoca, Sünnîliğin de Ehl-i Beyt düşmanlığının adı olarak lanse edilmekte olduğunu, Ehl-i Sünnet’i düşman olarak görüp onlara buğz  etmenin Ehl-i Beyt muhabbetinin tabii ve gerekli
neticesi olarak gösterilmekte olduğunu ortaya koyuyor.

Abdulcabbar Adıgüzel, İmâmiyye’de beş temel inanç esası olan tevhid, adâlet, nübüvvet, imâmet ve meâd’ı incelediği ‘Şiîlikte İnanç Esasları’ başlıklı makalesinde, Şia’yı farklı kılan; Allah’ın sıfatlarının zâtı ile aynı olması, ru’yetullah’ın imkânsızlığı, Kur’an’ın mahlûk olması ve bedânın kabul edilmesi gibi meseleleri inceliyor. Ayrıca Şia’nın Mu’tezile ile olan ilişkisini de mezkûr konular bağlamında irdeliyor.

Prof. Dr. Metin Bozan hoca Şiî temel kaynaklara dayanarak hazırladığı ‘Oniki İmamcı Şia’nın Oluşum Süreci’ başlıklı çalışmasında Şia mezhebinin oluşum ve kurumsallaşma sürecini imamet nazariyesi merkezli olarak ele alıyor ve imamet teorisi ile ilgili unsurların izini buradan takip ediyor. Dr. Fatih Yücel hoca ise Şia’da ortaya çıkan bir ayrışmayı ‘İmamiyye-Zeydiyye Polemikleri’ başlığı altında inceliyor. Bu bağlamda İmamet nazariyesi, Kur’an’ın sübutu, Sünnet anlayışı, mut‘a nikâhı ve abdestte ayakların yıkanması gibi konularda yaşanan tartışmalara makalesinde yer veriyor.

Suriyeli âlim Abdulkadir Muhammed el-Hüseyin hoca ise çok önemli bir konuyu, Ehl-i Sünnet-Şia ilişkilerinin makul seviyeye gelebilmesinin imkanlarını Şia ve Tashih isimli kitaba yaptığı değerlendirmeyle sorguluyor. Hocanın ‘Şia ve Tashih -Şia ile Teşeyyu Arasındaki Mücadele- İsimli Kitaba Dair’ başlıklı makalesini bu gözle değerlendirmek gerek.

Bu sayımızda Ürdün’de ikamet etmekte olan Şeyh Ahmed Cemmâl el-Hamevî hoca ile Şîa üzerine esaslı bir mülakat okuyacaksınız. Fikret Çetin’in yaptığı bu mülakat, hem Şia’nın tarihsel tavırlarını hem de aktüel tercihlerini anlamak için başvuru kaynağı olmaya aday…

Ayrıca bu sayıda soruşturma bölümümüze katkı veren Doç. Dr. Serdar Demirel hocanın yanı sıra Abdulkadir el-Hüseyin hocanın soruşturma cevaplarını Türkçe ve Arapça olarak istifadenize sunuyoruz. İntikad bölümümüzde ise Yrd. Doç. Dr. Ahmet Tahir Dayhan hocanın ‘Sahâbeyi Ötekileştirmek Üzerine’ başlıklı değerlendirmesini bulacaksınız. Dayhan hoca çalışmasında, ilk önceleri kendini Ehl-i Sünnet sanan –hatta Tunus’ta İhvan-ı Müslimin’in ilk kurucularının içinde de yer alan- fakat daha sonra hidayete ererek (!) Şiî olan Muhammed et-Ticânî es-Semavî’nin hidayetini (!) ve hidayetine neden olan (!) argümanları değerlendiriyor. Şia’nın teo-politik yayılmacılığının entelektüel/ilmî altyapısı olarak kullanılan es-Semâvî’nin eserlerinin -ya da hidayet (!) serüveninin- ilmî ve sahih bilgilerden ne kadar uzak olduğunu, ayet ve hadislerden cımbızlama ve yönlendirme yöntemi ile ne kadar fasit görüşün çıkarıldığını görmek açısından ibret verici bir durum.

Bu sayımızda ayrıca Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan hocanın Hz. Aişe validemizden bir rivayetle yapılan Sünnet tanımını değerlendirdiği ‘Hz. Aişe’nin Yanlış Değerlendirilen İki Sözü: Pek Veciz Bir Sünnet Tarifi’ başlıklı yazısı ile Mustafa Özcan’ın Şiî yayılmacılığın bölgesel ve uluslararası etkisini incelediği ‘Paralel Mezhep Ortadoğu’yu Kuşatıyor’ başlıklı yazısını da bulacaksınız.

Kampanya koşulları hakkında detaylı bilgi almak ve kampanyadan yararlanmak için buraya tıklayabilirsiniz.

tarihinde gönderildi.

Osmanlı Dönemindeki Medrese – Tekke Ayrışmasına Nasıl Bakılmalı? – Osman Nuri Topbaş

Osmanlı Dönemindeki Medrese - Tekke Ayrışmasına Nasıl Bakılmalı? - Osman Nuri Topbaş

[dropcap]B[/dropcap]ugün sizlere [ayraç]’ta Tasavvuf Okumaları başlığında paylaşmaya devam ettiğimiz Osman Nuri Topbaş Hocaefendi ile Mülâkât‘ın üçüncü bölümünü paylaşıyoruz. Bu bölümde Osmanlı Dönemindeki Medrese – Tekke Ayrışmasına Nasıl Bakılmalı? sorusunun cevabı yer almaktadır.

[ayraç] | kitaba biraz mola…

[quote]Osmanlı dönemindeki ulemâ-meşâyıh ya da medrese-tekke ayrışmasına nasıl bakılmalı? Kadızâdeliler-Sivasîler tartışmasında, ya da daha beriye geldiğimizde Şeyh Saffet Efendi ile İzmirli İsmail Hakkı arasındaki münakaşada su yüzüne çıkan ve günümüzde de -sadece ülkemizde değil, İslâm dünyasında da- varlığını sürdürmeye devam eden bu ayrışmayı nasıl okumamız gerekiyor? Tekke ile Medrese birbirinin alternatifi ya da rakibi olmak zorunda mıdır? [/quote]

Aslında ikisi birbirinin rakibi değil, bilâkis tamamlayıcısıdır. Zira ilim, takvâ ile bir kıymet ifâde eder. Takvâsız bir ilim, insanı hakka ve hayra ulaştıramaz. Cenâb-ı Hak pek çok âyet-i kerîme ile, ibâdetlerin kalbî cihetini vurguluyor. Nasıl ki ibâdetin bir zâhirî tarafı varsa, bir de huşû tarafı, derûnî ciheti bulunmaktadır.

asavvuf; îman ve ibadetlerin zâhirî tarafıyla beraber, rûhî cihetine, huşû tarafına ve kalbî hassâsiyetlerine dikkat çeker.
Tasavvuf; îman ve ibadetlerin zâhirî tarafıyla beraber, rûhî cihetine, huşû tarafına ve kalbî hassâsiyetlerine dikkat çeker. [fotoğraf: © blogs.ft.com]

Îman da ilâhî hakîkatleri kalp ile tasdik, dil ile ikrar sayesinde gerçekleşir. Yalnızca dil ile ikrar kâfî değildir. Onun kalbe de nüfûz etmesi lâzımdır. İşte tasavvuf; îman ve ibadetlerin zâhirî tarafıyla beraber, rûhî cihetine, huşû tarafına ve kalbî hassâsiyetlerine dikkat çeker. Daha ziyade zihnî ve aklî bir faaliyet olan ilim tahsilinde de kalbî hassâsiyetlere ihtiyaç vardır. Kalbî hassâsiyetlerden mahrum bir ilim, tek başına fayda vermez. Cenâb-ı Hak, ilmi yalnızca dillerinde olan, kalplerine ve dolayısıyla fiillerine yansımayan Benî İsrâil âlimlerine “kitap yüklü merkepler” teşbihinde bulunuyor.1)Bkz. el-Cum’a, 5.

Felsefenin, hakîkate ulaşma maksadıyla başvurduğu yegâne vâsıta “akıl”dır. Her felsefî ekolde akıl, felsefenin bir şubesi olan “rasyonalizm”deki kadar -âdeta- ilâh mevkiine yükseltilmezse de, yine de filozofların hakîkat arayışında dayandıkları tek vâsıta olarak kabul edilmiştir.

[dropcap]H[/dropcap]âlbuki gözün görme, kulağın işitme hususunda bir sınırı olduğu gibi, aklın da bir idrak hududu vardır. Bu sebeple kâinattaki muammâları akılla çözmeye çalışan felsefeciler, birbirlerini tekzip ederek devam etmişlerdir. Kelâm âlimleri de, akâid ile ilgili müşkilleri, Kitap ve Sünneti esas alarak akıl aracılığıyla çözmeye çalışır.Bu bakımdan kelâm âlimleri her ne kadar filozoflara  benzerlerse de, aklı “nass”tan bağımsız düşünmediklerinden, onu meşrûiyyet çerçevesi içinde kullanırlar.

Fakat hakikatlerin idrâkinde aklın kudreti de sınırlı olduğundan, onlar da bir noktada kalırlar. İşte tasavvuf, aklın da kâfi gelmediği bu noktadan sonra kalbi devreye sokarak  teslimiyetle mesâfe almayı, huzur, yakîn ve itmi’nan hâline ermeyi telkin eder. Diğer taraftan, ilmiyye kesiminden tasavvufa gelen itirazların iki temel sebebi vardır. Birincisi; tasavvufun hakîkatinden uzak ve bîhaber olmak. İkincisi de, tasavvufun bâzı nâ-ehil kimselerdeki yanlış uygulamalarını ön plâna çıkarıp bunu bütün tasavvufa mâl etmektir.

RIHLE Dergisi - Sayı 14 - Dosya Konusu: Tasavvuf I
RIHLE Dergisi – Sayı 14 – Dosya Konusu: Tasavvuf I

Her hususta olduğu gibi tasavvufta da zaman zaman istismarcılar ortaya çıkmıştır. Bugün de birileri kalkıp; “Ben zamanın kutbuyum, gavsıyım!..” gibi iddiâlarla gerçek tasavvufun rûhundan tamamen uzak bir büyüklük iddiâsı, şöhret talebi içinde olabiliyor. Tarih boyunca bu tip istismarcıları ilmiye sınıfı kadar hakîkî mutasavvıflar da tenkid etmişlerdir. Sûfiyyeden aşırıya gidenler olabildiği gibi ulemâdan da zaman zaman aşırıya gidip işi tamamen zâhirden ibâret görenler çıkmıştır. İlmiyyede görülen bu nevî çıkışların temel sebebi, ilmin verdiği gurur ve enâniyetle, her şeyi bilip anladıklarını zannetme gafletidir. İblis’in, Kârun’un ayağının kaydığı nokta da budur.

[box type=”note”]Tasavvufun mücâdelesi, iç âlemden varlık, benlik, gurur ve kibri kazıyıp atarak hiçlik ve yokluk hâlini idrâk ettirmektir. Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri kendisine ilimde “Şemsü’ş-Şümûs”, yani “Güneşler Güneşi” denildiği bir zamanda dergâhına gittiği Abdullâh-ı Dehlevî Hazretleri onu karşılamaya bile çıkmadı. Üstelik dergâhın ne mihrâbında, ne de kürsüsünde vazifelendirildi. Önce helâ temizliğine verildi. Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri de Bursa kadısı iken Üftâde Hazretleri’nin dergâhında hiçlik ve yokluğa erebilmek için benzeri merhalelerden geçti. [/box]

Şâh-ı Nakşibend Hazretleri de hâcegândan, yani ilim erbabı hoca efendilerden idi. O da intisâbının ilk yıllarında yolların temizliği, hasta hayvanların bakımı gibi hizmetlerle vazifelendirilmişti. Bu mânevî terbiyeyi peygamberlerde de görüyoruz. Peygamberlerin hemen hemen hepsi koyun veya deve çobanlığı yapmıştır. Bu, hem bir tevâzu tâlimi, hem mahlûkâtın hissiyâtını anlayıp merhameti öğrenme, hem de yönetimin ipuçlarını kavrama merhalesi idi.

[dropcap]T[/dropcap]asavvufla ilmiye arasındaki münâkaşanın bir diğer sebebi de bilgi mertebelerinin doğru idrâk edilmeyişidir. Zira üç türlü bilgi vardır: Birincisi, umûma âit bilgi, ikincisi havâssa âit bilgi, üçüncüsü de havâssü’l-havâssa âit bilgi. Bu son mertebedeki bilgi, mahrem olarak tutulmuş, ehil olmayana teklif edilmemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de haber verilen Mûsâ (a.s.) ile Hızır (a.s.) arasındaki hâdise, bunun tipik bir misâlidir. Bunun asr-ı saâdetten de pek çok misâli vardır.

Nitekim Muâz bin Cebel (r.a.) bir gün Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in terkisine binmiş, Efendimiz(s.a.v.) orada kendisine bir bilgi vermiş ve onu herkese açıklamasına müsâade  etmemiştir. 2)Bkz. Buhârî, İlim, 49

[dropcap]E[/dropcap]bû Hüreyre (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’den iki kap (ilim) ezberledim. Birisini insanlara neşrettim. Diğerine gelince, eğer onu yaysaydım şu boynum kesilirdi.”3)Buhârî, İlim, 42

Yani havâssü’l-havâssa âit bâzı mahrem bilgilerin, henüz o mârifete ulaşamamış kimselere bildirilmesi, son derece mahzurludur. Zira bunların ehil olmayan kimseler tarafından yanlış anlaşılması kaçınılmazdır.

Şunu net olarak ifâde etmek gerekir ki sûfiyye ile ilmiyye arasında zaman zaman vuku bulan münâkaşalara her iki tarafın veya taraflardan birinin noksanlıkları sebebiyet vermiştir. Her iki kesimin veya en azından birinin kâmil olduğu zaman, ciddî bir münâkaşa görülmemiştir.
Şunu net olarak ifâde etmek gerekir ki sûfiyye ile ilmiyye arasında zaman zaman vuku bulan münâkaşalara her iki tarafın veya taraflardan birinin noksanlıkları sebebiyet vermiştir. Her iki kesimin veya en azından birinin kâmil olduğu zaman, ciddî bir münâkaşa görülmemiştir. [fotoğraf: blogs.ft.com]

Nitekim Muhyiddîn İbn-i Arabî Hazretleri de; “Hâlimize âşinâ olmayanlar, eserlerimizi okumasınlar.” buyurmuştur. Bir de bâzı cezbeli sâliklerin mânevî sarhoşluk içinde söyledikleri sözler vardır ki, bunlar da yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermiştir. Esâsen kâmil mürşidler, mânevî sarhoşluk içindeki bâzı müridlerinde gördükleri bu nevî taşkınlıkları önleyip müridlerinin o hâlleri kolayca aşmalarına yardımcı olurlar. Fakat tarih boyunca kimi zaman dirâyetli ve kâmil bir mürşidin himâye ve kontrolünden mahrum kalanlar da olmuştur. Onların söyleyip yazdıkları da bir münâkaşa mevzuu teşkil etmiştir.

Şunu net olarak ifâde etmek gerekir ki sûfiyye ile ilmiyye arasında zaman zaman vuku bulan münâkaşalara her iki tarafın veya taraflardan birinin noksanlıkları sebebiyet vermiştir. Her iki kesimin veya en azından birinin kâmil olduğu zaman, ciddî bir münâkaşa görülmemiştir.

Şu hâdise, bu gerçeği çok güzel îzah etmektedir: Bahâuddîn Nakşibend Hazretleri bilhassa hadis ilmi tahsil etmiş olup ilme ve âlimlere çok ehemmiyet veren bir Hakk dostudur. Bu husûsiyeti sebebiyle Buhara medreselerindeki birçok hoca ve talebe, kendisine mürîd olup sohbetine devam etmeye başlayınca, bâzı zâhir âlimleri medreselerin boşalacağından kaygı duymuşlardı. Bunun üzerine Bahâuddîn Nakşibend Hazretleri âlimlere: “Tarîkatimizi size anlatalım, eğer Kur’ân ve Sünnet’e aykırı bir husus varsa, söyleyin ondan vazgeçelim.” dedi. Âlimler, bütün suallerine tatminkâr cevaplar alıp uzun uzun dinledikten sonra, söyleyecek bir şey bulamadılar ve: “Tarîkatiniz istikâmet üzeredir, (yani Kitap ve Sünnet yoludur), bir îtirâzımız yok.” dediler.

Bâzıları: “Giydiğiniz külâh şöhrete sebep olmaktadır.” deyince

Hâce Bahâuddîn Hazretleri: Mâdem ki külâhım münâkaşa mevzuu oldu, onu giymemek daha münâsiptir.” deyip başındaki külâhı çıkardı ve bir fakire verdi.4)Buhârî, Enîsü’t-Tâlibîn, s. 278-279; Ebu’l-Kāsım, er-Risâletü’l-
Bahâiyye, vr. 74b-75b.

Bu hâdiseden sonra Nakşibend Hazretleri’nin ulemâ nezdindeki îtibârı daha da arttı.

Bu sebeple tasavvufu yaşadığını zanneden birtakım câhil, liyâkatsiz veya kötü niyetli kimselerin hâl ve tavırlarına bakarak onun hakîkatini reddetmek, son derece yanlıştır. Hatâ, yanlışlık ve istismarlar,her sahada olduğu gibi, dînî ilimlerde de  vâkî olabilir. Bunlar, ehli tarafından gâyet kolay bir sûrette ayırt edilir. Nasıl ki haktan ayrılan bâtıl mezhepler varsa, bunun gibi hakîkî tasavvuftan ayrılan bâtıl yollar da vardır.

Gerçek tasavvuf ehlini, bu gibi bâtıl yolların mensuplarıyla karıştırmamak gerekir. Nasıl ki İslâm’ı yanlış anlayıp yanlış yaşayan bâzı müslümanlar sebebiyle İslâm’ı tenkid etmek doğru değilse, tasavvufu da yanlış anlayıp yanlış uygulayanlara bakarak onu reddetmek doğru değildir.

Gerçek tasavvufun hedefi;

Kitap, Sünnet, imamlarınictihadları ve mürşid-i kâmillerin güzel gördükleri metodlarla dış âlem gibi iç âlemleri de temizlemek, kalbin hâllerini ıslâh ederek îmânın yakînî bir kıvamda, aşk ile yaşanmasına zemin hazırlamaktır.

Bu bakımdan tasavvuf, İslâmî ilimler bütününün ayrılmaz bir parçasıdır. Bilhassa fıkıh ile tasavvuf,  Allâh’ın emir ve nehiylerine -hem zâhiren hem de bâtınen- riâyeti temin etme hususunda, bir elmanın iki yarısı gibi, birbirini tamamlayan unsurlardır. Esâsen tasavvuf, fıkıh, îtikad ve kelâm gibi bütün İslâmî ilimler, başlangıçta aynı muhtevânın farklı yönlerini ifâde ediyordu.

Nitekim İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri fıkhı: “Kişinin dînî bakımdan lehine ve aleyhine olanları bilmesidir.” diye târif eder. İnsanın ebedî saâdetveya felâketinde birinci derecede ehemmiyetli olan, “Rabbini doğru olarak bilmek” yani mârifetullâh’a ererek O’nu kalben tanıyabilmek, bu ilmin en mühim kısmını teşkil ediyordu. Bu sebepledir ki İmâm-ı Âzam Hazretleri’nin îtikādî meseleler hakkındaki görüşlerinin yer aldığı ve zamanımıza kadar ulaşmış olan metne, “en büyük fıkıh” mânâsında “Fıkh-ı Ekber” denilmiştir.

Osman Nuri Topbaş [fotoğraf: © osmannuritopbas.com]
Nasıl ki fıkıh ilmi; abdest, tahâret, namaz, oruç gibi amelî meselelerin zâhirî sıhhat şartlarını bildirirse, tasavvuf da bunların kâmil mânâda îfâ edilmesi için gerekli olan kalbî kıvâmın kazanılmasını telkin eder. [fotoğraf: © osmannuritopbas.com]

Başlangıçta durum böyle olduğu hâlde daha sonraları bu husustaki ilmî faâliyetin genişlemesiyle fakihler/fıkıh âlimleri, îtikādî, ahlâkî, tasavvufî vs. hükümleri fıkhın dışında bırakarak onu sırf amelî ve kazâî hükümlere hasretmişlerdir. Bugün de fıkıhtan anlaşılan mânâ budur. Tasavvuf da insanın lehine ve aleyhine olanları hem zâhir hem de bâtın cephesiyle bilip muktezâsınca yaşamasını telkin etmektedir.

Nasıl ki fıkıh ilmi; abdest, tahâret, namaz, oruç gibi amelî meselelerin zâhirî sıhhat şartlarını bildirirse, tasavvuf da bunların kâmil mânâda îfâ edilmesi için gerekli olan kalbî kıvâmın kazanılmasını telkin eder.

Bu bakımdan tasavvufa, fıkıh ilminin rûhî zemini mânâsında “fıkh-ı bâtın” da denilmiştir. Meselâ âyet-i kerîmede; “Mü’minler felâh buldu…” buyrulur. Hemen devamında ise kalbî bir
husûsiyete dikkat çekilerek; “Onlar ki namazlarını huşû ile kılarlar.” buyrulur.5)Bkz. el-Mü’minûn, 1-2

İşte tasavvuf, Kur’ân-ı Kerîm’de bahsi geçen, takvâ, huşû, tevbe, rızâ gibi kalp amellerinin nasıl gerçekleşeceğini; bunun zıddına, riyâ, ucup, kibir, haset gibi kalbî marazların nasıl bertaraf edilebileceğini Kur’ân ve Sünnet’ten alıp tatbikî olarak öğreten bir eğitim yoludur.

Öte yandan, Muhammed bin Abdullah el-Hânî’nin,Âdâb adlı eserinde nakledilir ki;  “Zâhirî ilimleri tahsil etmek, insanı bâtın ilmini tahsil etmekten müstağnî kılamaz. Evvelkilerden ve sonrakilerden pek çok âlim, zâhirî ilimden sonrabâtınî ilmi terbiye ve hizmet yoluyla tahsîl etmenin  zarûretine inanmış ve bu yolun sâlikleri olmuşlardır. Meselâ Hanefî imamlarından; İbn-i Hümâm, İbn-i Şiblî, Şürunbilâlî, Hayreddîn-i Remlî, Hamevî, Zâhid el-Kevserî ve emsâli… Şâfiî imamlarından; Sultânu’l-Ulemâ İzz bin Abdüsselâm, İmâm Gazâlî, Tâcüddin Sübkî, İmâm Süyûtî, Şeyhulislâm Kadı Zekeriyyâ, Allâme Şihâb, İbn-i Hacer-i Heytemî ve emsâli… Mâlikî imamlarından; Ebu’l-Hasen eş-Şâzelî, Şeyh Ebu’l-Abbas el-Mürsî, Şeyh İbn-i Atâullah elİskenderî ve emsâli… Hanbelî imamlarından Şeyh Abdülkâdir el-Ciylî, Şeyhulislâm Abdullah el-Ensârî el-Herevî ve emsâli… Yine Seyyid Şerif Cürcânî, Molla Câmî, Abdülhakim Siyalkûtî, Abdülganî Nablûsî, İbn-i Âbidîn ve Şihâbüddîn Âlûsî gibi meşhur isimler de, Nakşibendiyye yoluna intisâb etmiş âlimlerdir.

Bunun gibi pek çok büyük âlim, zâhirî ilimleri tahsilettikten sonra bâtınî ilimleri de ehillerinden almışlardır. Sohbet, hizmet, seyr u sülûk yoluyla hüsn-i îtikad, ihlâs, günahları terk ve fazîletlerle ziynetlenmek gibi en faydalı ilimleri tahsil ederek büyük hayırlara nâil olmuşlardır.”6)Muhammed bin Abdullah el-Hânî, Âdâb, İstanbul 2009, s. 8-9.

Aynı şekilde Nakşî silsilesinden Yûsuf-i Hemedânî, Şâh-ı Nakşibend, Alâuddîn Attâr, Yâkub-i Çerhî, Derviş Muhammed, İmâm Rabbânî ve Hâlid-i Bağdâdî gibi pek çok zât da zâhirî ilimlerde zirveleşerek icâzet almış âlim şahsiyetlerdir. Nitekim Nakşî silsilesindeki ilim ehli bu zevâta, medrese kökenli olmaları  sebebiyle Hâcegân/hocalar denilmiştir.

[dropcap]İ[/dropcap]mâm Mâlik Hazretleri’nin şu ifâdeleri de çok mühimdir: “Kim fıkıhla (dînî ilimlerle) meşgul olur da, tasavvufî terbiye görmezse fâsık olur. Kim tasavvufla meşgul olur da dînî ilimleri bilmezse zındık olur. Her kim de bu ikisini cem ederse, hakîkate nâil olur.” 7)Ali el-Kārî, Mirkātü’l-Mefâtîh, Beyrut, 1422, I, 335

Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretleri de, fenâ-yı nefs mertebesine sadece Kur’ân-ı Kerîm’i sağ eline, hadîs-i şerîfleri de sol eline alıp bunların nûru ile aydınlık yolda yürüyen kişinin ulaşabileceğini ifâde etmiş,8 bir mürîdine tavsiyelerde bulunurken de: “Fıkıh ve hadis ilmini öğren, sûfîlerin câhillerinden uzak dur!” buyurmuştur.8)Abdülhâlık Gucdüvânî, Vasâyâ, Beyazıt Devlet Ktp., Veliyyüddîn
Efendi, nr. 3229, vr. 11a.

Velhâsıl, dergâh ve medrese, kesinlikle birbirine alternatif veya rakip değil, birbirinin tamamlayıcısıdır. Bir bütünün iki parçası durumundadır. Zira İslâm’ın kâmil mânâda idrâk edilip yaşanması, ilim ve irfan bütünlüğü içinde mümkündür.

Dipnotlar   [ + ]

1.Bkz. el-Cum’a, 5.
2.Bkz. Buhârî, İlim, 49
3.Buhârî, İlim, 42
4.Buhârî, Enîsü’t-Tâlibîn, s. 278-279; Ebu’l-Kāsım, er-Risâletü’l-
Bahâiyye, vr. 74b-75b.
5.Bkz. el-Mü’minûn, 1-2
6.Muhammed bin Abdullah el-Hânî, Âdâb, İstanbul 2009, s. 8-9.
7.Ali el-Kārî, Mirkātü’l-Mefâtîh, Beyrut, 1422, I, 335
8.Abdülhâlık Gucdüvânî, Vasâyâ, Beyazıt Devlet Ktp., Veliyyüddîn
Efendi, nr. 3229, vr. 11a.
tarihinde gönderildi.

“Vahdet-i vücud”, “Râbıta” vb. Konulara Bakış Açısı Nasıl Olmalıdır? – Osman Nuri Topbaş

“Vahdet-i vücud”, “Râbıta” vb. Konulara Bakış Açısı Nasıl Olmalıdır? - Osman Nuri Topbaş

rihlekitap.com’da artık paylaşımlarımızı [ayraç] başlığı altında günlük olarak paylaşacağız. [ayraç] | kitaba biraz mola… sloganı ile kitap tanıtımları, kitap alıntıları, tanıtım videoları, söyleşiler vb. etkinlikler paylaşılacak. Bugün [ayraç]‘ta Osman Nûri Topbaş Hocaefendinin RIHLE Dergisi 14. sayısına vermiş olduğu mülâkâtın 3. kısmını paylaşıyoruz.1)Kapak Fotoğrafı: © Reuters

[quote][dropcap]M[/dropcap]âlum-u âlîniz olduğu üzere birtakım çevrelerde Tasavvuf denildiğinde hemen “vahdet-i vücud”, “vahdet-i şuhûd”, “râbıta”… gibi ihtilâflı hususlar akla geliyor. Bu gibi hususlar hakkında doğru bakış açısı ne olmalı?[/quote]

Evvelâ şunu ifâde edelim ki “vahdet-i vücûd” ve “vahdet-i şühûd”un iddiâ edildiği gibi şirkle ve küfürle alâkası yoktur. Bilâkis bunlar tevhîdin derûnî bir lezzet hâlinde hissedilip dış âlemdeki tezâhürlerinin tefekkür nazarıyla seyredilişinden ibârettir. Hele hele bunların Eflâtunʼun, tamamen bir şirk sistemi olan panteizmʼiyle hiçbir alâkası bulunmamaktadır.

Vahdet-i Vücûd, Muhyiddîn ibn-i Ara­bî Haz­ret­le­ri ta­ra­fın­dan sis­tem­leş­ti­ril­miş ta­sav­vu­fî bir telâkkîdir. Bu hu­sus­ta “Vah­det-i Şü­hûd” de­ni­len di­ğer bir te­lâk­kî da­ha var­dır ki, bu da “Mü­ced­did-i Elf-i Sâ­nî” / “ikin­ci bi­nin ye­ni­le­yi­ci­si” ün­va­nı­nı al­mış olan İmâm-ı Rab­bâ­nî Haz­ret­le­ri’ne âit­tir. Bu iki gö­rüş, as­lın­da ay­nı şe­yi fark­lı pen­ce­re­ler­den îzah­tan baş­ka bir şey de­ğil­dir. Yani her iki­si de, Ce­nâb-ı Hakk’ın “Vü­cûd” sı­fa­tı­nın mâ­hi­ye­ti ile, gö­re­bil­di­ği­miz âlem­de­ki vü­cud/var­lık ara­sın­da­ki far­kı, kav­ra­yış ve açık­la­yış­tır. Bir fark­la ki Vah­det-i Vü­cûd, tev­hî­di his­set­mek; Vah­det-i Şü­hûd ise tev­hî­din te­cel­lî­le­ri­ni mü­şâ­he­de ederek tefekküründe derinleşmek­tir.

Şe­hâ­det âle­mi de­di­ği­miz bu âlem­de­ki var­lık­lar, izâ­fî ola­rak mev­cut­tur; ken­di var­lık­la­rı ba­kı­mın­dan hiç­bi­ri var ola­maz. Mut­lak Var­lık’ın sı­fat­la­rı­nın; eser­le­ri­nin, hü­küm­le­ri­nin, kud­re­ti­nin, ya­ra­tı­cı­lı­ğı­nın maz­har­la­rı ol­mak iti­ba­riy­le mev­cut sa­yı­lır­lar. Zât-ı ulû­hiy­yet, bü­tün var­lık­lar­da ya­ra­tı­cı­lı­ğı­nı, kud­re­ti­ni, hik­me­ti­ni, ted­bi­ri­ni, ta­sar­ru­fu­nu, sı­fat­la­rı­nı iz­hâr et­mek­le be­ra­ber var­lık âle­mi, hiç­bir va­kit Zât-ı İlâhîʼnin zu­hû­ru de­ğil­dir. Ya­ni var­lık âle­mi, Zâtʼın de­ğil sı­fat­la­rı­nın zu­hû­ru­dur. Do­la­yı­sıy­la Zât-ı İlâhî, her şey­den mu­kad­des ve mü­nez­zeh­tir.

Bunu müşahhas bir misalle açacak olursak, meselâ Gü­neş ol­maz­sa ışı­ğı da ola­maz; fa­kat Gü­neşʼin ışı­ğı, Gü­neşʼ­ten ay­rı bir var­lı­ğa sa­hip ol­ma­mak­la be­ra­ber Gü­neş de de­ğil­dir. Her şe­yi O bil­mek ve ta­nı­mak; kâ­ina­tı, var­lık âle­mi­ni ilâh ka­bul et­mek­tir ki bu, “Bir”i “her” ola­rak dü­şü­nen mad­de­ci­li­ğe yol açar.

[box] Ef­la­tun’un or­ta­ya at­tı­ğı “pan­te­izm” de­ni­len inanç, iş­te bu va­him yan­lış ve sap­lan­tı­dan kay­nak­lan­mış­tır. Ba­zı­la­rı Vah­det-i Vü­cûd’u da bu inanç sis­te­mi içi­ne çek­mek is­te­miş ve o sis­tem için­de ka­bul et­miş­se de ger­çek mutasavvıflar, böy­le bir sa­pık inan­cı dâimâ reddet­miş­ler­dir.[/box] Çün­kü her şe­yi, O’nun var­lı­ğıyla var ol­muş bil­mek­le be­ra­ber, Zâtʼı her şey­den tenzih etmek, ger­çek Vah­det-i Vü­cûd anlayışıdır. Ya­ni kâ­inat, Hakk’ın sı­fat­la­rı­nın maz­har­la­rı­dır; fa­kat Oʼnun Zâ­tʼı, kâ­inat de­ğil­dir. Zira Ya­ra­tı­cı, as­lâ ya­ra­tıl­mış şek­lin­de zu­hûr et­mez. Bunun aksi bir ka­naate sahip olmak, apa­çık kü­für­dür. Çün­kü Ce­nâb-ı Hakkʼın bir sıfatı da “mu­hâ­le­fe­tün li’l-ha­vâ­dis”­tir. Ya­ni eşi ve ben­ze­ri yok­tur, ya­ra­tıl­mış­la­rın hiç­bi­ri­ne ben­ze­mez. Do­la­yı­sıy­la O, her tür­lü ant­ro­po­mor­fik (be­şe­rî) sı­fat­lar­la tav­sif­ten mü­nez­zeh­tir.

Suâlinizde bahsettiğiniz râbıta mevzuuna gelince: Râbıta, sevilen kimseye karşı muhabbeti canlı tutmaktır. Bunun en güzel misâli, Ashâb-ı kirâm ile Peygamber Efendimiz (sav)ʼdir. Sahâbe içindeki en zirve misâl ise şüphesiz ki Hazret-i Ebû Bekir (ra) ile Efendimiz (sav) arasındaki kalbî irtibattır.

Ashâbın Efendimizʼle olan kalbî irtibatları sayesinde ruhlarında meydana gelen in‘ikâs ve insibağ, Efendimizʼin hâllerinin kendilerine transfer olmasıyla, yani hâl sirâyetiyle neticelendi. Bundan dolayıdır ki sahâbe-i kirâm, Peygamber Efendimiz (sav)’e samimiyetle; “Canım, malım, her şeyim Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah!” diyebilmekten, büyük bir haz ve lezzet aldılar. Allah ve Rasûlü’nün yolunda her şeylerini fedâ etmeyi, canlarına minnet bildiler. “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96) hadîs-i şerîfinin muhtevâsı içine girerek Efendimizʼle hâl beraberliği, fiil beraberliği, hissiyat ve fikriyat beraberliği içinde oldular.

Peygamber torunu Hazret-i Hasan (ra)ʼın şu ifâdeleri de râbıtanın mânevî tekâmüldeki müstesnâ mevkiine ne güzel işâret etmektedir:

Hazret-i Hasan (ra), üvey dayısı Hind bin Ebî Hâle’ye Rasûlullah r’in hilyesini sorarken, içinde bulunduğu hâlet-i rûhiyeyi şu sözleriyle dile getirmiştir:

“Dayım Hind bin Ebî Hâle, Allah Rasûlü’nün hilyesini çok güzel anlatırdı. Kalbimin O’na bağlı kalması ve O’nun izinden gidebilmem için, dayımın Allah Rasûlü’nden bir şeyler anlatması, benim çok hoşuma giderdi.” (Tirmizî, Şemâil, s. 10)

Osman Nuri Topbaş Hocaefendiyle Mülâkât - RIHLE Dergisi 14. Sayısı - Tasavvuf
Râbıtanın gâyesi, Rasûlullah Efendimiz (sav)’e ulaşan Allah dostları silsilesiyle mânevî irtibâtı kuvvetlendirerek bu beraberlikten feyz almaktır. Muttasılan bir elektrik kablosuna tutunan insanlar gibi en sondaki insan da aynı akımdan istîdâdına göre bir hisse alabilir.

Bu söz, fiilen râbıtayı ifâde etmektedir. Zira Efendimiz (sav)ʼin tasvîrini dinlemek, Oʼnunla kalbî bir bağ kurmak için en feyizli vesîlelerden biridir. Yani tasavvufî bir usûl olan râbıta da, Efendimiz (sav) ve sahâbenin tatbikâtından alınmadır.

Öte yandan, râbıtanın lügat mânâsı, bağ ve alâkadır. Bu yönüyle esâsen kâinatta râbıtasız hiçbir canlı yoktur. Her şey birbiriyle irtibat hâlindedir.

Bir anne-babanın evlâdına, evlâdın anne-babasına, bir delikanlının nişanlısına, bir gencin sevip kendisine örnek aldığı bir şahsa da böyle bir kalbî bağı vardır. Yani dünyevî ve fânî şeylerde bile böylesine tabiî bir muhabbet bağı varken, mâneviyatta bu bağın olmaması düşünülemez.

Ayrıca gönlünü mânevî rehberlere bağlamayan insanların; “Tabiat boşluk kabul etmez.” hakîkati mûcibince, yanlış örneklerin peşine takılması da kuvvetle muhtemeldir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, mü’minleri sâdık ve sâlih kullarıyla beraber olmaya teşvik ederek:

“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun!” (et-Tevbe, 119) buyurmaktadır.

Cenâb-ı Hak; “ كُونُوا صَادِقِين /sâdıklar olun” buyurmuyor. “كُونُوا مَعَ الصَّادِقِين  /sâdıklarla beraber olun” buyuruyor. Çünkü sâdık olmak, sâdıklarla beraberliğin en tabiî neticesidir. Tıpkı fâcir olmanın da fâcirlerle beraberliğin en tabiî neticesi olduğu gibi…

Demek ki bâzı nâdanların sıkça dillendirdiği; “Bizim sâdık kullara ihtiyacımız yok, bize yalnız Kurʼân yeter, biz onu doğrudan kendimiz anlarız, aklımız yok mu, vâsıtaya ne gerek var…” gibi ifâdeler, câhilâne sözlerdir. Modernizm ve pozitivizmin getirdiği, bütün gerçekleri deneme-yanılma sûretinde test edip gördükten sonra kabul etmek şeklindeki bu vahim hatâ, insanın madden ve mânen helâkinden başka bir şey sağlamaz. Çünkü hayatta idrâk edilecek hakîkatler sonsuz, fakat insanın aklı sınırlı, ömür de kısadır. Ateşin yakıcı olduğunu anlamak için illâ ki elini ateşe sokmak gerekmez. Geçmiş tecrübelerden ders almayı, bu hususlarda rehberlik edenlere îtibâr etmeyi bilmek îcâb eder.

Hâce Ubeydullah Ahrâr Hazretleri buyurur ki:

“Âyet-i kerîmedeki «Sâdıklarla beraber olun!» emri, dâimî bir sûrette beraberliği ifâde eder. Âyette «beraberlik», mutlak olarak zikredildiğinden, hem fiilî, hem de hükmî beraberliği ifâde eder. Fiilî beraberlik, sâdıkların meclisinde kalp huzûruyla fiilen bulunmaktan ibârettir. Hükmî beraberlik ise gıyâblarında da onların hâllerini tahayyül etmekten ibârettir.”

Râbıtanın gâyesi, Rasûlullah Efendimiz (sav)’e ulaşan Allah dostları silsilesiyle mânevî irtibâtı kuvvetlendirerek bu beraberlikten feyz almaktır. Muttasılan bir elektrik kablosuna tutunan insanlar gibi en sondaki insan da aynı akımdan istîdâdına göre bir hisse alabilir.

Allah dostlarıyla olan bu mânevî beraberliğin yanında maddî beraberlik de olabilirse bu, “nûr üstüne nûr” olur. Fakat tasavvufî terbiyede kuru kuruya bir fiilî beraberlik de makbul değildir. Zira kimileri, bir mürşid-i kâmilin dizi dibinde bulunurlar da gafletlerinden dolayı bir hisse alamazlar. Öte yandan uzak diyarlardaki nice samimî mürîdler, mürşidlerine duydukları engin hürmet, hasret, aşk ve bağlılıkları vesîlesiyle müstesnâ nasiplere nâil olabilirler. Nitekim büyükler; “Yemen’deki yanımda, yanımdaki Yemen’de.” buyurmuşlardır. Bu sebeple asıl mühim olan, nerede olursa olsun, kalbî beraberlik duygusunu yitirmemektir. Nitekim Rasûlullah r Efendimiz de:

“İnsanlardan bana en yakın olanlar, kim ve nerede olursa olsun Allâh’a karşı takvâ sahibi olan müttakîlerdir.” buyurmuştur.2)Ahmed, V, 235; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, Beyrut 1988, IX, 22.

RIHLE Dergisi - Sayı 14 - Dosya Konusu: Tasavvuf I
RIHLE Dergisi – Sayı 14 – Dosya Konusu: Tasavvuf I

Tasavvufî terbiyede çok ehemmiyetli bir usûl olan râbıta, adı ve tatbik şekli az çok farklı olsa da, hemen hemen bütün tarîkatlerde mevcuttur. Fakat râbıta, bilhassa 19. asırdan itibâren bâzıları tarafından bir îman-küfür meselesi hâline getirilerek şiddetle tenkid edilmiştir. Hâlbuki râbıta, -daha önce de ifâde ettiğimiz üzere- gâyet tabiî bir psikolojik vâkıadır. Onun îtikadla bir alâkası yoktur. Bu hususta Ubeydullah Ahrâr Hazretleri şöyle buyurmuştur:

“…Kalbi mal-mülk gibi dünyevî şeylere bağlı olan ve bunları düşünen kişi kâfir olmuyor da, kalbi bir mü’mine bağlamak, niçin küfre sebep olsun?”3)Ali bin Hüseyin Safî, Reşahât-ı Aynü’l-Hayât (thk. Ali Asgar Mu‘îniyân), Tahran 2536/1977, II, 636-637.

Velhâsıl râbıta, mürîdin mürşidine duyduğu muhabbeti dâimâ gönlünde tâze tutarak onun sâlih amellerini ve güzel hâllerini taklide çalışmasından ibârettir. Mürşide duyulan hürmet ve muhabbetin bu sûretle dâimâ tâze tutulması, müride mânevî bir dirilik kazandırır. Zira sâlih zâtların sohbeti kadar muhabbeti de tesirli ve faydalıdır.

Râbıtanın asıl sermâyesi muhabbettir. Fakat her hususta olduğu gibi muhabbette de aşırıya kaçmak, kişiyi ifratlara sürükler. Bu sebeple râbıta, öndeki bir mürşide ulûhiyet izâfe edercesine aşırı davranışlara girmek değildir. Allah korusun, böyle bir muhabbet, kişiyi şirke sürükler. Mürşid, mürîd için sadece bir “vâsıta”dır. Vâsıtaya muhabbette ileri giderek onu “gâye” hâline getirmek, son derece yanlıştır.

Unutmamak gerekir ki peygamberler dışında her kul, âciz ve kusurludur. Hattâ peygamberler bile beşer olmak hasebiyle zelle işlerler. Fakat teʼyîd-i ilâhîye mazhar oldukları için, tashih edilirler. Dolayısıyla mâneviyat büyüklerine muhabbet ve hürmet ne kadar gerekliyse de, onları yüceltmede şerʼî hudutlara riâyet etmek de son derece zarûrîdir.

Dipnotlar   [ + ]

1.Kapak Fotoğrafı: © Reuters
2.Ahmed, V, 235; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, Beyrut 1988, IX, 22.
3.Ali bin Hüseyin Safî, Reşahât-ı Aynü’l-Hayât (thk. Ali Asgar Mu‘îniyân), Tahran 2536/1977, II, 636-637.
tarihinde gönderildi.

Tarikatler Arasındaki Farklılıkların Kaynakları – Osman Nuri Topbaş

Osman Nuri Topbaş Hocaefendiyle Mülâkât - RIHLE Dergisi 14. Sayısı - Tasavvuf

[dropcap]T[/dropcap]asavvuf Okumaları başlığında paylaşımlara devam ediyoruz. Hatırlayacağınız gibi 20 Şubatta RIHLE Dergisi 14.Sayısından Osman Nuri Topbaş Hocaefendiyle yapılan mülâkâtın ilk sorusunu paylaşmıştık (Bir önceki yazıyı buradan okuyabilirsiniz.). Bugün sizlere mülâkâtın ikinci sorusu ve cevabını paylaşıyoruz. Hayırlı Okumalar.

[quote]Tefsir, Hadis, Fıkıh… gibi İslâmî ilimlerde olduğu gibi Tasavvufta da tarih içinde ekoller ve anlayışlar arasında farklılaşmalar olmuş. Tarikatler arasındaki farklılıkların kaynak ve hikmeti konusunda neler söylemek istersiniz?1)Osman Nuri Topbaş Hocaefendiyle Mülâkât, RIHLE Dergisi, İstanbul, Ocak 2012, Sayfa 120-121[/quote]

İfâde ettiğiniz gibi, diğer İslâmî ilimlerde mezhepler ve ekoller nasıl doğduysa, tarîkatler de aynı temel sebep ve ihtiyaçların bir mahsûlüdür.

Tasavvufun bir ilim olarak tedvîni ve sülûk edilen bir yol olarak ortaya çıkışı, hicrî ikinci asra tekābül etmektedir.

Asr-ı saâdette; kelâm, îtikad ve fıkha dâir mezhepler de henüz teşekkül etmemiş, ilmî usûller dâhilinde tedvîn edilmemişti. Ancak o zaman da îtikādî, fıkhî vs. hükümler mevcuttu ve Allah Rasûlü (sav) tarafından sahâbeye tâlim ediliyordu. Belli bir süre sonra, meselâ “fıkıh” ilminde otorite sayılan büyük âlimlerin ictihadları, talebeleri tarafından benimsenip sistemleştirilmiş ve bu farklı metod ve usûllere “mezhep” adı verilmiştir. Mezhepler, o büyük âlimlerin isimlerine nisbet edilmiştir.

Osman Nuri Topbaş [fotoğraf: © osmannuritopbas.com]
Osman Nuri Topbaş [fotoğraf: © osmannuritopbas.com]

[box type=”note”]Diğer İslâmî ilimler gibi tasavvufun muhtevâsı da, telkîn ettiği “zühd” ve “takvâ” duygusuyla, insanları ulaştırmak istediği ihsan ve rabbânîlik ufkuyla aynı minvalde asr-ı saâdette yaşanıyordu. Sahih tasavvuf anlayışının temel aldığı bütün düsturlar, Kurʼân-ı Kerîm ve asr-ı saâdette, Rasûlullah (sav) ve ashâbının hayatında mevcuttu.

Aradan zaman geçtikçe asr-ı saâdetin o feyizli hayatını devam ettiren takvâ ehli âlim ve ârifler, halkın dünyaya râm olup gaflete dalmasına mânî olmak gâyesiyle, rızâ-yı ilâhî için onlara nasihatte bulunmaya başladılar. Bu zevâtın bir çığır açmak, bir hayat üslûbu meydana getirmek gibi maksatları da yoktu. Gâye, İslâm’ı özüne uygun bir şekilde güzelce yaşamak ve ibadetleri -Kur’ân ve Sünnet’te bildirildiği üzere- “ihsan” kıvâmında ve “huşû” ile îfâ edebilmekti.[/box]

Ancak onların sohbet ve nasihatlerinden istifâde ederek hâllerinden hisse alanlar, bu zâtları kendilerine mânevî rehber, üstad ve mürşid kabul ettiler. Bu kimseler, onların nasihatlerini, yani mü’mini rûhî olgunluğa erdirip Hakkʼa yaklaştıran terbiye ve tezkiye metodlarını sistemleştirerek mânevî bir disiplin hâline getirdiler. Neticede bu üstadların isimlerine veya usûllerine nisbet edilen tarîkatler meydana geldi. Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Rufâiyye, Mevleviyye, Halvetiyye, Celvetiyye gibi…

Tarîkat, her tasavvuf kolunun Hakkʼa vâsıl olma husûsunda izlediği usûl ve yolun adıdır. Zamanla, farklı metodlar takip eden çeşitli tarîkatlerin meydana gelmesi, ihtilâftan dolayı değil, ihtiyaçtan dolayıdır. Zira insanların mizaç, karakter, meşrep ve tabiatleri birbirinden farklıdır. Dolayısıyla tarîkatlerin bu gerçek ışığında çeşitlenmesi, herkese mânevî arınma ve rûhî tekâmül için mizâcına uygun bir tarîkate intisâb ederek terbiye olma imkânı sağlamıştır.

Meselâ, umûmiyetle coşkun mizaçlı bir insan, Kâdirîlikʼte takip edilen usûllerle daha kolay terakkî ederken; şâir, sanatkâr ve romantik mizaçlı kimseler, daha ziyade Mevlevîlik’te huzur bulur. Vakur, sakin mizaçlı, derûnî istîdâdı yüksek insanlar ise Nakşîlikʼte kendilerine bir uygunluk görür ve bundan dolayı da o yolun telkinlerine ve terbiye usûllerine daha kolay râm olarak feyz alma imkânı bulurlar. Bunu bütün tarîkatlerin karakteristik özelliklerine göre ifade etmek mümkündür.

Bu bakımdan tarîkatlerin çeşitlenmesi, Allâhʼın bir rahmetidir. Zira meşhur tâbiriyle; “Hakkʼa giden yollar, mahlûkâtın nefesleri adedince çoktur.” Yeter ki Kurʼân ve Sünnet ölçülerinin belirlediği istikâmette olsun.

Peygamber Efendimiz (sav), Hazret-i Ebû Bekir (ra)ʼa hafî zikri, Hazret-i Ali (ra)ʼa da cehrî zikri telkin etmiştir. Farklı sahâbîlere farklı virdler verdiği2)Bkz. İbn-i Mâce, Edeb 56; Buhârî, Fedâilu Ashâbuʼn-Nebî 9, Deavât 11; Müslim, Zikir 79, 80.  ve kimi zaman da zikir halkaları kurdurup topluca zikir icrâ ettikleri3)Bkz. Ahmed, IV, 124. bilinmektedir. En mühim tasavvufî terbiye vâsıtası olan zikir/evrâd hususundaki bu farklı uygulama ve tercihler, mânevî terbiye usulleri ve tarîkatlerin çeşitlenmesinin en temel sebeplerden birini teşkil etmiştir. Fıkhî mezheplerde olduğu gibi tasavvufî tarîkatlerde de kaynak, Kitap ve Sünnettir.

Dipnotlar   [ + ]

1.Osman Nuri Topbaş Hocaefendiyle Mülâkât, RIHLE Dergisi, İstanbul, Ocak 2012, Sayfa 120-121
2.Bkz. İbn-i Mâce, Edeb 56; Buhârî, Fedâilu Ashâbuʼn-Nebî 9, Deavât 11; Müslim, Zikir 79, 80. 
3.Bkz. Ahmed, IV, 124.
tarihinde gönderildi.

Dergi Okumaları: “Hal” olarak Tasavvuf – Ebubekir Sifil

"Hal" olarak Tasavvuf - Ebubekir Sifil

Günlüğümüzde paylaştığımız okumalarımıza Dergi okumaları olarak devam ediyoruz. Dergi okumaları başlığında, günlüğümüzde RIHLE Dergisinden paylaşımlar yapacağız. Bugün yapacağımız paylaşım RIHLE Dergisi 14. Sayısı Tasavvuf -I sayısından dosya yazısı olan, Ebubekir Sifil hocanın kaleme aldığı “Hal” Olarak Tasavvuf yazısını paylaşıyoruz.

[dropcap]L[/dropcap]ugatte “yün giymek” anlamındaki Tasavvuf kelimesinin ıstılahî olarak pek çok tarifi yapılmıştır. Her sûfî, içinde bulunduğu hale ve döneme göre kendisine daha önemli gelen veya durumun icab ettirdiği noktalara ağırlık vererek Tasavvuf’u tarif etmiştir.

Hatta bu sebepten ötürü, aynı kişinin Tasavvuf’u birden fazla şekilde tarif ettiğini de görebilmekteyiz.

Ancak burada esas konuya geçmeden önce önemli bir hususun altını çizmek gerekir. Tasavvuf, alıştığımız manada bir “müsbet bilim” veya İslamî anlamda bir “zahirî ilim” değil de bir “hal ilmi”, bir “batınî-ruhî tecrübe” olduğu için, onu tanımanın en sağlam ve gerçekçi yolu, onu tanımlarda aramaktan ziyade fiilen yaşamaktan geçer. Bu söylediğimiz, Tasavvuf hakkında yapılan tanımların onu hiç yansıtmadığı anlamına elbette gelmemektedir. Fakat işin özünün bu olduğunu da hatırdan çıkarmamak durumundayız…

Konumuza dönecek olursak; Tasavvuf hakkında yapılan tariflerin ortak bir özelliği vardır. O da, hemen hepsinin, Kur’an-ı Kerim’den bir (yahut birkaç) ayete veya Resul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in hadis-i şeriflerinden birisine (yahut birkaçına) dayanıyor olmasıdır.

Örnek olarak burada bunlardan birkaçını zikredecek olursak;

Cüneyd-i Bağdâdî‘ye göre Tasavvuf, “Bütün varlık ile alakayı kesip, Allah (c.c.) ile beraber olmaktır.”

Onun bu tarifi, Kur’an-ı Kerim’deki şu ayetlerden ve benzerlerinden alınmış gibidir:

“Onlar, ne ticaret, ne de alış verişin, kendilerini Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” 1)24/en- Nûr, 37.

Rabbinin ismini zikret ve bütün varlığınla O’na yönel.” 2)73/el-Müzzemmil, 8.

Ma’rûf-u Kerhî‘ye göre Tasavvuf, “Hakikatleri esas almak, insanların sahip olduğu şeylerden ümit kesmektir. Fakr’ı nefsinde tahakkuk ettirememiş olan kimse, Tasavvuf’un hakikatine ulaşamaz.”

Tasavvuf büyüklerinden Şiblî, buradaki “Fakr”ı şöyle izah etmiştir: “Varlıklardan istiğna etme (onlara bağlanmama) halini, sadece Hakk’ı gaye edinmek sure­tiyle gerçekleştirmek.” 3)Tıpkı Tasavvuf gibi Fakr ve diğer Tasavvufî ıstılahlar da, yukarıda be­lirttiğimiz sebeplerden dolayı farklı şekil­lerde tarif edilmiştir.

RIHLE Dergisi - Sayı 14 - Dosya Konusu: Tasavvuf I
RIHLE Dergisi – Sayı 14 – Dosya Konusu: Tasavvuf I

Bu tarif de aşağıdaki ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden alınmış gibidir:

“Gerçek şu ki, insan, kendini kendine yeterli görerek azar.” 4) 96/el-Alak, 6-7. 

“(Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşmayan fakirler için olsun…” 5)2/el-Bakara, 273.

“Abdullah b. Mugaffel’den (r.a.) rivayet edildiğine göre bir adam Resulullah’a (s.a.v.), “Ya Resulallah! Vallahi ben seni seviyorum” dedi. Resul-i Ekrem ona, “Söylediğin söze dikkat et” buyurdu. Adam “Vallahi ben seni seviyorum” diye mukabele etti ve bunu üç kere tekrarladı. Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdu: “Eğer beni seviyorsan, fakra karşı bir zırh hazırla. Çünkü fakrın beni sevene doğru akması, selin, durak yerine doğru akmasından daha sür’atlidir.”6)et-Tirmizî, “Birr”, 24.

Zünnûn-i Mısrî; Ehl-i Tasavvuf’u şöyle tarif etmiştir: “Onlar öyle kimselerdir ki, Allah’ı her şeye tercih etmişlerdir; Allah da onları her şeye tercih etmiştir.”

Bu tarif,

“O, sizi seçti” 7)22/el-Hacc, 78. ayetinden alınmış gibidir. Zira Ca’fer-i Sâdık şöyle demiştir: “Sıdk, mücâhede demektir. Aynı zamanda Allah’ın, senin üzerine başkasını tercih etmediği gibi, senin de Allah üzerine başkasını tercih etmemendir. Zira Cenab-ı Hak, “O, sizi seçti” buyurmuştur.” 8) El-Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, 4/380.

Ruveym;, Tasavvuf’u, “Nefsi, Allah-u Teâlâ’nın muradına teslim etmektir” şeklinde tarif etmiştir. 9)Tasavvuf hakkındaki bu tarifler ve geniş bilgi için bkz. Kuşeyrî, Risâle, 138 vd; Sühreverdî, Avârifu’l-Ma’ârif, 53 vd.

Bu tarif,

“Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah’tan razı oldular.”10) 5/el-Mâide, 119. ayetinden ve benzeri ayetlerden alınmıştır.

Cüneyd-i Bağdâdî’ye “Rıza nedir” diye sorulduğunda, “İradeyi kaldırmaktır” diye cevap vermiştir. Kannâd, “Rıza, acılığına rağmen kalbin, kaza-i ilahî ile sükûnet bulmasıdır” demiştir. İbn Atâ da şöyle der: “Rıza, kalbin, Allah Teala’nın kul için olan kadîm iradesine nazar etmesidir. Çünkü kul, Allah’ın, kendisi için en efdal olanı seçtiğini bilir ve buna razı olarak kızmayı bırakır.” 11)Ebu Nasr es-Serrâc, el-Luma’, (Tercüme: Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz), s. 52.

Şüphesiz burada örnek olması kabilinden zikrettiğimiz tariflerden her biri, Tasavvuf’un bir veçhesini yansıtmaktadır. Belki Tasavvuf’u kâmil manada tarif edebilmek için, Ehl-i Tasavvuf tarafından yapılmış bu tariflerin her birini aynı anda ve bir bütün olarak doğru kabul etmek gerekir.

Şu halde Tasavvuf’u, “Kulun, Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) rızasını tek gaye edinerek hayatını Kur’an ve Sünnet‘in bildirdiği doğrultuda yönlendirmesi” olarak tarif etmek mümkündür.

RIHLE Dergisi 14.Sayı - Tasavvuf I
© Hasan Seraş

Hayatın böyle bir çizgide yaşanabilmesi için elbette Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) ve Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in önce bizden ne istediğini, sonra da bu isteğin nasıl yerine getirilebileceğini bilmemiz gerekir. Kur’an ve Sünnet neyi nasıl anlamlandırıyor ve neye ne kadar önem ve değer veriyorsa, imanında hassasiyet sahibi mü’minler bunları çok iyi bilmeli ve bunların her birini birer vazgeçilmez ilke olarak hayatına titizlikle intikal ettirmelidir.

Kulun, Kur’an ve Sünnet rehberliğinde tevbe ile başlayan iç arınma (nefis tezkiyesi) mücahedesi, İhlas, Takva ve Zühd esaslarına riayetle bir “hayat tarzı” haline gelecek ve bu yola girmiş olan kimse (sâlik), Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) rızasına ulaşabilmek için hayatının her anında nefsini kontrol altında tutabilmenin gayreti içinde olacaktır.

Cenab-ı Hak (c.c.) şöyle buyurur:

“Muhakkak Allah indinde en değerliniz, en çok takva sahibi olanlarınızdır.” 12)49/el-Hucurat, 13.

Yine şöyle buyurur:

“Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır. (Resulüm!) De ki: Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takva sahipleri için Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin) üstünde Allah’ın rızası vardır. Allah kullarını çok iyi görür.” 13)3/Âl-i İmrân, 14-15.

Yine şöyle buyurur:

“(İblis) dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlaslı kulların müstesna.” 14)15/el-Hicr, 39-40.

Yukarıda zikrettiğimiz üç ayet-i kerime, Takva, Zühd ve İhlas kavramlarının niçin önemli olduğunu vurgulayan ilahî fermanlardır ve Kur’an-ı Kerim’de bu üç hususun ne kadar önemli olduğunu belirten ayetler elbette bunlardan ibaret değildir. Bunları sadece birer örnek olarak zikrettik.

Bu demektir ki, mü’min bir kulun, günlük yaşan­tısında, ibadetlerinde ve kendisi dışındaki varlıklarla ilişkilerinde bu üç noktaya titizlikle riayet etmesi hayatî öneme sahiptir ve işte bunu sağlamak Tasavvuf’un en temel gayesidir.

Şüphesiz bunun yolu da, nefsi, kötü huy ve alışkanlıklardan (ahlak-ı zemime) arındırmak ve bunların yerine ilahî rızaya uygun alışkanlıkları (ahlak-ı hamide) ikame ederek olgunlaştırmaktan; kalbi, Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) nazar ve iltifat edeceği bir tecelligâh haline getirmek ve ilahî emir ve yasaklara en ince noktalarını gözeterek riayet etmeye çalışmaktan geçer.

Burada nefsin arındırılıp olgunlaştırılması ve kalbin temizlenmesi olarak ifade ettiğimiz iki faaliyet, günümüzde alabildiğine ihmal edildiğini üzülerek gördüğümüz hususlardır. Oysa Kur’an ve Sünnet‘e baktığımızda bunların zaruret derecesinde önemli görevler olduğunu görmekteyiz.

Cenab-ı Hak (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

“Gerçek şu ki, iyice temizlenen, Rabbinin adını anıp, O’na kulluk eden kimse şüphesiz kurtuluşa ermiştir.” 15)87/el-A’lâ, 14-15.

Aynı doğrultudaki bir diğer ayet-i kerimede de Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak kim nefsini tertemiz yaparsa kurtu­lur, kim de onu kötülüklere gömerse hüsrana uğrar.” 16)91/eş-Şems, 9-10.

İşte bu ayetlerde kurtuluşun şartı olarak belirtilen “temizlenme” veya “nefis temizliği”, Tasavvuf dilinde adına “nefis tezkiyesi” denen faaliyettir ve bu faaliyet, Tasavvuf’un gerçekleştirmeyi gaye edindiği en temel hususlardan birisidir.

Bir diğer ayet:

“O gün ne mal fayda verir, ne de evlat! Ancak Allah’a temiz bir kalp ile gelenler (kurtulur).” 17)26/eş-Şu’arâ, 88-89.

Bu ayet-i kerimede kulu ahirette kurtaracak olan bütün amel ve davranışların, neticede kalbin selametine bağlı olduğu ve kalp selameti kaybolduğu zaman ne malın, ne de evladın kişiye herhangi bir fayda vermeyeceği beyan buyurulmaktadır.

Burada anlatılan kalp, Allah Teala’ya ve O’nun emrine teslim olmuş kalptir. Bu kalpte Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) emirlerine muhalefetin eseri kalmaz. Zira bu öyle bir kapltir ki, masivadan sâlim olmuş (kurtulmuş)tur. Rabbinden başkasını murad etmez, Rabbinin emrettiklerinden başkasını işlemez. Onun tek gayesi Allah Teala’dır, O’nun emri ve şeriatıdır. Hiçbir şüphe bu kalp ile Allah Teala’nın emirleri arasına giremez.

Ebubekir Sifil - Hal Olarak Tasavvuf
Ebubekir Sifil – Hal Olarak Tasavvuf

Kalp böyle bir duruma geldiği zaman şirkten, günahlardan, bid’atlerden, batıl olan her şeyden arınmış, selamet bulmuş demektir. Böyle bir kalbe sahip olan kimsenin bütün ahvali, sözleri, amelleri, zevkleri, zahir ve batın bütün fiilleri Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in nuru ile selamet bulmuş demektir. 18)Bkz. İbnu’l-Kayyım, Miftâhu Dâri’s-Sa’âde, I, 1-42.

Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Bu ayet ve hadisler ile benzeri muhtevadaki nasslarda zikredilen “kalp selameti” nasıl sağlanacaktır?

Buna şöyle cevap vermek mümkündür:

Kalp selameti ancak kulun, nefsini her an muhasebeye tabi tutması ve gerek kalbin gerekse diğer azaların amellerinin devamlı surette murakabe altında bulundurulması ile mümkün olur. Bu murakabede Şer’î emir, yasak ve tavsiyeler esas alınacak ve bunlara uymayan şeyler terkedilerek bu suretle ameller ıslah edilecektir.

Azaların amellerini “Fıkh-ı Zahir” dediğimiz Fıkıh İlmi, kalbin amellerini ise “Fıkh-ı Batın” dediğimiz Tasavvuf İlmi şekillendirir, tanzim ve ıslah eder.

Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz‘in şu hadis-i şerifi, hem kalbin, hem de azaların amelleri hususunda, herhangi birisini diğeri uğruna ihmal etmeksizin aynı oranda hassasiyet göstermenin önemini oldukça çarpıcı biçimde dile getirmektedir:

“Muhakkak Allah Teala sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Fakat ancak sizin kalplerinize ve amellerinize bakar.” 19)Müslim ve İbn Mâce rivayet etmiştir. Bkz. el-Câmi’u’s-Sağîr, 2/277.

Bu yolda kulun hiçbir zaman hatırdan çıkarmaması gereken şey, Yüce Yaratıcı’nın kendisini her an görmekte ve yaptığı her işin amel defterine kaydedilmekte olduğu gerçeğidir.

“Elbette Rabbin, gözetleme yerindedir (her an kullarının yaptıklarını gözetlemektedir)” 20)89/el-Fecr, 14.

Yine bu yolun yolcusu, Cenab-ı Hakk’ın (c.c.), kendisine kendisinden bile yakın olduğu, kalbinden geçirdiği en küçük bir düşünceyi dahi hakkıyla bildiği gerçeğinin şuuruyla hareket edecektir.

“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona fısıldadıklarını da biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız” 21)50/Kaf, 16. ayetini her an benliğinde hissederek, atacağı her adımda ve yapacağı her işte ilahî murakabe altında olduğunun farkına varmak, Tasavvuf’un insanda oluşturmayı hedeflediği şuur halinin bizzat kendisidir.

Nerede ve ne halde olursa olsun kendisini Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) her an görmekte olduğunu ve her an kendisiyle beraber bulunduğunu bilmek, kişiyi yasaklara ve kötülüklere dalmaktan uzak tutan en önemli noktadır.

Cenab-ı Hak (c.c.) şöyle buyuruyor:

“Her nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir.” 22)57/el-Hadid, 4.

Bir mü’minin, yaptığı her işte ve attığı her adımda Rabbinin kendisi ile beraber bulunduğunun ve kendisini her an görmekte olduğunun şuuruna varması, kalp selameti ve ruh inkişafı bakımından varılabilecek en üstün noktadır ki, Tasavvuf’un insana kazandırmayı hedeflediği ruh disiplini ve “hal” de işte budur!

Hayatını böyle bir şuur seviyesinde yaşamayı başarabilmiş insan, ilahî rızaya nail olma bahtiyarlığına ermiş, Kur’an ve Sünnet’in arzuladığı gerçek “insan” olma vasfını hakkıyla elde etmiş demektir.

Bu “hal”in, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafın­dan “İhsan” olarak ifade buyurulduğunu görüyoruz.

“Cibrîl Hadisi” diye bilinen ünlü hadiste Peygamber Efendimiz (s.a.v.), İman ve İslam’ı tarif ettikten sonra Cibrîl’in (a.s.),

“İhsan nedir?” şeklindeki sorusuna şöyle cevap vermiştir:

“İhsan, Allah’a, O’nu görüyormuşçasına ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu göremiyorsan da, muhakkak O seni görüyor.” 23)Bu hadisi Buhârî, Müslim, Nesâî, İbn-i Mâce Ahmed b. Hanbel, Bezzâr, Ebû Avâne ve daha başkaları, Hz. Ömer, Ebû Hureyre ve başka bazı sa­habîlerden rivayet etmişlerdir. Bkz. Suyûtî, el-Câmi’u’s-Sağîr, (Münâvî’nin Feyzu’l-Kadîr‘i ile birlikte), 3/171; Hatîb Tebrîzî, Mişkât, (Aliyyü’l-Kaarî’nin, Mirkât‘ı ile birlikte), 1/108 vd.

Yukarıda “Takva”, “İhlas” ve “Zühd” olarak üç madde halinde zikrettiğimiz hususları bire indirmek ve bunları “Takva” kelimesinin bünyesinde toplamak da mümkündür. Zira hakkıyla riayet edildiği zaman Takva, hem diğer iki noktayı, hem de Tasavvufî literatürdeki diğer ıstılahları bünyesinde toplayan bir ıstılah olarak manalandırılabilir. Bu da insanı “ihsan” makamına ulaştıran yegâne yoldur.

Takva, İhlas ve Zühd
“Takva”, “İhlas” ve “Zühd” olarak üç madde halinde zikrettiğimiz hususları bire indirmek ve bunları “Takva” kelimesinin bünyesinde toplamak da mümkündür. Zira hakkıyla riayet edildiği zaman Takva, hem diğer iki noktayı, hem de Tasavvufî literatürdeki diğer ıstılahları bünyesinde toplayan bir ıstılah olarak manalandırılabilir. Bu da insanı “ihsan” makamına ulaştıran yegâne yoldur. [Görsel: rihlekitap.com editörü]

Kişi ihsan makamına ulaştığı zaman, her türlü ibadetinde ve halinde Allah Teala’yı yanında hissedecek, O’nu görüyormuşçasına O’ndan çekinecek ve ma’siyetten kaçınıp, masivayı terk edecektir. Çünkü kişinin, her anında Cenab-ı Hakk’ı yanında hissetmesi, O’ndan başka her şeyden yüz çevirmesine sebep olur. Bütün varlığıyla O’na yönelen kul, giderek “müşahede” makamına ulaşır. Bu makama ulaşan kul, yaptığı her amelinde kalbiyle Allah Teala’yı, O’nun kudret ve azametini, tekliğini, noksan sıfatlardan münezzeh olup kemal sıfatlarıyla muttasıf bulunduğunu müşahede eder. Bu makam, kalbin iman nuru ile nurlandığı, basiret gözünün açıldığı ve giderek gaybın o kimseye ayan olduğu bir makamdır ve bu makam, yukarıda zikrettiğimiz hadis-i şerifte işaret buyurulan “ihsan” makamıdır. 24)Bu ifadeler Hanbelî mezhebine mensup meşhur âlim İbn Receb’e aittir. Bkz. Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem, 34.

Pek çok Tasavvuf büyüğünün belirttiği gibi, Tasavvuf, kuru izahlar, sun’î ihtilaflar ve na­zarî bilgiler değil, bizzat yaşanarak ta­hakkuk ettirilen ve tadılan bir “hal”dir.

Bunu söylemekle, zahirî ve nazarî bilgilerin önemsizliğini anlatmak istemiyoruz. Tabii ki bunlar da ihmal edilemez ve küçümsenemez bir öneme sahiptir. Ancak özellikle günümüzde dikkatlerden kaçmayan nokta, İslamî emir ve yasakların adeta yalnızca zahirî ve şeklî olarak yerine getirilmesiyle yetinilebileceği şeklinde hatalı bir anlayışın zihinlerde yerleşmekte olduğudur.

Bir örnek verecek olursak:

Namazlarını aksatmadan kılma gayretinde olan pek çok kimse, namazın şeklî unsurlarını yerine getirdiği zaman, bu ibadeti Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) muradına uygun olarak eda ettiği kanaatini taşır.

Oysa,

“Namazlarında huşu içinde olan mü’minler, onlar kurtuluşa ermiştir.”25)23/el-Mü’minûn, 1-2. ayeti, namazda huşu içinde olmanın, kurtuluşa eren mü’minlerin temel bir özelliği olduğunu net olarak bildirmektedir. O halde kurtuluşa eren mü’minlerden olabilmek için, (namazda riayet edilmesi gereken diğer hususlar yanında) namazı huşu içinde eda etmek de kaçınılmaz bir borç olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bir başka örnek daha verecek olursak;

“Mü’minler ancak, Allah zikredildiği zaman kalpleri titreyen… kimselerdir.” 26) 8/el-Enfal, 2. Ayrıca bkz. 22/el-Hac, 35.

Bu ayette mü’minlerin temel özelliklerinden biri daha zikredilmektedir. Şu halde “Amentü esasları” dediğimiz ilkelere inandığını kuru kuruya söylemek yeterli olmayacaktır. Bir kimsenin, bu esaslara Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) hoşnut olduğu tarzda inandığını söyleyebilmesi için, bu ayette belirtilen “hal”e ulaşması da bir mecburiyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Allah’a iman şuuru, Allah Teala (c.c.) zikredildiği zaman kalbi titreme alıyorsa, bedeni bir ürperti sarıyorsa, ancak o zaman gerçek anlamına kavuşmuş olacaktır.

İşte Tasavvuf, bu örneklerde ortaya koymaya çalıştığımız ve daha pek çok ayet ve hadiste başka veçheleri zikredilen “hal”in bir bütün olarak insan hayatında tahakkuk etmesini hedefleyen bir disiplindir.

(Ebubekir Sifil Hoca yapmış olduğu Riyâzu's-Sâlihîn #HadisDersi'nde Cibrîl Hadis-i Şerifini müstakil ders olarak işledi. Bu dersi dinlemek için tıklayabilirsiniz. Eğer izlemek istiyorsanız adres: http://youtu.be/DxtPf-Xc_Pk  Editör)

Dipnotlar   [ + ]

1.24/en- Nûr, 37.
2.73/el-Müzzemmil, 8.
3.Tıpkı Tasavvuf gibi Fakr ve diğer Tasavvufî ıstılahlar da, yukarıda be­lirttiğimiz sebeplerden dolayı farklı şekil­lerde tarif edilmiştir.
4. 96/el-Alak, 6-7. 
5.2/el-Bakara, 273.
6.et-Tirmizî, “Birr”, 24.
7.22/el-Hacc, 78.
8. El-Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, 4/380.
9.Tasavvuf hakkındaki bu tarifler ve geniş bilgi için bkz. Kuşeyrî, Risâle, 138 vd; Sühreverdî, Avârifu’l-Ma’ârif, 53 vd.
10. 5/el-Mâide, 119.
11.Ebu Nasr es-Serrâc, el-Luma’, (Tercüme: Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz), s. 52.
12.49/el-Hucurat, 13.
13.3/Âl-i İmrân, 14-15.
14.15/el-Hicr, 39-40.
15.87/el-A’lâ, 14-15.
16.91/eş-Şems, 9-10.
17.26/eş-Şu’arâ, 88-89.
18.Bkz. İbnu’l-Kayyım, Miftâhu Dâri’s-Sa’âde, I, 1-42.
19.Müslim ve İbn Mâce rivayet etmiştir. Bkz. el-Câmi’u’s-Sağîr, 2/277.
20.89/el-Fecr, 14.
21.50/Kaf, 16.
22.57/el-Hadid, 4.
23.Bu hadisi Buhârî, Müslim, Nesâî, İbn-i Mâce Ahmed b. Hanbel, Bezzâr, Ebû Avâne ve daha başkaları, Hz. Ömer, Ebû Hureyre ve başka bazı sa­habîlerden rivayet etmişlerdir. Bkz. Suyûtî, el-Câmi’u’s-Sağîr, (Münâvî’nin Feyzu’l-Kadîr‘i ile birlikte), 3/171; Hatîb Tebrîzî, Mişkât, (Aliyyü’l-Kaarî’nin, Mirkât‘ı ile birlikte), 1/108 vd.
24.Bu ifadeler Hanbelî mezhebine mensup meşhur âlim İbn Receb’e aittir. Bkz. Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem, 34.
25.23/el-Mü’minûn, 1-2.
26. 8/el-Enfal, 2. Ayrıca bkz. 22/el-Hac, 35.