tarihinde gönderildi.

Ehl-i Beyt İmamları – Ebubekir Sifil

Soru: Eimme-i İsna Aşeriye denilen zatlar Şii midirler, yoksa Ehl-i Sünnet midirler?

[ayraç]‘ta bugün sizlere Ebubekir Sifil hocanın sana din’den sorarlar I eserinden iktibâs yapıyoruz. Sifil hoca, “Masum İmamlar” sorusunu soran okuyucuya cevap veriyor. Hayırlı Okumalar…1)sana din’den sorarlar I, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2009, Sayfa 253-255

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Soru


Eimme-i İsna Aşeriye denilen zatlar Şii midirler, yoksa Ehl-i Sünnet midirler?

Cevap


Eimme-i İsnâ Aşer, Şia’nın “masum imamlar” silsilesini oluşturan 12 İmam’dır. Bu imamlar arasında, fırkalaşmanın zuhur ettiği dönemde yaşamış olanların Ehl-i Sünnet’in temel itikadî kabullerine aykırı bir görüşü benimsediği yolunda herhangi bir bilginin Sünnî kaynaklarda yer aldığından haberdar değilim.

SanaDindenSoralar-I - Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Kitapları
SanaDindenSoralar-I – Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Kitapları

Sünnî kaynaklar ve âlimler onların tamamını -tabii ki başta Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (Allah hepsinden razı olsun) olmak üzere- fazilet, üstünlük, ilim, takva ve nesep şerefi ile anmıştır, anmaktadır.2)Örnek olarak Ehl-i beyt imamlarının ez-Zehebî’nin Siyeru A’lâmi’n Nübelâ’sındaki tercemelerine bakılabilir.

Bununla birlikte Sünnî kaynaklar, bu imamlardan herhangi birinden, kendisinin veya mensubu bulunduğu pak silsilenin “ismet”inden bahsettiği, ya da Hz. Ebû Bekr ile Hz. Ömer (r.anhuma)’dan teberri ettiği yolunda herhangi bir bilgi vermez.

Burada bir örnek olması kabilinden şu olayı zikredebiliriz: Sâlim b. Ebî Hafsa şöyle demiştir: “Ebû Ca’fer (Hz. Hüseyin (r.a.)’in torunu Muhammed el-Bâkır) ve oğlu Ca’fer’e (Ca’fer es-Sâdık), Ebû Bekr ve Ömer hakkında ne düşündüğünü sordum; şöyle dediler: “Ey Sâlim! O ikisini sev; onların düşmanlarındansa uzaklaş! Zira onlar hidayet imamları idiler.3)İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk, LIV, 285; el-Mizzî, Tehzîbu’l-Kemâl, V, 80; ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, IV, 402.

[box type=”alert” size=”large” style=”rounded”]Burada dikkat çekilmesi gereken bir nokta var: Rivayette soruyu sorduğu nakledilen kişi bir Şii’dir. Keza bu rivayeti ondan nakleden Muhammed b. Fudayl da Şii’dir.[/box]

Öte yandan -İmam Ebû Hanîfe ile Muhammed el-Bâkır veya Ca’fer es-Sâdık arasında olduğu gibi- Sünnî imamlar ile Ehl-i Beyt arasında, birincilerin ikincilere hürmeti temelinde sıcak ilişkiler bulunduğunu biliyoruz. İtikadî sahada aralarında herhangi bir ihtilaf bulunsaydı, elbette böyle bir ilişki söz konusu olmazdı.

“12. İmam” olarak kabul edilen Muhammed el-Mehdî, Ehl-i Sünnet’e göre ya hiç doğmamış ya da küçük yaşta ölmüştür. Babasının mirasının 7 yıl bekledikten sonra kardeşi (Ca’fer b. Ali) tarafından alınması, Hasan b. Ali el-Askerî‘nin Muhammed el- Mehdî adında bir çocuğunun dünyaya geldiği iddiasını boşa çıkarmaktadır.

Dipnotlar   [ + ]

1.sana din’den sorarlar I, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2009, Sayfa 253-255
2.Örnek olarak Ehl-i beyt imamlarının ez-Zehebî’nin Siyeru A’lâmi’n Nübelâ’sındaki tercemelerine bakılabilir.
3.İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk, LIV, 285; el-Mizzî, Tehzîbu’l-Kemâl, V, 80; ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, IV, 402.
tarihinde gönderildi.

Eski Felsefenin Şii Mezhebine Tesiri – Muhammed Ebu Zehra

[ayraç]‘ta bugün sizlere Merhum Muhammed Ebû Zehra hocanın eseri Mezhepler Tarihi‘nden iktibâs yapıyoruz. Ebû Zehra hoca, Şii mezhebi ile Fars kültürünün arasındaki benzerliklere değiniyor. Şiîlerin iddiaları, Fars kültürünün Şiîler üzerindeki etkisi vb. birçok konuyu bu iktibâsta bulabileceksiniz.

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Hz. Ali (ra)’ı ilahlaştıran “Sebeiyye” ve benzeri gurupları bir yana bırakırsak, şüphesiz ki Şiilik İslami bir fırkadır. Bunların her söylediğinin ya Kuran’dan bir ayete veya Resulullah’a nisbet edilen bir hadise dayandığı muhakkaktır. Ne var ki Şiilik, bir takım felsefi görüşleri kapsamaktadır. Doğu ve batı âlimleri, Şiilikte bulunan bu felsefi görüşleri, İslâmdan önce mevcut olan felsefi ve dini kaynaklara ve İslâmın gelmesiyle sona eren Fars medeniyetine dayandırmışlardır. İçlerinde Prof. Douzy’nin de bulunduğu bir kısım Avrupa âlimleri, şiilik mezhebinin kökünün Fars eğilimli olduğunu tesbit etmişlerdir. Çünkü Araplar, hür olarak yaşamaya alışmış Farslar ise krala, krallığın veraset yoluyla intikal ettiğine inanmışlardır. Farslar, Halifenin seçimi gibi bir mefhumu bilmezler.

Merhum Muhammed Ebû Zehra [fotoğraf: © Musab Turan Kışlakcı]
Merhum Muhammed Ebû Zehra [fotoğraf: © Musab Turan Kışlakcı]

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) âhirete intikal ederken geriye erkek evlat bırakmadı. Bunlara göre, Peygamberden sonra Halife olmaya en lâyık kişi, amcasının oğlu Hz. Ali idi. Ondan daha önce Halife olan Ebu Bekir, Ömer ve Osman, Hilafeti, ona layık olandan gasp yoluyla almışlardı. Farslar, krallarına kutsal bir nazarla bakmaya alışmışlardı. Hz. Ali ve soyuna da aynı görüşle baktılar, insanın birinci vazifesinin, Halifeye itaat etmek olduğunu, Halifeye itaatin ise Allah’a itaat etmek olduğunu söylediler. 1)Bu mevzuda merhum Dr. Ahmed Emin’in “Fecrül İslâm” adlı eserine bakınız.

[box type=”info” size=”large” style=”rounded”]Diğer bir kısım Avrupa âlimleri ise Şii mezhebinin, Farslardan daha çok Yahudi dininden kaynaklandığını ileri sürerler. Buna delil olarak da Hz. Ali’nin, kutsallaştırılmasına ilk davet eden Abdullah b. Sebe’nin Yahudi oluşunu gösterirler. Bu âlimler, Şiilikte bulunan Yahudilik tesirleri yanında eski Asya dinlerinden olan “Budizm” ve benzerlerinin de tesiri bulunduğunu söylerler. Şiiliğin, Yahudilikten alındığı görüşünü ileri sürenler belki de bu  görüşlerini Şa’bî adlı âlimden veya İbn-i Hazm’dan almışlardır. Şa”bî, Şiilik hakkında şöyle dedi: “Bunlar, İslâm ümmetinin Yahudileridir.”[/box]

İbn-i Hazm, “Fisal” adlı kitabında şöyle der: “Bu Şiiler, İlyas (as), Fanhas b. Azar b. Harun (as) şu ana kadar diridirler.” diyen Yahudilerin yolunu tutmuşlardı. Bazı tasavvufçular da bu yoldan gitmiş, Hızır ve İlyas (A.S.)’ın bugüne kadar sağ olduklarını sanmışlardır.”2)el-Fisal sh. 4-180

Biz, Şiiliğin, iktidar ve iktidarın miras yoluyla intikali hususunda Fars düşüncesinin tesiri altında kaldığına inanıyoruz. Şii mezhebi ile Fars yönetim sistemi arasındaki benzerlik açık olarak görülmektedir. Farsların çoğunun günümüze kadar Şiilik mezhebini benimsemeleri ve ilk Şiilerin Farslardan oluşu, görüşümüzü desteklemektedir.

 Şii mezhebi ile Fars yönetim sistemi arasındaki benzerlik açık olarak görülmektedir. Farsların çoğunun günümüze kadar Şiilik mezhebini benimsemeleri ve ilk Şiilerin Farslardan oluşu, görüşümüzü desteklemektedir.  [fotoğraf: © muslimvoices.org]
Şii mezhebi ile Fars yönetim sistemi arasındaki benzerlik açık olarak görülmektedir. Farsların çoğunun günümüze kadar Şiilik mezhebini benimsemeleri ve ilk Şiilerin Farslardan oluşu, görüşümüzü desteklemektedir. [fotoğraf: © muslimvoices.org]

Yahudilik meselesine gelince; Şiiliğin bazı görüşlerinin Yahudiliğe uygun oluşunun sebebi; Şiilik felsefesinin, çeşitli yönlerden kaynaklanmasıdır. Ancak şunu belirtmek gerekir ki, şiiler aslında İslâmî delillere dayanıyorlarsa da genellikle Fars eğilimindedirler.

Günümüzdeki Şiiler ve geçmişteki birçok mutedil Şiiler, Abdullah b. Sebe gibi kişilerin kendilerinden biri olduğunu kesinlikle reddederler. Çünkü bunlara göre İbn-i Sebe” Müslüman değildir. Nerde kaldı ki Şii olsun. Biz, bu hususta tamamen Şiilerin görüşlerine katılıyoruz.

Dipnotlar   [ + ]

1.Bu mevzuda merhum Dr. Ahmed Emin’in “Fecrül İslâm” adlı eserine bakınız.
2.el-Fisal sh. 4-180
tarihinde gönderildi.

Kuru Kavga Değil – Ekrem Buğra Ekinci

[ayraç]‘ta bugün sizlere Tarihçi – Yazar Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’nin  Ama Hangi Osmanlı? eserinden iktibâs yapıyoruz. Ekinci hoca, Osmanlı’nın gazâ(cihâd) anlayışına değiniyor ve Osmanlı’nın hangi durumlarda savaş yaptığına, nasıl bir savaş ahlakına sahip olduğuna dair bize anekdotlar aktarıyor.1)Hangi Osmanlı?, Ekrem Buğra Ekinci, Prof.Dr., Timaş Yayınları, İstanbul 2013, Sayfa 20 – 22

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Osmanlı Devletinin esasını gazâ ruhu teşkil ederdi. Az zamanda üç kıtaya ve açık denizlere yayılması; sağlam bir teşkilat ve güçlü bir cemiyet kurması bu sayede olmuştur. Gazâ (cihâd), “Allah yolunda savaşmak” demektir. Nitekim Osman Gazi, oğluna meşhur vasiyetinde şöyle diyor: [quote]“Bizim yolumuz Allah yoludur. Maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değildir!”[/quote]

Zafer Muhakkaktır

Savaş eğer meşru ise, birlik beraberlik de muhafaza edilip kumandanın emirlerine harfiyen uyulursa, zafer muhakkaktır. Osmanlı ordularını zaferden zafere koşturan işte bu hassasiyet olmuştur.

Ama Hangi Osmanlı? - Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci - Timaş Yayınları - rihlekitap.com'da indirimli!
Ama Hangi Osmanlı? – Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

Bu sebepledir ki halk, 93 Harbi, Trablusgarp Harbi, Balkan Harbi, Cihan Harbi gibi mağlubiyetlerin sebebini, başta meşru bir hükümdarın olmamasına bağlamıştı, ittihatçılar, İslâm âleminin gözünü boyamak için cihâd-ı ekber ilan etmişti ama kimse bunu ciddiye almadı. Çünkü cihâd-ı ekber, nefs ile mücadeleyi anlatan tasavvufî bir tabirdir. Savaş meşru ise zaten cihâddır, mukaddestir.

Harbe hükümet karar verir. Hükümdarın karar veya izin vermediği hiçbir mücadele meşru değildir. Bunu yapanlar, kendilerine ne isim verirse versinler, faaliyetleri meşru olmaz. Zafere ulaşması da aklen ve dinen mümkün değildir. Nitekim Hazret-i Peygamber, ancak Medine’ye hicret edip burada İslâm devleti kurulduktan sonra harbe karar vermişti. Onun için devlet olmadan, milislerin cihâd yapıyoruz diye düşmana saldırması; hele muharip olmayanları öldürmesi kabul edilemez.

Osmanlılar,

1- Düşman tecavüzlerini defetmek (meşru müdafaa) için;

2- Düşmanların elinde eziyet gören Müslümanların yardım çağrısı üzerine;

3- Düşmanın sulh anlaşmasını bozması sebebiyle savaşırdı.

Nitekim toprak kazanmak, ganimet elde etmek veya insanları Müslüman yapmak için savaşılmaz. İslâmiyet’e çağrıyı kabul etmediği gibi; insanların bu çağrıyı işitmelerine; işitenlerin de iman etmelerine engel olan diktatörlerin orduları ile savaşılır. Dolayısıyla harbin sebebi Müslüman olmayanların düşmanlığıdır.

[box type=”alert” size=”large”]Cihâd, sulhü temin etmek için yapılır. Osmanlılar için sömürgecilik meçhul bir mefhum idi. Fethedilen ülkelerin bir kısmı vatan edinilir; bir kısmında da mahallî idareciler başta bırakılarak tâbi devlet statüsü tanınırdı.[/box]

Gücün Yetiyorsa Savaş

Taarruzdan evvel mutlaka yukarıda anlatılan merasim çerçevesinde düşmana harp ilan edilirdi. Nitekim siyer kitaplarında “Böyle yapılmalıdır ki, düşman, Müslümanların hâkimiyet ve

Ekrem Buğra Ekinci (Prof. Dr.) [Fotoğraf: © ekrembugraekinci.com]
Ekrem Buğra Ekinci (Prof. Dr.)
[Fotoğraf: © ekrembugraekinci.com]

mal kazanmak arzusuyla savaşmadıklarını görsün!” diye yazar. Düşman taarruzu mevzu bahis ise buna gerek yoktur. Arada sulh anlaşması olan devletlerle harp yapılmaz. Eğer maslahat gerektiriyorsa, sulh anlaşmasının bozulduğu önceden bildirilmelidir.

Harbe kalkışmak için, düşmanla baş edebilecek kuvvette olmak gerekir. Eğer düşmanın gücü, Müslümanların gücünden çok fazla ise, saldırmak câiz olmaz. Sulh yapılır. Mağlup olacağını anlayan geri çekilir. Saldırırsa yüzde yüz öldürüleceğini bilen kimse saldırmaz. İntihar taarruzu hiç caiz değildir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim kendini eliyle tehlikeye atmayı yasaklar.

Müslüman, Müslüman’a Kılıç Çeker mi?

Savaş, yalnızca gayrimüslim düşman devletlerle yapılmaz. Devlete isyan edenlere, önce kir nasihat heyeti gönderilir. İsyan sebepleri araştırılarak, gerekirse ıslah edilir. Mümkün olmazsa savaşılır. Dinî ve siyâsi zaruretler, Müslüman bir devletle savaşmayı gerektiriyorsa, bu da meşru olur. Çünkü İslâm hukukunda zulüm yasaklanmıştır. Can ve mallarına yapılan tecavüzleri fiilen defetmek için fertlere izin verilmiştir. Hatta bu yolda ölenler şehit sayılır.

Çaldıran Harbi’ne, Şah İsmail’in Anadolu Halkını Şiîleştirme faaliyetleri sebebiyet verdi. Osmanlıların hep dostane münasebetler içinde bulunduğu Memlûk sultanının Şah İsmail’e yardımı ise Mısır Seferi’ni doğurdu. Dünyanın en güçlü hükümdarı Emir Timur ile Yıldırım Sultan Bayezid arasındaki talihsiz harbe, tahrikçilerin iki taraflı hummalı faaliyetleri yol açtı.

İki Müslüman ordunun harbinde biri tamamen haklı, diğeri tamamen haksız denilemez.

Dipnotlar   [ + ]

1.Hangi Osmanlı?, Ekrem Buğra Ekinci, Prof.Dr., Timaş Yayınları, İstanbul 2013, Sayfa 20 – 22