tarihinde gönderildi.

7. Kocaeli Kitap Fuarındayız

7. Kocaeli Kitap Fuarı

Bismillah.

Bu sene 7.si düzenlenecek 7. Kocaeli kitap fuarında 16 – 24 Mayıs tarihleri arasında B salon B79 numaralı stantta siz okuyucularımızla buluşuyoruz. Kitap fuarı süresince indirimli kitap ve dergilerimize erişebilirsiniz.

Yazarımız Ebubekir Sifil hocanın kitap fuarında okuyucuları ile imza ve söyleşi günüde düzenliyoruz.

[box type=”alert” size=”large” style=”rounded”]İmza ve Söyleşi günü 16 Mayıs Pazar 15:00 – 17:00 arası gerçekleşecektir. [/box]

Tüm okuyucularımızı bekliyoruz.

Kitap fuarı adresi:

7. Kocaeli Kitap Fuarı – İnterteks Uluslararası Fuar Merkezi – Kocaeli / Türkiye

Bulunduğunuz noktadan yol tarifi almak için: http://j.mp/FuarTarif

tarihinde gönderildi.

Ömer Nasuhi Bilmen Hoca’dan İki Hatıra – Murat Türker

Ömer Nasuhi Bilmen Hoca'dan İki Hatıra - Murat Türker

[ayraç]‘ta bugün sizlere Merhum Ömer Nasuhi Bilmen hocanın bir hatırasını paylaşıyoruz. Bu hatırayı Murat Türker Moderne Nasihat eserinde, Emin Saraç Hocadan naklediyor. Bu iktibâsta Merhum Ömer Nasuhi Bilmen hocanın niçin Diyanet’teki görevini bıraktığını okuyacaksınız.

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Rıhle Dergisi 8. sayısında muhterem Emin Saraç Hocaefendi ile yapılan röportajı yayımladı.Dergiyi okuyanlar muttalidir ama ben, ulaşamayan ve okuyamayanlar için kaydadeğer bulduğum iki hatırayı nakletmek istiyorum.1)Moderne Nasihat, RIHLE Kitap, Sayfa 155-157

Emin Saraç Hocaefendi, kayınpederi Yekta Efendi’nin, Ömer Nasuhi Bilmen merhumun sırdaşı olduğunu ifade ediyor öncelikle.Bu vesileyle, kendisi de merhumla görüşme imkânına sahip olmuş.

Ankara dönüşü Bilmen Hoca’yı, kayınpederi ile birlikte karşıladıklarını anlatıyor.Yer vereceğim iki önemli hatırayı Emin Saraç Hocaefendi’nin ağzından aktaralım:

“O zaman İstanbul’da bir patrik vardı. Amerika’dan buraya reis-i cumhurun uçağıyla gelmişti. İstanbul’da Fatih’in türbesi açıldığı zaman o da buradaydı. Türbenin kapısı açılırken Rumca bir konuşma yaptı. Nureddin Topçu da Türkçe bir konuşma yaptı. Fazla kalabalık bir merasim değildi. 40 ya da 50 kişi ancak vardı. Bu Patrik geldiğinde İstanbul müftülüğünü ziyaret etmiş. Aradan

Merhum Ömer Nasuhi Bilmen Hoca [fotoğraf: © dunyabulteni.net]
Merhum Ömer Nasuhi Bilmen Hoca [fotoğraf: © dunyabulteni.net]

bir müddet geçtikten sonra o zamanki İstanbul valisi Fahrettin Kerim Gökay: “Efendi hazretleri, bir nezaket ziyareti arz etmez misiniz?” diyor.

Ömer Nasuhi Efendi, “O bizim kapımıza gelmekle mükelleftir. Ben onun kapısına gidemem. O bizim kapımızın zimmîsidir” diyor. Aradan bir süre geçtikten sonra vali Gökay tekrar arıyor. Bu arada, Fahreddin Kerim Gökay namazını kılardı. Ben bunu biliyorum. Abisi sabah namazı için Fatih Camii’ne cemaate gelirdi. Mütedeyyin bir kimseydi. Bunlar Tatardır.

Vali Gökay telefonda diyor ki: “Patrik bizi ziyarete gelecek. Siz de teşrif etseniz de bir mülakat hâsıl olsa.” Ömer Nasuhi Efendi, “İstanbul valisi olarak zat-ı âlînizi ziyarete gelirim. Lakin resmî müftü kıyafetimle gelmemde bir mahzur var mıdır?” diyor. Bakınız o mütevazı hocaefendi neyi düşünüyor… Vali, “Hayhay efendim, tabii ki gelebilirsiniz” diyor.

Ömer Nasuhi Efendi, kayınpederime, “Senin cübben güzel, iyi bir cübbe. Sen onu bana ver, sarığımı sararım. O şekilde giderim” diyor. Nihayet görüşme zamanı geldiğinde Fikri Efendi’yi (Aksoy) de yanına alarak valiliğe gidiyor. Valilikteki görevlilere “Patrik geldi mi?” diyor. “Hayır, gelmedi” diyorlar. “Öyleyse beni şu kenardaki odalardan birine alın. Patrik geldikten sonra bana haber edersiniz” diyor.

Patrik gelince kendisine haber veriliyor. Patrik içeri girip oturduktan sonra Ömer Nasuhi Efendi kemal-i azamet ve heybetiyle içeri giriyor. Patrik ayağa kalkmak mecburiyetinde kalıyor. Patrikten önce girmesi durumunda bir Müslüman müftü olarak patriğin önünde ayağa kalkma durumuna düşmemek için böyle yapıyor.

İşte bizim hocalarımız böyle insanlardı. Bir de şimdiye bakın. Bizim ağalar onların kapısına kadar gidiyorlar ve Ramazan iftarı veriyorlar. Allah aşkına bu nereden çıktı?! Kime ne iftarı veriyorsunuz? İftarla istihza mı ediyoruz? İftar sofrası Allah’ın has kullarının ziyafet-i ilahiye sofrasıdır.

Emin Saraç Hoca [fotoğraf: © dunyabulteni.net]
Emin Saraç Hoca [fotoğraf: © dunyabulteni.net]

O zaman Dünya ismiyle bir akşam gazetesi çıkardı. Bir günkü manşeti hiç aklımdan çıkmaz. Büyük puntolarla yazmışlar: “Cemal Gürsel dedi ki: ‘Milletimiz isterse Kur’ân’ını da Türkçe okur.'” Meğer o günlerde askerî yönetim Diyanet reisinden Kur’ân’ın Türkçe okunması üzerine bir yazı istemiş.

Ömer Nasuhi Efendi bu hadiseden bahsetti.

“Bunlar her şeye el uzatmaya başladılar. Bildiklerini de bilmediklerini de söylüyorlar. Benden böyle bir yazı istediler. Ben de onlara, lazım olan cevabı muhtevi bir yazı yazdım. Söylediklerim hoşlarına gitmedi. Böylece Diyanet riyasetinden ayrılma zamanımızın geldiğini anladım ve ayrıldım” dedi. Ben de, “Aman efendim, lütfetseniz de o yazınızı istinsah etsem” dedim. (Cevaben) ” ‘500 Hadis’ adlı kitabımda hadis hadis-i şerifiyle ilgili izaha bakarsan orada bulursun. Birkaç satır takdim yazısı dışında oradaki izahı gönderdim” dedi.

Dipnotlar   [ + ]

1.Moderne Nasihat, RIHLE Kitap, Sayfa 155-157
tarihinde gönderildi.

Neden “Modern İslam Düşüncesi”nin Tenkidi? – Ebubekir Sifil

Geçmişten günümüze gelen ne varsa, bütünüyle "tartışılabilirler" sınırına çekilmek suretiyle sarsılmak isteniyor

[ayraç]‘ta bugün sizlere Sözü Müstakim Kılmak adlı eserden iktibas yapıyoruz. Eserin yazarı Ebubekir Sifil hoca merak edilen bir konuya cevap veriyor.  Ebubekir Sifil  hoca bu pasajda Tartışmanın ne olduğuna ve ne olmadığına ve İthal fikirler ile yapılan tartışmaların yersiz olduğuna değiniyor.1)Sözü Müstakim Kılmak, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, 3. Baskı, Sayfa 81 – 84

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Soru: Önce çalışmalarınızdan başlayalım isterseniz. Okuyucu sizi, Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi adlı bir seri kitap çalışmanız ile tamdı. Neden “tenkit” ve neden “Modern İslam düşüncesi”nin tenkidi?2)Bu söyleşi Milli Gazete’nin 3-4 Ekim-2000 tarihli nüshalarında yayımlanmıştır.

Ebubekir Sifil.- Bismillâhirrahmanânirrahîm.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, “tenkit” olgusu, bizim kültürümüzün ve ilim geleneğimizin yabancısı olduğu bir husus değil. Hatta diyebiliriz ki, geçmişten devraldığımız devasa ilim mirasının temelinde “tenkit” olgusu vardır. Meşru sınırlar içinde kalmak ve kabul edilebilir gerekçelere dayanmak kaydıyla insanların herhangi bir konu üzerinde görüş ayrılığına düşmesi normaldir, tabiidir.

“Müsademe-i efkârdan barika-i hakikat zuhur eder” sözünün anlattığı hikmeti, görüş ayrılığına düşülmesini yanlış bulma eğilimindeki bir anlayışın kavraması mümkün değildir. Görüşler farklı olacak ve belli bir zeminde, belli şartlar doğrultusunda çarpışacak ki, hakikat şimşeği de oradan zuhur etsin değil mi?..

Farklı Görüşler

Hatta Kur’an ve Sünnet’in titizlikle teşvik ettiği “Şûra” ilkesine hayat veren de “farklı görüşler”in mevcudiyetidir. Bir konuda, ilgili ve söz sahibi herkesin aynı şeyi düşünmesinin beklenmesi hem eşyanın tabiatine aykırıdır, hem de “en doğru” görüşün ortaya çıkmasını engeller. Dolayısıyla Müslümanlar arasında “muhtelefun fih” meseleler daima var olacaktır/olmuştur ve ihtilaflı görüşlerin

Sözü Müstakim Kılmak - Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Kitapları
Bir konuda, ilgili ve söz sahibi herkesin aynı şeyi düşünmesinin beklenmesi hem eşyanın tabiatine aykırıdır, hem de “en doğru” görüşün ortaya çıkmasını engeller.

doğal olarak tevlit ettiği “tenkit” mekanizmasına işlerlik kazandırıldığı sürece hem yanılma payı azalacak, hem de ortaya konan alternatif çözümler, Müslümanlar’a hareket alanı sağlayacaktır.

Buraya kadar söylediklerimiz, “tenkit” mekanizmasının sağlıklı işleyebilmesi için varlığına kaçınılmaz olarak ihtiyaç bulunan “ilmî tutarlılığı” sağlayan “sistematik düşünce”nin tartışan taraflarda mevcut olduğu varsayımına dayanmaktadır. Ancak günümüzde böyle bir yapı var mıdır?

Bu noktada sorunuzun ikinci kısmının cevabına gelmiş oluyoruz; “neden Modern İslam düşüncesinin tenkidi?”

İslam tarihine baktığımızda, ilk fırkalaşma hareketlerinin, her ne kadar ağırlıklı olarak siyasal sebeplerle baş göstermiş olsa da, itikadi yönü olan ayrılıklara dayandığını görürüz. Hariciler’in, Şia’nın, Mürcie’nin, Mu’tezile’nin… ve bunların alt gruplarının gerek Ehl-i Sünnet ile, gerekse birbirleri arasında düştükleri ihtilaf, en temelde farklı İslam anlayışlarından kaynaklanmaktaydı.

Ehl-i Sünnet ve Şia

Yani İslam dediğimiz bu dinin temel kabulleri, kaynakları ve bu kaynakları okuma biçimi nasıl olacaktır? Geçmişte yüzyıllar süren tartışma, cedel ve hatta fiilî çatışmalar, Ehl-i Sünnet’in tartışmasız hakimiyeti ile neticelenmişti. O dönemlerden günümüze, varlığım sürdürebilen iki ana akım kaldı: Ehl-i Sünnet ve Şia…

İşte bugün de o dönemlerdeki ayrılıkları çağrıştıran bir durum ile karşı karşıyayız. Ağırlıklı olarak -ana gövdeyi temsil eden- Ehl-i Sünnet’e yönelik olmakla birlikte, -Şia gibi- diğer anlayışları da hedefleyen bir fikri taarruz söz konusu. Geçmişten günümüze gelen ne varsa, bütünüyle “tartışılabilirler” sınırına çekilmek suretiyle sarsılmak isteniyor…

Soru: Eğer geçmişte buna benzer bir tartışma yaşandıysa, bugün de yaşanmasında ne sakınca var?

Ebubekir Sifil.- Elbette bizatihi “tartışma”nın bir sakıncası olamaz. Ama bugünkü durumu geçmiştekinden farklı kılan bazı hususların da dikkatten kaçırılmaması gerekiyor. Şöyle ki:

[quote]Geçmişte yaşanan tartışmalardaki “siyasal” saik, İslam dünyasına siyasal, kültürel vd. sebeplerle “dışarıdan” ithal edilmiş unsurlarla vücut bulmuyordu. Mesela bir Mu’tezile’nin temsil ettiği anlayış, argümünlarında felsefî rasyonalizmin etkin izlerine rastlansa da, aslolarak “içeriden” bir muhalefetti.[/quote]

Keza her ne kadar Haricî anlayışın temelinde siyasal hedefler gözleniyor idiyse de, bu, neticede iktidarı ele geçirmek için yine “içeriden” bir muhalefeti temsil ediyordu.

Ancak aynı durumu günümüzde İslam Modernizmi’nin temsil ettiği hareket için söylemek oldukça zor. Zira İslam Modernistleri, fikrî temellerini büyük ölçüde Oryantalist çalışmalara borçlular.

Ebubekir Sifil Kitapları
Oryantalizm’in İslam dünyasını fikrî olarak “çözümlemek” ve “çökertmek” gibi temel bir hedefi bulunduğu vakıası ise, ayrıca vurgulanmaya ihtiyaç göstermeyecek kadar aşikâr…

Bunu gerek zımnen, gerekse açıktan kendileri de ifade etmekten geri durmuyorlar. Oryantalizm’in İslam dünyasını fikrî olarak “çözümlemek” ve “çökertmek” gibi temel bir hedefi bulunduğu vakıası ise, ayrıca vurgulanmaya ihtiyaç göstermeyecek kadar aşikâr…

[box type=”info”]Dolayısıyla İslam Modernizmi, bu noktada, sizin kullandığınız kelimeyle “sakıncalı” bir duruşu temsil ediyor. Çünkü hareketin fikrî temellerinde soru işaretleri var.[/box]

Soru: Ya Oryantalistler’in ortaya koyduğu ve Modernistler’in kullandığı argümanlar doğruysa?

Ebubekir Sifil.- Evet, kasdettiğim sakınca ve soru işaretleri tam da bu noktada yatıyor. Oryantalistler’in, İslam araştırmalarında kullandıkları yöntemlerden tutunuz da, ortaya attıkları iddialara kadar -tek tük istisnaları bulunduğunu da teslim etmekle birlikte- İslam’a karşı önyargılı hareket etmediklerini düşünmemizi isteyenler, bizden, ya “çocukça”, ya da “çılgınca” davranmamızı bekliyorlar demektir.

Tıpkı Pavlus ve ondan sonraki din adamlarının Hz. İsa (a.s)’ın tebliğ ettiği Tevhid dinine ve İncil’e reva gördükleri muamelelerde olduğu gibi, İslam’ın ve onun kaynaklarının bize intikalinde temel fonksiyon icra etmiş olan “ilk nesiller”in de benzeri bir tahrip ve tahrif içinde olduklarını; müfessirlerin Kur’an’ı İlahî iradeye aykırı düşecek şekilde tefsir etmek suretiyle tahrif ettiğini, muhaddislerin hadis uydurduğunu, fakihlerin kendi anlayışlarım “din” diye kodifike ettiğini… hasılı geçmişten bize intikal etmiş ilmî birikimin, büyük ölçüde “yanlış” bir İslam anlayışının ürünü olduğunu, kullandıkları tabirler farklı olmakla birlikte özde bunu ifade edecek biçimde -Efgani- Abduh-R.Rıza çizgisinden, Seyyid Ahmed Han’a, Musa Carullah Bigiyeften Yaşar Nuri Öztürk’e, Hindistanlı, Mısırlı, Kazanlı, Türkiyeli… pek çok isme kadar- iddia etmeyen bir modernist var mıdır?

Dipnotlar   [ + ]

1.Sözü Müstakim Kılmak, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, 3. Baskı, Sayfa 81 – 84
2.Bu söyleşi Milli Gazete’nin 3-4 Ekim-2000 tarihli nüshalarında yayımlanmıştır.
tarihinde gönderildi.

Ebû Hanife hz.leri Düşmanlarını Bile Güzel Bir Dil ile Anardı!

Ebû Hanife hz.leri Düşmanlarını Bile Güzel Bir Dil ile Anardı!

[dropcap]M[/dropcap]aalesef günümüzde insanlar, dostlarına ve arkadaşlarına karşı üsluplarına dikkat etmiyorlar. [ayraç]‘ta bugün sizlere fıkhın sultanı İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe hazretlerinin (Allah razı olsun ondan.) üslubu ile ilgili bir pasaj paylaşıyoruz. Ebû Hanîfe hazretleri boş söz etmez ve düşmanlarına bile güzel söz ile hitap eder, asla onlara çirkin söz söylemezdi. Aşağıdaki pasajda yer alan örnek olaylar bunu göstermektedir.  İlgili pasaj İbn Hacer el-Heytemî’nin neşrettiği ve tercümesini Manastırlı İsmail Hakkı’nın yaptığı Fıkhın Sultanı İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe kitabından iktibâs edilmiştir.1)Fıkhın Sultanı İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe, İbn Hacer el-Heytemî, Semerkand Yayınları,İstanbul 2014, Sayfa 171-172

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Edepsizlik ve haksızlık eden insanlardan biri münazara sırasında İmâm-ı Âzam hazretlerine kendi sıfatı olan bid’atçı ve zındık tabirlerini yakıştırdığın da ona hitaben,

[quote]”Senin kullandığın tabirlerin sahibi olduğumu Allah Teâlâ bilir. Ben Rabbim’i bildiğim zamandan beri kimseyi kendisine eş ve ortak koşmadım. yalnızca O’nun affını dilerim ve sadece O’nun azabından korkarım” dedi. [/quote]

Azap kelimesinin tesirinden kendini kaybedip yere düştü. Kendine geldiğinde o adam pişman olduğunu belirtip affedilmesini istedi. İmâm-ı Âzam dedi ki:

[quote]”Cahillerin cehaletleri sebebiyle söyledikleri sözleri tamamen helâl ederim. Fakat ilimle ilgisi olup da haset sebebiyle yalan ve iftiraya cesaret edenlerin hali çok zordur. Çünkü Alimlerin gıybet etmesi, kendi nefislerine zulüm olduğu gibi başkalarına da bulaşır. Daha sonra gelenlere bile kötü tesirleri olur.”[/quote]

[dropcap]F[/dropcap]azıl b. Dükeyn anlatıyor: İmâm-ı Âzam hazretleri çok heybetli olup söylediği sözler çoğunlukla cevap şeklinde olanlardı. Ne boş söz söyler ne de dinlerdi. Bir gün biri, “Allah’tan kork ey imam!” deyince kendisine bir titreme geldi, mübarek başını eğdi ve aradan biraz vakit geçince şöyle dedi:

“Ey kardeşim, Allah hayrrnı versin. İnsanların hep bu şekilde nasihat eden kimselere ihtiyacı vardır. Özellikle dillerinden ilme dair güzel sözler dökülüp de kibre kapıldıkları zaman Allah’tan korkmaları gerektiği onlara duyurulmalıdır. Böylece ilimlerinde yalnızca Hak rızası arasınlar. Ben de bilirim ki Allah Teâlâ benden cevap isteyecektir. Sen beni doğru yolu istemeye teşvik ediyorsun. Buna teşekkürden başka ne denir?”

 İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe - Manastırlı İsmail Hakkı
İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe – Tercüme: Manastırlı İsmail Hakkı – İbn Hacer el-Heytemî

Huzuruna ne zaman biri gelip de, “Dünyada şöyle olmuş, böyle gitmiş” diyecek olsa, “Bu lüzumsuz sözleri bırak da şu ihtilaf  çıkan meseleye dair sen de bir şey söyle bakalım” derdi.

Arkadaşlarına daima şöyle nasihat ederdi: “İnsanlara fayda vermeyecek hadise ve halleri anlatmakla uğraşmayın. Allah hakkımızda kötü konuşanları affetsin, bizim için güzel sözler söyleyenleri de merhametine erdirsin. İhsanları kendi hallerine bırakın ve Allah’ın dininde fakih olmaya çalışın. Bir gün gelir,bizi sevmeyenler de bize müracaat etmeye mecbur olur.”

[box type=”info”]Ebubekir Sifil hocanın Amentü Hassasiyeti programında İmâm-ı Âzam’ın hayatına ve eseri el-Usûlü’l-Münîfe değinmişti. Aşağıdaki ses oynatıcısı ile bu sohbeti dinleyebilirsiniz.2)rihlekitap.com editörü. Gönderi görseli: © islamvebiz.wordpress.com[/box]

Dipnotlar   [ + ]

1.Fıkhın Sultanı İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe, İbn Hacer el-Heytemî, Semerkand Yayınları,İstanbul 2014, Sayfa 171-172
2.rihlekitap.com editörü. Gönderi görseli: © islamvebiz.wordpress.com
tarihinde gönderildi.

Osmanlı Dönemindeki Medrese – Tekke Ayrışmasına Nasıl Bakılmalı? – Osman Nuri Topbaş

Osmanlı Dönemindeki Medrese - Tekke Ayrışmasına Nasıl Bakılmalı? - Osman Nuri Topbaş

[dropcap]B[/dropcap]ugün sizlere [ayraç]’ta Tasavvuf Okumaları başlığında paylaşmaya devam ettiğimiz Osman Nuri Topbaş Hocaefendi ile Mülâkât‘ın üçüncü bölümünü paylaşıyoruz. Bu bölümde Osmanlı Dönemindeki Medrese – Tekke Ayrışmasına Nasıl Bakılmalı? sorusunun cevabı yer almaktadır.

[ayraç] | kitaba biraz mola…

[quote]Osmanlı dönemindeki ulemâ-meşâyıh ya da medrese-tekke ayrışmasına nasıl bakılmalı? Kadızâdeliler-Sivasîler tartışmasında, ya da daha beriye geldiğimizde Şeyh Saffet Efendi ile İzmirli İsmail Hakkı arasındaki münakaşada su yüzüne çıkan ve günümüzde de -sadece ülkemizde değil, İslâm dünyasında da- varlığını sürdürmeye devam eden bu ayrışmayı nasıl okumamız gerekiyor? Tekke ile Medrese birbirinin alternatifi ya da rakibi olmak zorunda mıdır? [/quote]

Aslında ikisi birbirinin rakibi değil, bilâkis tamamlayıcısıdır. Zira ilim, takvâ ile bir kıymet ifâde eder. Takvâsız bir ilim, insanı hakka ve hayra ulaştıramaz. Cenâb-ı Hak pek çok âyet-i kerîme ile, ibâdetlerin kalbî cihetini vurguluyor. Nasıl ki ibâdetin bir zâhirî tarafı varsa, bir de huşû tarafı, derûnî ciheti bulunmaktadır.

asavvuf; îman ve ibadetlerin zâhirî tarafıyla beraber, rûhî cihetine, huşû tarafına ve kalbî hassâsiyetlerine dikkat çeker.
Tasavvuf; îman ve ibadetlerin zâhirî tarafıyla beraber, rûhî cihetine, huşû tarafına ve kalbî hassâsiyetlerine dikkat çeker. [fotoğraf: © blogs.ft.com]

Îman da ilâhî hakîkatleri kalp ile tasdik, dil ile ikrar sayesinde gerçekleşir. Yalnızca dil ile ikrar kâfî değildir. Onun kalbe de nüfûz etmesi lâzımdır. İşte tasavvuf; îman ve ibadetlerin zâhirî tarafıyla beraber, rûhî cihetine, huşû tarafına ve kalbî hassâsiyetlerine dikkat çeker. Daha ziyade zihnî ve aklî bir faaliyet olan ilim tahsilinde de kalbî hassâsiyetlere ihtiyaç vardır. Kalbî hassâsiyetlerden mahrum bir ilim, tek başına fayda vermez. Cenâb-ı Hak, ilmi yalnızca dillerinde olan, kalplerine ve dolayısıyla fiillerine yansımayan Benî İsrâil âlimlerine “kitap yüklü merkepler” teşbihinde bulunuyor.1)Bkz. el-Cum’a, 5.

Felsefenin, hakîkate ulaşma maksadıyla başvurduğu yegâne vâsıta “akıl”dır. Her felsefî ekolde akıl, felsefenin bir şubesi olan “rasyonalizm”deki kadar -âdeta- ilâh mevkiine yükseltilmezse de, yine de filozofların hakîkat arayışında dayandıkları tek vâsıta olarak kabul edilmiştir.

[dropcap]H[/dropcap]âlbuki gözün görme, kulağın işitme hususunda bir sınırı olduğu gibi, aklın da bir idrak hududu vardır. Bu sebeple kâinattaki muammâları akılla çözmeye çalışan felsefeciler, birbirlerini tekzip ederek devam etmişlerdir. Kelâm âlimleri de, akâid ile ilgili müşkilleri, Kitap ve Sünneti esas alarak akıl aracılığıyla çözmeye çalışır.Bu bakımdan kelâm âlimleri her ne kadar filozoflara  benzerlerse de, aklı “nass”tan bağımsız düşünmediklerinden, onu meşrûiyyet çerçevesi içinde kullanırlar.

Fakat hakikatlerin idrâkinde aklın kudreti de sınırlı olduğundan, onlar da bir noktada kalırlar. İşte tasavvuf, aklın da kâfi gelmediği bu noktadan sonra kalbi devreye sokarak  teslimiyetle mesâfe almayı, huzur, yakîn ve itmi’nan hâline ermeyi telkin eder. Diğer taraftan, ilmiyye kesiminden tasavvufa gelen itirazların iki temel sebebi vardır. Birincisi; tasavvufun hakîkatinden uzak ve bîhaber olmak. İkincisi de, tasavvufun bâzı nâ-ehil kimselerdeki yanlış uygulamalarını ön plâna çıkarıp bunu bütün tasavvufa mâl etmektir.

RIHLE Dergisi - Sayı 14 - Dosya Konusu: Tasavvuf I
RIHLE Dergisi – Sayı 14 – Dosya Konusu: Tasavvuf I

Her hususta olduğu gibi tasavvufta da zaman zaman istismarcılar ortaya çıkmıştır. Bugün de birileri kalkıp; “Ben zamanın kutbuyum, gavsıyım!..” gibi iddiâlarla gerçek tasavvufun rûhundan tamamen uzak bir büyüklük iddiâsı, şöhret talebi içinde olabiliyor. Tarih boyunca bu tip istismarcıları ilmiye sınıfı kadar hakîkî mutasavvıflar da tenkid etmişlerdir. Sûfiyyeden aşırıya gidenler olabildiği gibi ulemâdan da zaman zaman aşırıya gidip işi tamamen zâhirden ibâret görenler çıkmıştır. İlmiyyede görülen bu nevî çıkışların temel sebebi, ilmin verdiği gurur ve enâniyetle, her şeyi bilip anladıklarını zannetme gafletidir. İblis’in, Kârun’un ayağının kaydığı nokta da budur.

[box type=”note”]Tasavvufun mücâdelesi, iç âlemden varlık, benlik, gurur ve kibri kazıyıp atarak hiçlik ve yokluk hâlini idrâk ettirmektir. Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri kendisine ilimde “Şemsü’ş-Şümûs”, yani “Güneşler Güneşi” denildiği bir zamanda dergâhına gittiği Abdullâh-ı Dehlevî Hazretleri onu karşılamaya bile çıkmadı. Üstelik dergâhın ne mihrâbında, ne de kürsüsünde vazifelendirildi. Önce helâ temizliğine verildi. Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri de Bursa kadısı iken Üftâde Hazretleri’nin dergâhında hiçlik ve yokluğa erebilmek için benzeri merhalelerden geçti. [/box]

Şâh-ı Nakşibend Hazretleri de hâcegândan, yani ilim erbabı hoca efendilerden idi. O da intisâbının ilk yıllarında yolların temizliği, hasta hayvanların bakımı gibi hizmetlerle vazifelendirilmişti. Bu mânevî terbiyeyi peygamberlerde de görüyoruz. Peygamberlerin hemen hemen hepsi koyun veya deve çobanlığı yapmıştır. Bu, hem bir tevâzu tâlimi, hem mahlûkâtın hissiyâtını anlayıp merhameti öğrenme, hem de yönetimin ipuçlarını kavrama merhalesi idi.

[dropcap]T[/dropcap]asavvufla ilmiye arasındaki münâkaşanın bir diğer sebebi de bilgi mertebelerinin doğru idrâk edilmeyişidir. Zira üç türlü bilgi vardır: Birincisi, umûma âit bilgi, ikincisi havâssa âit bilgi, üçüncüsü de havâssü’l-havâssa âit bilgi. Bu son mertebedeki bilgi, mahrem olarak tutulmuş, ehil olmayana teklif edilmemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de haber verilen Mûsâ (a.s.) ile Hızır (a.s.) arasındaki hâdise, bunun tipik bir misâlidir. Bunun asr-ı saâdetten de pek çok misâli vardır.

Nitekim Muâz bin Cebel (r.a.) bir gün Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in terkisine binmiş, Efendimiz(s.a.v.) orada kendisine bir bilgi vermiş ve onu herkese açıklamasına müsâade  etmemiştir. 2)Bkz. Buhârî, İlim, 49

[dropcap]E[/dropcap]bû Hüreyre (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’den iki kap (ilim) ezberledim. Birisini insanlara neşrettim. Diğerine gelince, eğer onu yaysaydım şu boynum kesilirdi.”3)Buhârî, İlim, 42

Yani havâssü’l-havâssa âit bâzı mahrem bilgilerin, henüz o mârifete ulaşamamış kimselere bildirilmesi, son derece mahzurludur. Zira bunların ehil olmayan kimseler tarafından yanlış anlaşılması kaçınılmazdır.

Şunu net olarak ifâde etmek gerekir ki sûfiyye ile ilmiyye arasında zaman zaman vuku bulan münâkaşalara her iki tarafın veya taraflardan birinin noksanlıkları sebebiyet vermiştir. Her iki kesimin veya en azından birinin kâmil olduğu zaman, ciddî bir münâkaşa görülmemiştir.
Şunu net olarak ifâde etmek gerekir ki sûfiyye ile ilmiyye arasında zaman zaman vuku bulan münâkaşalara her iki tarafın veya taraflardan birinin noksanlıkları sebebiyet vermiştir. Her iki kesimin veya en azından birinin kâmil olduğu zaman, ciddî bir münâkaşa görülmemiştir. [fotoğraf: blogs.ft.com]

Nitekim Muhyiddîn İbn-i Arabî Hazretleri de; “Hâlimize âşinâ olmayanlar, eserlerimizi okumasınlar.” buyurmuştur. Bir de bâzı cezbeli sâliklerin mânevî sarhoşluk içinde söyledikleri sözler vardır ki, bunlar da yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermiştir. Esâsen kâmil mürşidler, mânevî sarhoşluk içindeki bâzı müridlerinde gördükleri bu nevî taşkınlıkları önleyip müridlerinin o hâlleri kolayca aşmalarına yardımcı olurlar. Fakat tarih boyunca kimi zaman dirâyetli ve kâmil bir mürşidin himâye ve kontrolünden mahrum kalanlar da olmuştur. Onların söyleyip yazdıkları da bir münâkaşa mevzuu teşkil etmiştir.

Şunu net olarak ifâde etmek gerekir ki sûfiyye ile ilmiyye arasında zaman zaman vuku bulan münâkaşalara her iki tarafın veya taraflardan birinin noksanlıkları sebebiyet vermiştir. Her iki kesimin veya en azından birinin kâmil olduğu zaman, ciddî bir münâkaşa görülmemiştir.

Şu hâdise, bu gerçeği çok güzel îzah etmektedir: Bahâuddîn Nakşibend Hazretleri bilhassa hadis ilmi tahsil etmiş olup ilme ve âlimlere çok ehemmiyet veren bir Hakk dostudur. Bu husûsiyeti sebebiyle Buhara medreselerindeki birçok hoca ve talebe, kendisine mürîd olup sohbetine devam etmeye başlayınca, bâzı zâhir âlimleri medreselerin boşalacağından kaygı duymuşlardı. Bunun üzerine Bahâuddîn Nakşibend Hazretleri âlimlere: “Tarîkatimizi size anlatalım, eğer Kur’ân ve Sünnet’e aykırı bir husus varsa, söyleyin ondan vazgeçelim.” dedi. Âlimler, bütün suallerine tatminkâr cevaplar alıp uzun uzun dinledikten sonra, söyleyecek bir şey bulamadılar ve: “Tarîkatiniz istikâmet üzeredir, (yani Kitap ve Sünnet yoludur), bir îtirâzımız yok.” dediler.

Bâzıları: “Giydiğiniz külâh şöhrete sebep olmaktadır.” deyince

Hâce Bahâuddîn Hazretleri: Mâdem ki külâhım münâkaşa mevzuu oldu, onu giymemek daha münâsiptir.” deyip başındaki külâhı çıkardı ve bir fakire verdi.4)Buhârî, Enîsü’t-Tâlibîn, s. 278-279; Ebu’l-Kāsım, er-Risâletü’l-
Bahâiyye, vr. 74b-75b.

Bu hâdiseden sonra Nakşibend Hazretleri’nin ulemâ nezdindeki îtibârı daha da arttı.

Bu sebeple tasavvufu yaşadığını zanneden birtakım câhil, liyâkatsiz veya kötü niyetli kimselerin hâl ve tavırlarına bakarak onun hakîkatini reddetmek, son derece yanlıştır. Hatâ, yanlışlık ve istismarlar,her sahada olduğu gibi, dînî ilimlerde de  vâkî olabilir. Bunlar, ehli tarafından gâyet kolay bir sûrette ayırt edilir. Nasıl ki haktan ayrılan bâtıl mezhepler varsa, bunun gibi hakîkî tasavvuftan ayrılan bâtıl yollar da vardır.

Gerçek tasavvuf ehlini, bu gibi bâtıl yolların mensuplarıyla karıştırmamak gerekir. Nasıl ki İslâm’ı yanlış anlayıp yanlış yaşayan bâzı müslümanlar sebebiyle İslâm’ı tenkid etmek doğru değilse, tasavvufu da yanlış anlayıp yanlış uygulayanlara bakarak onu reddetmek doğru değildir.

Gerçek tasavvufun hedefi;

Kitap, Sünnet, imamlarınictihadları ve mürşid-i kâmillerin güzel gördükleri metodlarla dış âlem gibi iç âlemleri de temizlemek, kalbin hâllerini ıslâh ederek îmânın yakînî bir kıvamda, aşk ile yaşanmasına zemin hazırlamaktır.

Bu bakımdan tasavvuf, İslâmî ilimler bütününün ayrılmaz bir parçasıdır. Bilhassa fıkıh ile tasavvuf,  Allâh’ın emir ve nehiylerine -hem zâhiren hem de bâtınen- riâyeti temin etme hususunda, bir elmanın iki yarısı gibi, birbirini tamamlayan unsurlardır. Esâsen tasavvuf, fıkıh, îtikad ve kelâm gibi bütün İslâmî ilimler, başlangıçta aynı muhtevânın farklı yönlerini ifâde ediyordu.

Nitekim İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri fıkhı: “Kişinin dînî bakımdan lehine ve aleyhine olanları bilmesidir.” diye târif eder. İnsanın ebedî saâdetveya felâketinde birinci derecede ehemmiyetli olan, “Rabbini doğru olarak bilmek” yani mârifetullâh’a ererek O’nu kalben tanıyabilmek, bu ilmin en mühim kısmını teşkil ediyordu. Bu sebepledir ki İmâm-ı Âzam Hazretleri’nin îtikādî meseleler hakkındaki görüşlerinin yer aldığı ve zamanımıza kadar ulaşmış olan metne, “en büyük fıkıh” mânâsında “Fıkh-ı Ekber” denilmiştir.

Osman Nuri Topbaş [fotoğraf: © osmannuritopbas.com]
Nasıl ki fıkıh ilmi; abdest, tahâret, namaz, oruç gibi amelî meselelerin zâhirî sıhhat şartlarını bildirirse, tasavvuf da bunların kâmil mânâda îfâ edilmesi için gerekli olan kalbî kıvâmın kazanılmasını telkin eder. [fotoğraf: © osmannuritopbas.com]

Başlangıçta durum böyle olduğu hâlde daha sonraları bu husustaki ilmî faâliyetin genişlemesiyle fakihler/fıkıh âlimleri, îtikādî, ahlâkî, tasavvufî vs. hükümleri fıkhın dışında bırakarak onu sırf amelî ve kazâî hükümlere hasretmişlerdir. Bugün de fıkıhtan anlaşılan mânâ budur. Tasavvuf da insanın lehine ve aleyhine olanları hem zâhir hem de bâtın cephesiyle bilip muktezâsınca yaşamasını telkin etmektedir.

Nasıl ki fıkıh ilmi; abdest, tahâret, namaz, oruç gibi amelî meselelerin zâhirî sıhhat şartlarını bildirirse, tasavvuf da bunların kâmil mânâda îfâ edilmesi için gerekli olan kalbî kıvâmın kazanılmasını telkin eder.

Bu bakımdan tasavvufa, fıkıh ilminin rûhî zemini mânâsında “fıkh-ı bâtın” da denilmiştir. Meselâ âyet-i kerîmede; “Mü’minler felâh buldu…” buyrulur. Hemen devamında ise kalbî bir
husûsiyete dikkat çekilerek; “Onlar ki namazlarını huşû ile kılarlar.” buyrulur.5)Bkz. el-Mü’minûn, 1-2

İşte tasavvuf, Kur’ân-ı Kerîm’de bahsi geçen, takvâ, huşû, tevbe, rızâ gibi kalp amellerinin nasıl gerçekleşeceğini; bunun zıddına, riyâ, ucup, kibir, haset gibi kalbî marazların nasıl bertaraf edilebileceğini Kur’ân ve Sünnet’ten alıp tatbikî olarak öğreten bir eğitim yoludur.

Öte yandan, Muhammed bin Abdullah el-Hânî’nin,Âdâb adlı eserinde nakledilir ki;  “Zâhirî ilimleri tahsil etmek, insanı bâtın ilmini tahsil etmekten müstağnî kılamaz. Evvelkilerden ve sonrakilerden pek çok âlim, zâhirî ilimden sonrabâtınî ilmi terbiye ve hizmet yoluyla tahsîl etmenin  zarûretine inanmış ve bu yolun sâlikleri olmuşlardır. Meselâ Hanefî imamlarından; İbn-i Hümâm, İbn-i Şiblî, Şürunbilâlî, Hayreddîn-i Remlî, Hamevî, Zâhid el-Kevserî ve emsâli… Şâfiî imamlarından; Sultânu’l-Ulemâ İzz bin Abdüsselâm, İmâm Gazâlî, Tâcüddin Sübkî, İmâm Süyûtî, Şeyhulislâm Kadı Zekeriyyâ, Allâme Şihâb, İbn-i Hacer-i Heytemî ve emsâli… Mâlikî imamlarından; Ebu’l-Hasen eş-Şâzelî, Şeyh Ebu’l-Abbas el-Mürsî, Şeyh İbn-i Atâullah elİskenderî ve emsâli… Hanbelî imamlarından Şeyh Abdülkâdir el-Ciylî, Şeyhulislâm Abdullah el-Ensârî el-Herevî ve emsâli… Yine Seyyid Şerif Cürcânî, Molla Câmî, Abdülhakim Siyalkûtî, Abdülganî Nablûsî, İbn-i Âbidîn ve Şihâbüddîn Âlûsî gibi meşhur isimler de, Nakşibendiyye yoluna intisâb etmiş âlimlerdir.

Bunun gibi pek çok büyük âlim, zâhirî ilimleri tahsilettikten sonra bâtınî ilimleri de ehillerinden almışlardır. Sohbet, hizmet, seyr u sülûk yoluyla hüsn-i îtikad, ihlâs, günahları terk ve fazîletlerle ziynetlenmek gibi en faydalı ilimleri tahsil ederek büyük hayırlara nâil olmuşlardır.”6)Muhammed bin Abdullah el-Hânî, Âdâb, İstanbul 2009, s. 8-9.

Aynı şekilde Nakşî silsilesinden Yûsuf-i Hemedânî, Şâh-ı Nakşibend, Alâuddîn Attâr, Yâkub-i Çerhî, Derviş Muhammed, İmâm Rabbânî ve Hâlid-i Bağdâdî gibi pek çok zât da zâhirî ilimlerde zirveleşerek icâzet almış âlim şahsiyetlerdir. Nitekim Nakşî silsilesindeki ilim ehli bu zevâta, medrese kökenli olmaları  sebebiyle Hâcegân/hocalar denilmiştir.

[dropcap]İ[/dropcap]mâm Mâlik Hazretleri’nin şu ifâdeleri de çok mühimdir: “Kim fıkıhla (dînî ilimlerle) meşgul olur da, tasavvufî terbiye görmezse fâsık olur. Kim tasavvufla meşgul olur da dînî ilimleri bilmezse zındık olur. Her kim de bu ikisini cem ederse, hakîkate nâil olur.” 7)Ali el-Kārî, Mirkātü’l-Mefâtîh, Beyrut, 1422, I, 335

Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretleri de, fenâ-yı nefs mertebesine sadece Kur’ân-ı Kerîm’i sağ eline, hadîs-i şerîfleri de sol eline alıp bunların nûru ile aydınlık yolda yürüyen kişinin ulaşabileceğini ifâde etmiş,8 bir mürîdine tavsiyelerde bulunurken de: “Fıkıh ve hadis ilmini öğren, sûfîlerin câhillerinden uzak dur!” buyurmuştur.8)Abdülhâlık Gucdüvânî, Vasâyâ, Beyazıt Devlet Ktp., Veliyyüddîn
Efendi, nr. 3229, vr. 11a.

Velhâsıl, dergâh ve medrese, kesinlikle birbirine alternatif veya rakip değil, birbirinin tamamlayıcısıdır. Bir bütünün iki parçası durumundadır. Zira İslâm’ın kâmil mânâda idrâk edilip yaşanması, ilim ve irfan bütünlüğü içinde mümkündür.

Dipnotlar   [ + ]

1.Bkz. el-Cum’a, 5.
2.Bkz. Buhârî, İlim, 49
3.Buhârî, İlim, 42
4.Buhârî, Enîsü’t-Tâlibîn, s. 278-279; Ebu’l-Kāsım, er-Risâletü’l-
Bahâiyye, vr. 74b-75b.
5.Bkz. el-Mü’minûn, 1-2
6.Muhammed bin Abdullah el-Hânî, Âdâb, İstanbul 2009, s. 8-9.
7.Ali el-Kārî, Mirkātü’l-Mefâtîh, Beyrut, 1422, I, 335
8.Abdülhâlık Gucdüvânî, Vasâyâ, Beyazıt Devlet Ktp., Veliyyüddîn
Efendi, nr. 3229, vr. 11a.
tarihinde gönderildi.

“Vahdet-i vücud”, “Râbıta” vb. Konulara Bakış Açısı Nasıl Olmalıdır? – Osman Nuri Topbaş

“Vahdet-i vücud”, “Râbıta” vb. Konulara Bakış Açısı Nasıl Olmalıdır? - Osman Nuri Topbaş

rihlekitap.com’da artık paylaşımlarımızı [ayraç] başlığı altında günlük olarak paylaşacağız. [ayraç] | kitaba biraz mola… sloganı ile kitap tanıtımları, kitap alıntıları, tanıtım videoları, söyleşiler vb. etkinlikler paylaşılacak. Bugün [ayraç]‘ta Osman Nûri Topbaş Hocaefendinin RIHLE Dergisi 14. sayısına vermiş olduğu mülâkâtın 3. kısmını paylaşıyoruz.1)Kapak Fotoğrafı: © Reuters

[quote][dropcap]M[/dropcap]âlum-u âlîniz olduğu üzere birtakım çevrelerde Tasavvuf denildiğinde hemen “vahdet-i vücud”, “vahdet-i şuhûd”, “râbıta”… gibi ihtilâflı hususlar akla geliyor. Bu gibi hususlar hakkında doğru bakış açısı ne olmalı?[/quote]

Evvelâ şunu ifâde edelim ki “vahdet-i vücûd” ve “vahdet-i şühûd”un iddiâ edildiği gibi şirkle ve küfürle alâkası yoktur. Bilâkis bunlar tevhîdin derûnî bir lezzet hâlinde hissedilip dış âlemdeki tezâhürlerinin tefekkür nazarıyla seyredilişinden ibârettir. Hele hele bunların Eflâtunʼun, tamamen bir şirk sistemi olan panteizmʼiyle hiçbir alâkası bulunmamaktadır.

Vahdet-i Vücûd, Muhyiddîn ibn-i Ara­bî Haz­ret­le­ri ta­ra­fın­dan sis­tem­leş­ti­ril­miş ta­sav­vu­fî bir telâkkîdir. Bu hu­sus­ta “Vah­det-i Şü­hûd” de­ni­len di­ğer bir te­lâk­kî da­ha var­dır ki, bu da “Mü­ced­did-i Elf-i Sâ­nî” / “ikin­ci bi­nin ye­ni­le­yi­ci­si” ün­va­nı­nı al­mış olan İmâm-ı Rab­bâ­nî Haz­ret­le­ri’ne âit­tir. Bu iki gö­rüş, as­lın­da ay­nı şe­yi fark­lı pen­ce­re­ler­den îzah­tan baş­ka bir şey de­ğil­dir. Yani her iki­si de, Ce­nâb-ı Hakk’ın “Vü­cûd” sı­fa­tı­nın mâ­hi­ye­ti ile, gö­re­bil­di­ği­miz âlem­de­ki vü­cud/var­lık ara­sın­da­ki far­kı, kav­ra­yış ve açık­la­yış­tır. Bir fark­la ki Vah­det-i Vü­cûd, tev­hî­di his­set­mek; Vah­det-i Şü­hûd ise tev­hî­din te­cel­lî­le­ri­ni mü­şâ­he­de ederek tefekküründe derinleşmek­tir.

Şe­hâ­det âle­mi de­di­ği­miz bu âlem­de­ki var­lık­lar, izâ­fî ola­rak mev­cut­tur; ken­di var­lık­la­rı ba­kı­mın­dan hiç­bi­ri var ola­maz. Mut­lak Var­lık’ın sı­fat­la­rı­nın; eser­le­ri­nin, hü­küm­le­ri­nin, kud­re­ti­nin, ya­ra­tı­cı­lı­ğı­nın maz­har­la­rı ol­mak iti­ba­riy­le mev­cut sa­yı­lır­lar. Zât-ı ulû­hiy­yet, bü­tün var­lık­lar­da ya­ra­tı­cı­lı­ğı­nı, kud­re­ti­ni, hik­me­ti­ni, ted­bi­ri­ni, ta­sar­ru­fu­nu, sı­fat­la­rı­nı iz­hâr et­mek­le be­ra­ber var­lık âle­mi, hiç­bir va­kit Zât-ı İlâhîʼnin zu­hû­ru de­ğil­dir. Ya­ni var­lık âle­mi, Zâtʼın de­ğil sı­fat­la­rı­nın zu­hû­ru­dur. Do­la­yı­sıy­la Zât-ı İlâhî, her şey­den mu­kad­des ve mü­nez­zeh­tir.

Bunu müşahhas bir misalle açacak olursak, meselâ Gü­neş ol­maz­sa ışı­ğı da ola­maz; fa­kat Gü­neşʼin ışı­ğı, Gü­neşʼ­ten ay­rı bir var­lı­ğa sa­hip ol­ma­mak­la be­ra­ber Gü­neş de de­ğil­dir. Her şe­yi O bil­mek ve ta­nı­mak; kâ­ina­tı, var­lık âle­mi­ni ilâh ka­bul et­mek­tir ki bu, “Bir”i “her” ola­rak dü­şü­nen mad­de­ci­li­ğe yol açar.

[box] Ef­la­tun’un or­ta­ya at­tı­ğı “pan­te­izm” de­ni­len inanç, iş­te bu va­him yan­lış ve sap­lan­tı­dan kay­nak­lan­mış­tır. Ba­zı­la­rı Vah­det-i Vü­cûd’u da bu inanç sis­te­mi içi­ne çek­mek is­te­miş ve o sis­tem için­de ka­bul et­miş­se de ger­çek mutasavvıflar, böy­le bir sa­pık inan­cı dâimâ reddet­miş­ler­dir.[/box] Çün­kü her şe­yi, O’nun var­lı­ğıyla var ol­muş bil­mek­le be­ra­ber, Zâtʼı her şey­den tenzih etmek, ger­çek Vah­det-i Vü­cûd anlayışıdır. Ya­ni kâ­inat, Hakk’ın sı­fat­la­rı­nın maz­har­la­rı­dır; fa­kat Oʼnun Zâ­tʼı, kâ­inat de­ğil­dir. Zira Ya­ra­tı­cı, as­lâ ya­ra­tıl­mış şek­lin­de zu­hûr et­mez. Bunun aksi bir ka­naate sahip olmak, apa­çık kü­für­dür. Çün­kü Ce­nâb-ı Hakkʼın bir sıfatı da “mu­hâ­le­fe­tün li’l-ha­vâ­dis”­tir. Ya­ni eşi ve ben­ze­ri yok­tur, ya­ra­tıl­mış­la­rın hiç­bi­ri­ne ben­ze­mez. Do­la­yı­sıy­la O, her tür­lü ant­ro­po­mor­fik (be­şe­rî) sı­fat­lar­la tav­sif­ten mü­nez­zeh­tir.

Suâlinizde bahsettiğiniz râbıta mevzuuna gelince: Râbıta, sevilen kimseye karşı muhabbeti canlı tutmaktır. Bunun en güzel misâli, Ashâb-ı kirâm ile Peygamber Efendimiz (sav)ʼdir. Sahâbe içindeki en zirve misâl ise şüphesiz ki Hazret-i Ebû Bekir (ra) ile Efendimiz (sav) arasındaki kalbî irtibattır.

Ashâbın Efendimizʼle olan kalbî irtibatları sayesinde ruhlarında meydana gelen in‘ikâs ve insibağ, Efendimizʼin hâllerinin kendilerine transfer olmasıyla, yani hâl sirâyetiyle neticelendi. Bundan dolayıdır ki sahâbe-i kirâm, Peygamber Efendimiz (sav)’e samimiyetle; “Canım, malım, her şeyim Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah!” diyebilmekten, büyük bir haz ve lezzet aldılar. Allah ve Rasûlü’nün yolunda her şeylerini fedâ etmeyi, canlarına minnet bildiler. “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96) hadîs-i şerîfinin muhtevâsı içine girerek Efendimizʼle hâl beraberliği, fiil beraberliği, hissiyat ve fikriyat beraberliği içinde oldular.

Peygamber torunu Hazret-i Hasan (ra)ʼın şu ifâdeleri de râbıtanın mânevî tekâmüldeki müstesnâ mevkiine ne güzel işâret etmektedir:

Hazret-i Hasan (ra), üvey dayısı Hind bin Ebî Hâle’ye Rasûlullah r’in hilyesini sorarken, içinde bulunduğu hâlet-i rûhiyeyi şu sözleriyle dile getirmiştir:

“Dayım Hind bin Ebî Hâle, Allah Rasûlü’nün hilyesini çok güzel anlatırdı. Kalbimin O’na bağlı kalması ve O’nun izinden gidebilmem için, dayımın Allah Rasûlü’nden bir şeyler anlatması, benim çok hoşuma giderdi.” (Tirmizî, Şemâil, s. 10)

Osman Nuri Topbaş Hocaefendiyle Mülâkât - RIHLE Dergisi 14. Sayısı - Tasavvuf
Râbıtanın gâyesi, Rasûlullah Efendimiz (sav)’e ulaşan Allah dostları silsilesiyle mânevî irtibâtı kuvvetlendirerek bu beraberlikten feyz almaktır. Muttasılan bir elektrik kablosuna tutunan insanlar gibi en sondaki insan da aynı akımdan istîdâdına göre bir hisse alabilir.

Bu söz, fiilen râbıtayı ifâde etmektedir. Zira Efendimiz (sav)ʼin tasvîrini dinlemek, Oʼnunla kalbî bir bağ kurmak için en feyizli vesîlelerden biridir. Yani tasavvufî bir usûl olan râbıta da, Efendimiz (sav) ve sahâbenin tatbikâtından alınmadır.

Öte yandan, râbıtanın lügat mânâsı, bağ ve alâkadır. Bu yönüyle esâsen kâinatta râbıtasız hiçbir canlı yoktur. Her şey birbiriyle irtibat hâlindedir.

Bir anne-babanın evlâdına, evlâdın anne-babasına, bir delikanlının nişanlısına, bir gencin sevip kendisine örnek aldığı bir şahsa da böyle bir kalbî bağı vardır. Yani dünyevî ve fânî şeylerde bile böylesine tabiî bir muhabbet bağı varken, mâneviyatta bu bağın olmaması düşünülemez.

Ayrıca gönlünü mânevî rehberlere bağlamayan insanların; “Tabiat boşluk kabul etmez.” hakîkati mûcibince, yanlış örneklerin peşine takılması da kuvvetle muhtemeldir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, mü’minleri sâdık ve sâlih kullarıyla beraber olmaya teşvik ederek:

“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun!” (et-Tevbe, 119) buyurmaktadır.

Cenâb-ı Hak; “ كُونُوا صَادِقِين /sâdıklar olun” buyurmuyor. “كُونُوا مَعَ الصَّادِقِين  /sâdıklarla beraber olun” buyuruyor. Çünkü sâdık olmak, sâdıklarla beraberliğin en tabiî neticesidir. Tıpkı fâcir olmanın da fâcirlerle beraberliğin en tabiî neticesi olduğu gibi…

Demek ki bâzı nâdanların sıkça dillendirdiği; “Bizim sâdık kullara ihtiyacımız yok, bize yalnız Kurʼân yeter, biz onu doğrudan kendimiz anlarız, aklımız yok mu, vâsıtaya ne gerek var…” gibi ifâdeler, câhilâne sözlerdir. Modernizm ve pozitivizmin getirdiği, bütün gerçekleri deneme-yanılma sûretinde test edip gördükten sonra kabul etmek şeklindeki bu vahim hatâ, insanın madden ve mânen helâkinden başka bir şey sağlamaz. Çünkü hayatta idrâk edilecek hakîkatler sonsuz, fakat insanın aklı sınırlı, ömür de kısadır. Ateşin yakıcı olduğunu anlamak için illâ ki elini ateşe sokmak gerekmez. Geçmiş tecrübelerden ders almayı, bu hususlarda rehberlik edenlere îtibâr etmeyi bilmek îcâb eder.

Hâce Ubeydullah Ahrâr Hazretleri buyurur ki:

“Âyet-i kerîmedeki «Sâdıklarla beraber olun!» emri, dâimî bir sûrette beraberliği ifâde eder. Âyette «beraberlik», mutlak olarak zikredildiğinden, hem fiilî, hem de hükmî beraberliği ifâde eder. Fiilî beraberlik, sâdıkların meclisinde kalp huzûruyla fiilen bulunmaktan ibârettir. Hükmî beraberlik ise gıyâblarında da onların hâllerini tahayyül etmekten ibârettir.”

Râbıtanın gâyesi, Rasûlullah Efendimiz (sav)’e ulaşan Allah dostları silsilesiyle mânevî irtibâtı kuvvetlendirerek bu beraberlikten feyz almaktır. Muttasılan bir elektrik kablosuna tutunan insanlar gibi en sondaki insan da aynı akımdan istîdâdına göre bir hisse alabilir.

Allah dostlarıyla olan bu mânevî beraberliğin yanında maddî beraberlik de olabilirse bu, “nûr üstüne nûr” olur. Fakat tasavvufî terbiyede kuru kuruya bir fiilî beraberlik de makbul değildir. Zira kimileri, bir mürşid-i kâmilin dizi dibinde bulunurlar da gafletlerinden dolayı bir hisse alamazlar. Öte yandan uzak diyarlardaki nice samimî mürîdler, mürşidlerine duydukları engin hürmet, hasret, aşk ve bağlılıkları vesîlesiyle müstesnâ nasiplere nâil olabilirler. Nitekim büyükler; “Yemen’deki yanımda, yanımdaki Yemen’de.” buyurmuşlardır. Bu sebeple asıl mühim olan, nerede olursa olsun, kalbî beraberlik duygusunu yitirmemektir. Nitekim Rasûlullah r Efendimiz de:

“İnsanlardan bana en yakın olanlar, kim ve nerede olursa olsun Allâh’a karşı takvâ sahibi olan müttakîlerdir.” buyurmuştur.2)Ahmed, V, 235; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, Beyrut 1988, IX, 22.

RIHLE Dergisi - Sayı 14 - Dosya Konusu: Tasavvuf I
RIHLE Dergisi – Sayı 14 – Dosya Konusu: Tasavvuf I

Tasavvufî terbiyede çok ehemmiyetli bir usûl olan râbıta, adı ve tatbik şekli az çok farklı olsa da, hemen hemen bütün tarîkatlerde mevcuttur. Fakat râbıta, bilhassa 19. asırdan itibâren bâzıları tarafından bir îman-küfür meselesi hâline getirilerek şiddetle tenkid edilmiştir. Hâlbuki râbıta, -daha önce de ifâde ettiğimiz üzere- gâyet tabiî bir psikolojik vâkıadır. Onun îtikadla bir alâkası yoktur. Bu hususta Ubeydullah Ahrâr Hazretleri şöyle buyurmuştur:

“…Kalbi mal-mülk gibi dünyevî şeylere bağlı olan ve bunları düşünen kişi kâfir olmuyor da, kalbi bir mü’mine bağlamak, niçin küfre sebep olsun?”3)Ali bin Hüseyin Safî, Reşahât-ı Aynü’l-Hayât (thk. Ali Asgar Mu‘îniyân), Tahran 2536/1977, II, 636-637.

Velhâsıl râbıta, mürîdin mürşidine duyduğu muhabbeti dâimâ gönlünde tâze tutarak onun sâlih amellerini ve güzel hâllerini taklide çalışmasından ibârettir. Mürşide duyulan hürmet ve muhabbetin bu sûretle dâimâ tâze tutulması, müride mânevî bir dirilik kazandırır. Zira sâlih zâtların sohbeti kadar muhabbeti de tesirli ve faydalıdır.

Râbıtanın asıl sermâyesi muhabbettir. Fakat her hususta olduğu gibi muhabbette de aşırıya kaçmak, kişiyi ifratlara sürükler. Bu sebeple râbıta, öndeki bir mürşide ulûhiyet izâfe edercesine aşırı davranışlara girmek değildir. Allah korusun, böyle bir muhabbet, kişiyi şirke sürükler. Mürşid, mürîd için sadece bir “vâsıta”dır. Vâsıtaya muhabbette ileri giderek onu “gâye” hâline getirmek, son derece yanlıştır.

Unutmamak gerekir ki peygamberler dışında her kul, âciz ve kusurludur. Hattâ peygamberler bile beşer olmak hasebiyle zelle işlerler. Fakat teʼyîd-i ilâhîye mazhar oldukları için, tashih edilirler. Dolayısıyla mâneviyat büyüklerine muhabbet ve hürmet ne kadar gerekliyse de, onları yüceltmede şerʼî hudutlara riâyet etmek de son derece zarûrîdir.

Dipnotlar   [ + ]

1.Kapak Fotoğrafı: © Reuters
2.Ahmed, V, 235; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, Beyrut 1988, IX, 22.
3.Ali bin Hüseyin Safî, Reşahât-ı Aynü’l-Hayât (thk. Ali Asgar Mu‘îniyân), Tahran 2536/1977, II, 636-637.