tarihinde gönderildi.

Takva Nedir? – Salim Öğüt

Takva, önce Allah korkusudur ve bu manasıyla her türlü hayrın ve bereketin kaynağıdır. Onun olmadığı yerde hiçbir iyilikten ve faziletten bahsedilemez. Salim Öğüt

[ayraç]‘ta bugün sizlere Merhum Salim Öğüt Hoca‘nın Modern Bir Din Projesinin Tenkidi isimli eserinden iktibâs yapıyoruz.Merhum Öğüt Hoca bu pasajda Takva’nın anlamını açıklıyor. Son yıllarda -özellikle Modern kesim tarafından neşredilen- meallerde “Takva’nın saygı duymak” vb. gibi anlamlar ile basitleştirilmesine karşı bu pasajı siz okuyucularımıza paylaşıyoruz. Hayırlı okumalar.1)Modern Bir Din Projesinin Tenkidi, Salim Öğüt, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 63-65

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Konunun önemine binaen biraz daha genişletilmesinde fayda görmekteyiz.

Elmalılı’dan sonra, Öztürk2)Yaşar Nuri Öztürk’ün en çok başvurduğu kaynak eserlerden biri olan Ragıb el-Isfehânî takvayı şöyle tarif etmiştir:

“Nefsi günaha düşmekten muhafaza etmektir.”

Yani nefsi, günah işlemekten ve kötülük yapmaktan korumak, her türlü çirkinlik ve rezillikten arınmış olarak muhafaza etmektir.

Kuşeyri Risalesi‘nde ise “Allah’a itaat etmek suretiyle O’nun ukûbetinden sakınmaktır diye tarif edilmiştir.”3)Salih Udayme, s. 105

el-Mevsû’atü’l-Fıkhiyyetü’l-Müyessere‘de Takvâ şöyle tarif edilmiştir: “İnsanı, Allah’ın emirlerini yerine getirmeye, yasakladıklarını da terketmeye sevkeden nefsî bir niteliktir.”4)I, 558559

 el-Mevsû’atü’l-İslâmiyyetü’l-‘Âmme‘de ise şu şekilde tarif edilmiştir: “Alah’ın emirlerine uymak ve yasaklarından kaçmak suretiyle, O’nun azabından ve cezasından korunmak ve sakınmaktır.”

Hz. Ömer, Ubeyy hazretlerine takvanın ne olduğunu sordu. O da: “Dikenli bir yolda yürürken ne yaparsın?” diye, soruyla karşılık verdi. Hz. Ömer: “Dikkat eder ve eteklerimi toplarım.” deyince Übeyy: “İşte takva budur.” buyurdu.

Temelde takva, kalbin Allah’ın azametini sürekli hatırda tutması celalini, heybetini ve kibriyâsım (ululuğunu) yüreğinde hissetmesi demektir. Buna bağlı olarak da O’nun makamından dolayı haşyet, hesap ve cezasından dolayı havf duymaya devam etmesidir.

Takvanın manası bu olunca, çerçevesi, sadece büyük günahlardan kaçınmakla sınırlı kalmaz, en küçük kusurlardan arınmayı da gerekli kılar. Sahabe döneminden itibaren de böyle anlaşılmıştır.

[box type=”info” size=”large”]Çünkü onlar hep şöyle söylerler: “İşlediğin günahın küçüklüğüne değil, kime isyan ettiğine bak!”[/box]

Allah’a hamdolsun ki bugün de takvayı böyle anlayan ve yaşayan insanlar mevcuttur.

İkamet ettiğim şehirde bir Allah dostundan bahsettiler ve dediler ki bu kişi et almak için kasaba kendisi gitmez. Çünkü bütün esnaf gibi kasap tarafından da sevilip sayılmaktadır. Bu yüzden etin en iyi yerini keser verir de, kendisinden sonra gelenlere haksızlık etmiş olur diye düşünür. Bu yüzden hep başkalarını gönderir.

İlahiyatçı yazar diyor ki: bu anlayışı, bu ahlakı, bu erdemi, bu karakteri bu iffeti, bu istiğnayı, bu fazileti vb. insani değerlerin kaynağı olan en temel telakkiyi insanlar arasında üstünlük ölçüsü olmaktan çıkarmak, Kur’an’ın emridir.

Evet, takva akla ve gelebilecek ve sözlüklerde bulunabilecek bütün erdemlerin ortak adıdır.

 Takva, önce Allah korkusudur ve bu manasıyla her türlü hayrın ve bereketin kaynağıdır. Onun olmadığı yerde hiçbir iyilikten ve faziletten bahsedilemez.

Nitekim Safahatin en muhteşem manzumelerinden biri aşağıdaki beyitlerle başlar:

Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır,

Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

Yüreklerden çekilmişfarzedilsin havfı Yezdan’ın Ne irfanın kalır tesiri kat’iyyen ne vicdanın!

Mehmet Akif bu uzun manzumeyi, şu ayet-i kerimenin tefsiri olarak kaleme almıştır:

Ey imân etmiş olanlar! Allah Teâlâ’ya bihakkın takvâ ile itti- kada bulununuz. Ve siz ancak müslümanlar olduğunuz halde vefat ediniz.5)Âl-i İmrân, 3/102

Bu meal, Ömer Nasuhi Bilmen‘e aittir. Ayet-i kerimenin aslına sadık kalarak takva kelimesini aynen koruduğu için tercihe şayan bulduk. Ancak yeni neslin daha iyi anlaması ve takvanın bu ayette hangi manada kullanıldığını göstermek için Muhammed Esed’in mealindeki karşılığını da sunmak istiyoruz: “Siz ey imana ermiş olanlar! Derin bir duyarlıkla Allah’a karşı sorumluluğunuzun hakkıyla bilincinde olun ve O’na kendinizi yürekten teslim etmeden önce ölümün sizi alt etmesine izin vermeyin.”

Dipnotlar   [ + ]

1.Modern Bir Din Projesinin Tenkidi, Salim Öğüt, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 63-65
2.Yaşar Nuri Öztürk
3.Salih Udayme, s. 105
4.I, 558559
5.Âl-i İmrân, 3/102
tarihinde gönderildi.

Dünyevîleşme Süreci – Osman Nuri Topbaş

Dünyalık için dînî duyguların istismârı, lüks, israf ve güç gösterisi için yapılan aşırı harcamalar, hangi kesimden olursa olsun hiçbir müslümanın hayat tarzı olamaz. - Osman Nuri Topbaş

Yaklaşık 1.5 ay önce başladığımız Tasavvuf Okumaları – Osman Nurî Topbaş Hocaefendi ile Mülâkât  yazı dizisinin son iktibâsını sizlere takdim ediyoruz. [ayraç]’ta bugün Osman Nuri Topbaş hocaefendi Tasavvuf ve Dünyevîleşmeyi  ele alıyor. Bir solukta okuyacağınız bu iktibâsta güncel tahliller yer alıyor. Hayırlı okumalar.

[ayraç] | kitaba biraz mola…

[quote]Gayrimüslim çevrelere İslâm’ın diriltici soluğunun ulaştırılmasında (tebliğ) olduğu kadar Müslüman toplumların istikamette tutulması (irşad) çalışmalarında da tasavvuf ocaklarının büyük rolü bulunduğu inkâr edilemez bir hakikat. Kezâ yurt içi ve yurt dışında nesiller ötesine uzanacak ilmî ve sosyal faaliyetler, hattâ felâket bölgelerine yardımlar hususunda farklı kesimler yanında tasavvuf kökenli dernek ve vakıfların ciddi çalışmalar içinde olduğu biliniyor. Bütün bu alanlarda sergilenen gayretler iki farklı yoruma kaynaklık ediyor:

1) Çağımızda tasavvufî yapılanmalar temel misyonlarını muhafaza etmekle birlikte, ilgi ve hareket alanını genişletmiştir.

2) Dünyevî alanlara müdâhil olmak, ister istemez tasavvufî yapılanmalarda bir dünyevîleşme süreci başlatmaktadır. Bu hususta neler söylemek istersiniz?[/quote]

[dropcap]T[/dropcap]asavvuf; ferdiyetçiliği, hodgâmlığı, nefs plânında yaşamayı reddedip, diğergâm, fedâkâr, hizmet ehli bir müʼmin olmayı tâlim ve telkin eder. Bu yönüyle tasavvuf, nefsini yenme, kendini aşma gayretidir. Gönülleri, bütün mahlûkâtın huzur bulduğu bir rahmet dergâhı kılarak, insanı, elinden, dilinden, hâlinden, kālinden istifâde edilen hayırlı bir müʼmin olmaya teşvik eder. Bu sebeple ictimâî hizmetler; tasavvufî terbiyenin özünde ve muhtevâsında esâsen mevcuttur. İnsana, hayvanâta, nebâtâta hizmet, tasavvufî muhitlerde yeni ortaya çıkmış işler değildir.

Dolayısıyla tasavvufun muhtevâsında var olan bu husûsiyetin, bugün daha fazla kuvveden fiile çıkması sebebiyle, günümüzde tasavvufun ilgi ve hareket alanını genişletmiş olduğu düşüncesi zihinlerde yer bulmaya başlamış olabilir.

Osman Nuri Topbaş [fotoğraf: © osmannuritopbas.com]
Nasıl ki fıkıh ilmi; abdest, tahâret, namaz, oruç gibi amelî meselelerin zâhirî sıhhat şartlarını bildirirse, tasavvuf da bunların kâmil mânâda îfâ edilmesi için gerekli olan kalbî kıvâmın kazanılmasını telkin eder. [fotoğraf: © osmannuritopbas.com]

Tasavvuf; zâhiren ve bâtınen kendi tekâmülünü az-çok gerçekleştirmiş mü’minlerin, diğergâm bir gönülle mahlûkâta yönelip onların noksanlıklarını telâfîye çalışma mesʼûliyetidir. Yaratanʼdan ötürü yaratılanlara şefkat, merhamet, muhabbet ve hizmetin, tabiat-ı asliye hâline gelmesidir. Yani tekkeye kapanıp sırf kendi rûhî tekâmülünden ibâret bir hayat, tasavvuf değildir. Bâzı tarîkatlerin eğitim metodlarından olan, uzlet, inzivâ, erbaîn gibi iç âleme teksif olma faaliyetleri bile, belli bir zaman içindir ve dış âlemdeki hizmetleri daha olgun bir şahsiyetle îfâ edebilmenin kalbî hazırlığı mesâbesindedir. Tasavvuf, tekkeye-dergâha kapanıp dış dünyadan el etek çekmek değil, dergâhın gönül feyziyle dış âlemi tenvir ve tanzim için hizmet etmeyi telkin eder. Kişinin ebedî kurtuluşunun, başkalarının da kurtuluşuna hizmet ve himmet etmekten geçtiğini gönüllere nakşetmeye çalışır.

Bu konuda merhum pederim Musa Efendi -rahmetullâhi aleyh- şöyle buyururdu:

“Bizim yolumuz âtıl-bâtıl bir kenara çekilme yolu değildir. Bilâkis ashâb-ı kirâmın yoludur… gece gündüz hizmet yoludur. Biz seve seve hem evrâdımızı yürütürüz, hem sohbetlerimizi  yaparız, hem de cemiyete hizmet hususunda elimizden gelen gayreti gösteririz. 1)Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, 5, s.40

[box type=”info”]Şu da bir gerçektir ki tasavvufun hizmet sahası; statik, durgun ve hareketsiz değil, bilâkis dinamik, değişken ve hareketlidir. Zamanın şartları, ihtiyaç ve zarûretlere göre farklı sûretlerde tezâhür edebilir. Bir zaman toplumun ilmî faaliyetlerinde bir eksiklik, tebliğ ve irşad hizmetlerinde bir noksanlık ön plâna çıkarsa, bu sahalardaki hizmet, gündemin ilk sırasında yer alır. Sel, yangın, deprem, tsunami gibi felâketler veya savaş, kıtlık gibi ictimâî ve iktisâdî problemlerin ön plâna çıktığı zamanlarda ise maddî fedâkârlıklar, öncelikli hizmet sahası olarak belirlenir. Bir yöreye, bir hizmet alanına takılıp kalmadan nerede ihtiyaç görülürse, hangi hususta eksiklik hissedilirse orada ve o hususta faaliyet gösterilir.[/box]

Gerçek tasavvuf, İslâmʼı; Allah Rasûlü ve Sahâbedeki feyz ve rûhâniyet dolu keyfiyetiyle idrâk edip tıpkı onlar gibi aşk ve şevkle yaşama gayretinden ibârettir.
Gerçek tasavvuf, İslâmʼı; Allah Rasûlü ve Sahâbedeki feyz ve rûhâniyet dolu keyfiyetiyle idrâk edip tıpkı onlar gibi aşk ve şevkle yaşama gayretinden ibârettir.

Yani tasavvuf menşeli müesseselerin, İslâmʼın ictimâî mesʼûliyetleriyle alâkadar olması, bugüne has bir durum değildir, tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Anadoluʼnun ve Balkanların İslâmlaşması hizmetine ilk olarak dervişler, alp erenler gitmişlerdir. Balkanlara ilk olarak İslâmʼın gönül sancaklarını taşıyanlar da dervişlerdir. Afrikaʼda bu kadar misyonerlik ve hristiyanlaştırma faaliyetlerine rağmen orada İslâmʼı ayakta tutan, birtakım tarîkatlerdir. Rusya coğrafyasını yetmiş sene boyunca kasıp kavuran ağır ateizm baskılarına rağmen, İslâmʼı gönüllerde diri tutan, birtakım tasavvufî cereyanlar olmuştur. Bütün zedelenme ve yıpranmalara rağmen, yine de İslâm kimliğinin canlı kaldığı yerler, tarîkatlerin yaygın olduğu muhitlerdir. Sovyet esareti altındaki soydaşlarımızın kimlik ve varlıklarını muhâfazada İslâmʼın ve daha özelde tasavvufun tesirini inceleyen Sûfî ve Komiser adlı kitapta da ifâde edildiği üzere, tasavvufun olduğu yerde İslâm, bütün baskılara rağmen ayakta kalmıştır. Bilhassa Hâcegân yolu, tarih boyunca sünnî İslâm anlayışını tarîkatinin temel esâsı olarak almış, bu sâyede mensuplarını Bâtınî ve Hurûfî akımlardan da muhâfaza etmiştir.

Ecdâdımız Osmanlı, şerʼî hükümleri gerçekleştirmeyi devletlerine temel gâye edinmeleri yanında, akıl ve irâdeleri kadar kalplerini de terbiye etmeyi vazife bilmelerinden dolayı -bilhassa son devir ulemâ ve devlet ricâlinde görüldüğü üzere- zâhirî ilimleri ve şerʼî gerçekleri lâyıkıyla hazmetmiş bulunan Nakşî tarîkatini diğerlerine nazaran daha çok tercih etmişler ve böylece bu tarîkat, Devlet-i Aliyye bünyesinde geniş bir sahaya yayılmıştır.

  1. yüzyılda pozitivizm neticesinde dinden uzaklaşan Avrupa’nın tesiriyle memleketimizde de şer’î ve mânevî duygular zayıflamaya başlamıştı. İşte bu zamana tesâdüf eden, şerʼ-i şerîfe mütemessik Nakşî-Hâlidîliğin yayılması, başlayan bu menfî cereyanları durdurma hususunda gördüğü vazife bakımından pek müstesnâ bir mevkii hâizdir. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, böyle bir mevsimde vazife almış bulunan mürşid-i kâmillerin başında ve önünde gelir.

O, yüzlerce vekil yetiştirerek yolunu Osmanlı coğrafyası dâhilinde daha da şümullendirip olgun müslümanların adedini çoğaltma husûsunda pek büyük ve kıymetli bir hizmet yürütmüştür. Belki de millî tarihimizin buhranlarının büyük ölçüde atlatılmasında ve halkın mâneviyâtının korunmasında bu rûhânî yayılma ve genişleme büyük bir âmil olmuştur.

Öte yandan tasavvuf, bilhassa iki durumda fert ve toplumların huzur, sükûn ve muvâzenesi için daha hayatî bir vazife görmüş ve dolayısıyla çok daha fazla inkişâf etmiştir:

  1. Felâket zamanlarında ruhlara sunduğu tesellî ile.
  2. Rahatlık ve bolluk zamanlarında nefisleri dizginlemekle.

Hakikaten, tarih boyunca tasavvuf, hem iktisâdî ve ictimâî rahatlık zamanlarında, rehâvet, gevşeklik ve azgınlıkları engelleyerek mânevî zindeliği devam ettirmiş; hem de istilâ, işgal ve zulüm dolu zor dönemlerin kargaşa ve bunalımları arasında daralan gönüllere ulvî pencereler açarak nefes aldırmış; yaralı kalplere merhem olmuştur.

Bu, tamâmen nebevî bir tavırdır. Nitekim Rasûlullah Efendimiz (sav) herhangi bir nîmet veya zafere ulaştığında; “Allâh’ım! Gerçek hayat, sadece âhiret hayatıdır.”2)Buhârî, Rikak, 1.  buyurarak kalplerin dünyaya meyletmesinin, yahut gurur ve enâniyete kapılmasının yolunu kapatmışlardır. Buna mukābil herhangi bir ezâ, cefâ ve çileyle karşılaştıklarında da yine; “Allâh’ım! Gerçek hayat, sadece âhiret hayatıdır.” buyurmuş, böylece müʼmin gönülleri, fânî sıkıntılar sebebiyle ümitsizlik, şikâyet ve aşırı hüzne gark olarak ilâhî takdîre rızâ hâlini zedelemekten sakındırmışlardır. Neticede ümmetine, her hâlükârda huzur, sükûn ve denge içinde kalabilmenin mânevî reçetesini vermişlerdir.

Hakîkaten insan rûhu mâneviyattan uzak kaldığı takdirde, varlıkta da darlıkta da bunalımlara sürüklenmekten kurtulamaz. Birinde insanın dizginlemesi îcâb eder, diğerinde ise tesellîye ihtiyacı olur. Bu sebeple insan, nebevî terbiye usûllerini temel alan tasavvufî telkinlere, hem varlık hem de darlık zamanlarında muhtaçtır.

RIHLE Dergisi 14.Sayısı: Ruhumuzun Mayası Tasavvuf I
RIHLE Dergisi 14.Sayısı: Ruhumuzun Mayası Tasavvuf I

Tasavvufun günümüzdeki lüzum ve ehemmiyetinin diğer bir yönü de, onun, insanları ıslah husûsunda tâkip ettiği metod ve üslûptur.

Zamanımızda insanlar, ekseriyetle dinden uzaklaşmanın ve ağır günahlar irtikâb etmenin rûhî buhrânı içindedirler. Böylelerine bir ıslah ve kurtuluş imkânı sunmanın, onlara kızıp öfkelenmek yerine, af, müsâmaha, merhamet ve şefkat yoluyla daha kolay olduğu, âşikârdır. Zira aklın ve nefsin sultasında bunalan ruhlara, İslâm’ı ilâhî bir tesellî, telâfi ve tedâvi nefhası hâlinde sunmak, onlara bir cankurtaran simidi atabilmek için günâha duyulan nefreti günahkâra taşırmamak, bilâkis günahkârı, kanadı kırık bir kuş gibi farzederek onlara şefkat ve merhametle yaklaşmak, çok daha faydalı bir irşad metodudur.

Dînî hayatın canlı tutulmasında, gelecek nesillere intikâlinde, halkın irşâdında ve İslâm’ın tebliğinde tarih boyunca ehl-i tasavvufun hizmet ve gayretlerindeki muvaffakıyet, gözler önündedir.

Nitekim geçen asrın önde gelen İslâm âlimlerinden Muhammed Hamidullah bu gerçeği şöyle ifâde eder:

“Batı toplumunda, Paris gibi bir muhitte yaşamaya başladığım zamandan beri hayretle görmekteyim ki, hristiyanları İslâmiyet’i kabule sevk eden, fıkıh ve kelâm âlimlerinin görüşleri değil, İbn-i Arabî ve Mevlânâ gibi sûfîlerdir. Bu konuda benim de şahsî müşâhedelerim olmuştur. İslâmî bir konuda benden bir îzah istendiği zaman, benim verdiğim aklî delillere dayanan cevap, soranı tatmin etmiyordu; fakat tasavvufî îzah, meyvesini vermekte gecikmiyordu. Bu konuda tesir gücümü gittikçe kaybettim. Şimdi inanıyorum ki, Hülâgu’nun yakıp yıkan istilâlarından sonra Gazan Han zamanında olduğu gibi, bugün de en azından Avrupa ve Afrika’da İslâm’a hizmet edecek olan, ne kılıç ne de akıldır; sadece kalp, yani tasavvuftur.

Bu müşâhededen sonra, tasavvuf konusunda yazılan bâzı eserleri incelemeye başladım. Bu, benim gönül gözümü açtı. Anladım ki; Hazret-i Peygamber zamanındaki tasavvuf ve büyük İslâm mutasavvıflarının yolu, ne kelimeler üzerinde uğraşmak ne de mânâsız şeylerle meşgûl olmaktır; fakat insan ile Allah arasındaki en kısa yolda yürümektir, şahsiyetin geliştirilmesi yolunu aramaktır.

İnsan, kendisine yüklenen vazifelerin sebeplerini arıyor. Mânevî sahada maddî îzahlar bizi hedeften uzaklaştırıyor; ancak mânevî îzahlar ki insanı tatmin ediyor.” 3)M. Aziz Lahbâbî, İslâm Şahsiyetçiliği, Terc. İ. Hakkı AKIN, s. 114-115, dipnot 8. İst. 1972. Bu dipnot, Muhammed Hamidullâh’ın mütercime yazdığı 27 Eylül 1967 tarihli mektubun metnidir. (Mustafa Kara, Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri, s. 542-543’ten naklen.)

Demek oluyor ki, Kur’ân ve Sünnete mutâbık olan gerçek tasavvufu redde kalkışmak, meyve veren ağacın dallarını kırmaya çalışmak gibi ağır bir vebâli yüklenmektir.

Bugün bütün dünyada bedenî açlıktan ziyade rûhî açlık kol gezmektedir. İnsanlığın yaşadığı buhranların temelinde, ruhlardaki açlık yer almaktadır. Bu sebeple de insanlık en büyük tatmini tasavvuf gibi rûha seslenen telkinlerde bulmaktadır. Nitekim günümüzün Amerika kıtasında insan rûhuna dâir en çok alâka gören eserler arasında Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’sinin de bulunduğu mâlumdur. Ayrıca Mevlânâ Hazretleri’nin doğumunun 800’üncü senesi münâsebetiyle 2007 yılının UNESCO tarafından Mevlânâ’yı anma yılı îlân edilmesi de, bu husustaki dikkat çekici gelişmelerden bir diğeridir.

Suâlinizin ikinci maddesine gelecek olursak: Dünyevî sahalara müdâhil olmanın, tasavvufî muhitlerde bir dünyevîleşme temâyülü doğurduğu düşüncesini şöyle değerlendirmek lâzımdır: Gerçek tasavvuf, kalpleri dünyaya esir olmaktan koruma eğitimidir. Zikir, sabır, şükür, kanaat ve tefekkürle gönülleri gafletten muhâfaza etmektir. Mâsivâyı kalpten çıkarıp gönül tahtını Allâhʼa hasredebilme gayretidir.

Fakat bu, dünyadan el etek çekmek mânâsına gelmez. Bilâkis “El kârda, gönül Yârʼda” düstûrunca, dünya ile meşgul olmak, fakat kalbi Hakkʼa bağlayıp onu paranın kasası yapmaktan sakınmak îcâb eder. Kendisine hiçbir beşerin sahip olmadığı kadar büyük bir dünya saltanatı bahşedilmiş olan Süleyman (as)ʼın hâli, bu hususta en güzel örnektir. Aslolan dünya ile irtibatı kesmek değil, onun, kalbi perdeleyecek derecede gönlü meşgûl etmesine mânî olmaktır.

Rasûllah (sav)'in Tevekkül Anlayışı - M. Yusuf Kandehlevî
“…Sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin önünüze de serilmesinden, onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyanın onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum!” 4)Buhârî, Rikâk 7, Cizye 1; Müslim, Zühd 6
[fotoğraf:© picpickle.com]

Peygamber Efendimizʼin şu îkazları çok mühimdir:

“…Sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin önünüze de serilmesinden, onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyanın onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum!” 5)Buhârî, Rikâk 7, Cizye 1; Müslim, Zühd 6

“… Bu ümmetten kim bir âhiret amelini dünya için yaparsa, onun âhirette herhangi bir nasîbi olmaz.” 6)Ahmed, V, 134

“Kim Allâh’ın rızâsını kazandıracak bir ilmi sadece dünyalığa sahip olmak için öğrenirse, kıyamet günü cennetin kokusunu bile duyamaz.” 7)Ebû Dâvûd, İlim, 12/3664. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Mukaddime, 23

Şüphesiz ki bu nebevî beyanlar, her müslüman için ciddî birer ikazdır. Dünyalık için dînî duyguların istismârı, lüks, israf ve güç gösterisi için yapılan aşırı harcamalar, hangi kesimden olursa olsun hiçbir müslümanın hayat tarzı olamaz. Tasavvufun hedefi de, nefsâniyeti palazlandıran bu gibi hususlardan kulun uzaklaştırılmasıdır. Bu sebeple bilhassa tasavvufî neşve sahiplerinin bu hususta daha dikkatli olmaları îcâb eder.

Merhum pederim Mûsâ Efendi şöyle buyururlardı:

“İnsan başlangıçta parayı çok sever, zaman gelir para sevgisi dâhil her şey silinir. Yine zaman gelir para sevgisi, dünya sevgisi tekrar başlar. Ama mânâ değişir bu sefer, Allah için kazanmak ve Allah yoluna vermek düşüncesi hâkim olur. İşte burada mal ile münâsebet, ibâdet hâline geliyor. Kendi nefsi için olmayınca, her faaliyet faydalıdır. 8)Altınoluk, Nisan, 1997, 134. Sayı s.28

Velhâsıl, bu fâni cihânın hakîkatini kavrayıp bâkî âleme hazırlık için dünya ile meşgûliyeti ibâdet keyfiyetine dönüştürebilme şuurunu kazanmak gerekir. Kalbin mânâdan maddeye meyletmesine mânî olup maddeden bile mânâya yol bulacak bir gönül kıvâmı kazanmaya çalışmak, her müslümanın ufku olmalıdır.

Dipnotlar   [ + ]

1.Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, 5, s.40
2.Buhârî, Rikak, 1.
3.M. Aziz Lahbâbî, İslâm Şahsiyetçiliği, Terc. İ. Hakkı AKIN, s. 114-115, dipnot 8. İst. 1972. Bu dipnot, Muhammed Hamidullâh’ın mütercime yazdığı 27 Eylül 1967 tarihli mektubun metnidir. (Mustafa Kara, Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri, s. 542-543’ten naklen.)
4, 5.Buhârî, Rikâk 7, Cizye 1; Müslim, Zühd 6
6.Ahmed, V, 134
7.Ebû Dâvûd, İlim, 12/3664. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Mukaddime, 23
8.Altınoluk, Nisan, 1997, 134. Sayı s.28
tarihinde gönderildi.

Tarikatler Arasındaki Farklılıkların Kaynakları – Osman Nuri Topbaş

Osman Nuri Topbaş Hocaefendiyle Mülâkât - RIHLE Dergisi 14. Sayısı - Tasavvuf

[dropcap]T[/dropcap]asavvuf Okumaları başlığında paylaşımlara devam ediyoruz. Hatırlayacağınız gibi 20 Şubatta RIHLE Dergisi 14.Sayısından Osman Nuri Topbaş Hocaefendiyle yapılan mülâkâtın ilk sorusunu paylaşmıştık (Bir önceki yazıyı buradan okuyabilirsiniz.). Bugün sizlere mülâkâtın ikinci sorusu ve cevabını paylaşıyoruz. Hayırlı Okumalar.

[quote]Tefsir, Hadis, Fıkıh… gibi İslâmî ilimlerde olduğu gibi Tasavvufta da tarih içinde ekoller ve anlayışlar arasında farklılaşmalar olmuş. Tarikatler arasındaki farklılıkların kaynak ve hikmeti konusunda neler söylemek istersiniz?1)Osman Nuri Topbaş Hocaefendiyle Mülâkât, RIHLE Dergisi, İstanbul, Ocak 2012, Sayfa 120-121[/quote]

İfâde ettiğiniz gibi, diğer İslâmî ilimlerde mezhepler ve ekoller nasıl doğduysa, tarîkatler de aynı temel sebep ve ihtiyaçların bir mahsûlüdür.

Tasavvufun bir ilim olarak tedvîni ve sülûk edilen bir yol olarak ortaya çıkışı, hicrî ikinci asra tekābül etmektedir.

Asr-ı saâdette; kelâm, îtikad ve fıkha dâir mezhepler de henüz teşekkül etmemiş, ilmî usûller dâhilinde tedvîn edilmemişti. Ancak o zaman da îtikādî, fıkhî vs. hükümler mevcuttu ve Allah Rasûlü (sav) tarafından sahâbeye tâlim ediliyordu. Belli bir süre sonra, meselâ “fıkıh” ilminde otorite sayılan büyük âlimlerin ictihadları, talebeleri tarafından benimsenip sistemleştirilmiş ve bu farklı metod ve usûllere “mezhep” adı verilmiştir. Mezhepler, o büyük âlimlerin isimlerine nisbet edilmiştir.

Osman Nuri Topbaş [fotoğraf: © osmannuritopbas.com]
Osman Nuri Topbaş [fotoğraf: © osmannuritopbas.com]

[box type=”note”]Diğer İslâmî ilimler gibi tasavvufun muhtevâsı da, telkîn ettiği “zühd” ve “takvâ” duygusuyla, insanları ulaştırmak istediği ihsan ve rabbânîlik ufkuyla aynı minvalde asr-ı saâdette yaşanıyordu. Sahih tasavvuf anlayışının temel aldığı bütün düsturlar, Kurʼân-ı Kerîm ve asr-ı saâdette, Rasûlullah (sav) ve ashâbının hayatında mevcuttu.

Aradan zaman geçtikçe asr-ı saâdetin o feyizli hayatını devam ettiren takvâ ehli âlim ve ârifler, halkın dünyaya râm olup gaflete dalmasına mânî olmak gâyesiyle, rızâ-yı ilâhî için onlara nasihatte bulunmaya başladılar. Bu zevâtın bir çığır açmak, bir hayat üslûbu meydana getirmek gibi maksatları da yoktu. Gâye, İslâm’ı özüne uygun bir şekilde güzelce yaşamak ve ibadetleri -Kur’ân ve Sünnet’te bildirildiği üzere- “ihsan” kıvâmında ve “huşû” ile îfâ edebilmekti.[/box]

Ancak onların sohbet ve nasihatlerinden istifâde ederek hâllerinden hisse alanlar, bu zâtları kendilerine mânevî rehber, üstad ve mürşid kabul ettiler. Bu kimseler, onların nasihatlerini, yani mü’mini rûhî olgunluğa erdirip Hakkʼa yaklaştıran terbiye ve tezkiye metodlarını sistemleştirerek mânevî bir disiplin hâline getirdiler. Neticede bu üstadların isimlerine veya usûllerine nisbet edilen tarîkatler meydana geldi. Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Rufâiyye, Mevleviyye, Halvetiyye, Celvetiyye gibi…

Tarîkat, her tasavvuf kolunun Hakkʼa vâsıl olma husûsunda izlediği usûl ve yolun adıdır. Zamanla, farklı metodlar takip eden çeşitli tarîkatlerin meydana gelmesi, ihtilâftan dolayı değil, ihtiyaçtan dolayıdır. Zira insanların mizaç, karakter, meşrep ve tabiatleri birbirinden farklıdır. Dolayısıyla tarîkatlerin bu gerçek ışığında çeşitlenmesi, herkese mânevî arınma ve rûhî tekâmül için mizâcına uygun bir tarîkate intisâb ederek terbiye olma imkânı sağlamıştır.

Meselâ, umûmiyetle coşkun mizaçlı bir insan, Kâdirîlikʼte takip edilen usûllerle daha kolay terakkî ederken; şâir, sanatkâr ve romantik mizaçlı kimseler, daha ziyade Mevlevîlik’te huzur bulur. Vakur, sakin mizaçlı, derûnî istîdâdı yüksek insanlar ise Nakşîlikʼte kendilerine bir uygunluk görür ve bundan dolayı da o yolun telkinlerine ve terbiye usûllerine daha kolay râm olarak feyz alma imkânı bulurlar. Bunu bütün tarîkatlerin karakteristik özelliklerine göre ifade etmek mümkündür.

Bu bakımdan tarîkatlerin çeşitlenmesi, Allâhʼın bir rahmetidir. Zira meşhur tâbiriyle; “Hakkʼa giden yollar, mahlûkâtın nefesleri adedince çoktur.” Yeter ki Kurʼân ve Sünnet ölçülerinin belirlediği istikâmette olsun.

Peygamber Efendimiz (sav), Hazret-i Ebû Bekir (ra)ʼa hafî zikri, Hazret-i Ali (ra)ʼa da cehrî zikri telkin etmiştir. Farklı sahâbîlere farklı virdler verdiği2)Bkz. İbn-i Mâce, Edeb 56; Buhârî, Fedâilu Ashâbuʼn-Nebî 9, Deavât 11; Müslim, Zikir 79, 80.  ve kimi zaman da zikir halkaları kurdurup topluca zikir icrâ ettikleri3)Bkz. Ahmed, IV, 124. bilinmektedir. En mühim tasavvufî terbiye vâsıtası olan zikir/evrâd hususundaki bu farklı uygulama ve tercihler, mânevî terbiye usulleri ve tarîkatlerin çeşitlenmesinin en temel sebeplerden birini teşkil etmiştir. Fıkhî mezheplerde olduğu gibi tasavvufî tarîkatlerde de kaynak, Kitap ve Sünnettir.

Dipnotlar   [ + ]

1.Osman Nuri Topbaş Hocaefendiyle Mülâkât, RIHLE Dergisi, İstanbul, Ocak 2012, Sayfa 120-121
2.Bkz. İbn-i Mâce, Edeb 56; Buhârî, Fedâilu Ashâbuʼn-Nebî 9, Deavât 11; Müslim, Zikir 79, 80. 
3.Bkz. Ahmed, IV, 124.
tarihinde gönderildi.

Tasavvuf Okumaları: Tasavvuf’un Tarif ve İzâhı – Osman Nuri Topbaş

Osman Nuri Topbaş Hocaefendiyle Mülâkât - RIHLE Dergisi 14. Sayısı - Tasavvuf

Tasavvuf okumaları başlığı altında yayınladığımız bu yazı Osman Nuri Topbaş Hocaefendi’nin RIHLE Dergisi 14.Sayısına (Tasavvuf I) verdiği mülâkâtından bir alıntıdır. Mülâkâtın bu blog gönderisine sığmayacağından dolayı Tasavvuf okumaları başlığında muhtelif zamanlarda Soru-Cevap biçiminde paylaşacağız inşallah.

[dropcap]M[/dropcap]uhterem Efendim; öncelikle tasavvufun tarif ve izahını lütfeder misiniz.

İslâmʼın hedeflediği ideal ve kâmil insan olabilmek için, dînî hayatı madde ve mânâ bütünlüğü, zâhir ve bâtın derinliği, akıl ve kalp âhengi, şekil ve ruh beraberliği içinde kavrayıp yaşamak zarûrîdir.

Tasavvuf, İslâmʼın zâhirine ilâveten bâtın plânında da kavranıp yaşanması gayretidir. Bundaki yegâne gâye de, Cenâb-ı Hakkʼın râzı olacağı sâlih bir müslüman, kâmil bir müʼmin olabilmektir.

Bu ise, meşhur ifâdesiyle; “şerîat, tarîkat, hakîkat ve mârifet” bütünlüğü içerisinde İslâmʼı idrâk edip yaşamaya gayret etmeyi gerekli kılar.

Buna tipik bir misal olması kabîlinden ifâde edelim ki;

  • Şerîatte doyduktan sonra yemek israftır.
  • Tarîkatte ise, doyuncaya kadar yemek israftır.
  • Hakîkatte, kifâyet miktarını Allâh’ın huzûrundan gâfil olarak yemek israftır.
  • Mârifette de, bütün bunlara ilâveten nîmetlerdeki ilâhî tecellîleri idrâk etmeden yemek israftır. Zira Cenâb-ı Hakkʼın yarattığı her varlık, Oʼnun sonsuz kudret ve azametinin delili mâhiyetindedir.

Tasavvuf; dînin derûnî ciheti, özü ve kalbî derinliğidir. Bu yönüyle âdeta sütün içindeki laktoz gibidir. Dînin bu derinliği ve takvâ ciheti ihmâl edildiğinde, geriye kuru bir kâideler manzûmesi kalır. Bununla birlikte, bilhassa bugün tasavvufî neşveye sahiplik iddiasıyla arz-ı endâm eden bâzı çevreler gibi, her şeyi bâtınî hükümlerden ibaret görüp zâhirî hükümleri hafife almak da tasavvufun hakîkatini idrâk edememektir. Hele hele; “Kalbin temiz olsun, amelin olmasa da olur.” şeklinde nefsânî yaşayışa prim veren bir anlayışı tasavvuf diye göstermeye çalışanların dâvâsıyla, gerçek tasavvufun hiçbir alâkası yoktur.

Osman Nuri Topbaş Hocaefendi. [Fotoğraf: © osmannuritopbas.com]
Osman Nuri Topbaş Hocaefendi. [Fotoğraf: © osmannuritopbas.com]

Maalesef günümüzde Mesnevî-i Şerîfʼin rûhundan uzak bâzı kimseler tarafından Mevlevîliğin takvâ tarafı ihmâl edilerek, aslı zikir olan semâ, sanki bir folklor gösterisi ve bir mûsikî meclisi hâline getirilmek istenmektedir.

Gerçek tasavvuf ise, Peygamber Efendimizʼin hayatıyla hem zâhiren hem de bâtınen bütünleşebilme gayretidir. Allah Rasûlü , mânevî olgunluğun zirvesinde bulunmasına rağmen, zâhirî mükellefiyet ve mesʼûliyetleri nasıl ki son nefesine kadar îfâ etmişse, Oʼnu örnek almak durumunda olan her müslüman, hangi mânevî makam ve mevkide olursa olsun, zâhirî vazife ve mesʼûliyetlerini de yerine getirmek mecburiyetindedir.

Zira İslâmʼın zâhirî ahkâmı diyebileceğimiz şeriat, âdeta vücûdu

RIHLE Dergisi - Sayı 14 - Dosya Konusu: Tasavvuf I
RIHLE Dergisi – Sayı 14 – Dosya Konusu: Tasavvuf I

ayakta tutan bir iskelet gibidir. Fakat sırf iskeletten ibâret bir dînî hayat da -kimilerinin kasıtlı olarak göstermek istedikleri gibi- ürkütücü, soğuk, ruhsuz ve nâkıs bir İslâm anlayışı ortaya koyar.

Gerçek tasavvuf, İslâmʼı; Allah Rasûlü ve Sahâbedeki feyz ve rûhâniyet dolu keyfiyetiyle idrâk edip tıpkı onlar gibi aşk ve şevkle yaşama gayretinden ibârettir. Rasûlullah Efendimizʼin tezkiye ve terbiyesi sâyesinde ashâb-ı kirâmın ulaştığı mânevî seviyeden nasiplenmeyi hedefleyen ulvî bir yolculuktur. Peygamber Efendimiz’e vâris olmuş gerçek mürebbîlerin elinde; nefsin terbiye, kalbin tasfiye edildiği mânevî bir mekteptir. Bu mânevî terbiye mektebine girerek insan-ı kâmil olma yolunda mesâfeler katetmeye de “seyr u sülûk” denilmiştir.

Cenâb-ı Hak, bütün insanlığın mükellef bulunduğu dînî teklifleri tâyin ederken, kullarına verdiği tâkatin asgarî seviyesini esas almıştır. Şüphesiz ki bu, Oʼnun kullarına olan nihâyetsiz merhametinin bir tezâhürüdür. Bununla birlikte, dînin asgarî tekliflerinden daha fazlasını yapmaya fıtraten kudret, iştiyak ve istîdâdı olan kimselere de mânevî yükselişin kapısını kapatmamıştır. Yani şer‘î vazifelere ilâveten bir de kalp âleminde yükselme istîdâdı olan mü’minlere, nâfile ibadetler, zühd, takvâ, ihsan gibi fazîletlerle, vâsıl-ı ilâllâh zirvelerine doğru mesâfe almayı sağlayacak bir yolu açık tutmuştur. Bu yol ise, bilindiği üzere “tasavvuf”tur.

Tasavvuf, her şeyden önce hayatı Kitap ve Sünnet muhtevâsı içinde tanzim edebilme cehd ve gayretidir.

Nefse karşı sulhü olmayan bir cenktir. Zira nefs; terbiye edilmesi gereken ve ancak büyük cihâd ile terbiye edilebilen, sırlarla dolu bir kuvvettir.

Gerçek tasavvuf, İslâmʼı; Allah Rasûlü ve Sahâbedeki feyz ve rûhâniyet dolu keyfiyetiyle idrâk edip tıpkı onlar gibi aşk ve şevkle yaşama gayretinden ibârettir.
Tasavvuf, bir arınma disiplinidir. Allahʼtan uzaklaştıran her şeyden sakınarak takvâya erebilme yoludur. [fotoğraf: © RIHLE Dergisi 14.Sayı]

Tasavvuf, bir arınma disiplinidir. Allahʼtan uzaklaştıran her şeyden sakınarak takvâya erebilme yoludur.

İmtihan sırrının şifresini, Hakk’a kul olabilmenin düstur ve ölçülerini, feyz ve rûhâniyetle âdeta damarlarımızda dolaştıran bir husûsiyettir. Muhabbetullah ve mârifetullâh’a ulaşarak Allâh’a sâlih bir kul olabilme gayretidir.

Tasavvuf, Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilmenin, Hakkʼa teslîmiyet pınarından kana kana içmenin, “îmân”ı “ihsan” gibi yüce bir ufka taşımanın diğer adıdır.

Tasavvuf, her zaman ve mekânda Cenâb-ı Hakkʼın takdîrinden râzı olarak Oʼnunla dost kalabilme sanatıdır. Hayatın med-cezirleri, değişen şartları ve sürprizleri karşısında gönül muvâzenesini koruyup şikâyet ve sızlanmayı unutarak dâimâ güzel bir kul olabilme mahâretidir.

[quote]Tasavvuf, bir zühd eğitimidir; esas hayatın âhiret olduğu idrâkine ererek dünyanın gelgeç nefsânî arzularına gönül bağlamaktan kurtulmaktır.[/quote]

Hâsılı bizim anlayıp anlatmaya çalıştığımız tasavvuf; Allah Rasûlüʼnü aşk ile yakından tanıyabilme, Oʼnun yüksek ahlâkıyla ahlâklanarak, İslâmʼı, rûhâniyetine uygun bir tarzda yaşayabilme gayretidir. Allah Rasûlü ve ashâbının vecd içinde yaşadığı “takvâ hayatı”dır.

Bunların dışında kalan, özünü ve ölçüsünü Kurʼân ve Sünnetʼten almayan her şey -ne kadar tasavvufa izâfe edilirse edilsin- bâtıldır.

tarihinde gönderildi.

Dergi Okumaları: “Hal” olarak Tasavvuf – Ebubekir Sifil

"Hal" olarak Tasavvuf - Ebubekir Sifil

Günlüğümüzde paylaştığımız okumalarımıza Dergi okumaları olarak devam ediyoruz. Dergi okumaları başlığında, günlüğümüzde RIHLE Dergisinden paylaşımlar yapacağız. Bugün yapacağımız paylaşım RIHLE Dergisi 14. Sayısı Tasavvuf -I sayısından dosya yazısı olan, Ebubekir Sifil hocanın kaleme aldığı “Hal” Olarak Tasavvuf yazısını paylaşıyoruz.

[dropcap]L[/dropcap]ugatte “yün giymek” anlamındaki Tasavvuf kelimesinin ıstılahî olarak pek çok tarifi yapılmıştır. Her sûfî, içinde bulunduğu hale ve döneme göre kendisine daha önemli gelen veya durumun icab ettirdiği noktalara ağırlık vererek Tasavvuf’u tarif etmiştir.

Hatta bu sebepten ötürü, aynı kişinin Tasavvuf’u birden fazla şekilde tarif ettiğini de görebilmekteyiz.

Ancak burada esas konuya geçmeden önce önemli bir hususun altını çizmek gerekir. Tasavvuf, alıştığımız manada bir “müsbet bilim” veya İslamî anlamda bir “zahirî ilim” değil de bir “hal ilmi”, bir “batınî-ruhî tecrübe” olduğu için, onu tanımanın en sağlam ve gerçekçi yolu, onu tanımlarda aramaktan ziyade fiilen yaşamaktan geçer. Bu söylediğimiz, Tasavvuf hakkında yapılan tanımların onu hiç yansıtmadığı anlamına elbette gelmemektedir. Fakat işin özünün bu olduğunu da hatırdan çıkarmamak durumundayız…

Konumuza dönecek olursak; Tasavvuf hakkında yapılan tariflerin ortak bir özelliği vardır. O da, hemen hepsinin, Kur’an-ı Kerim’den bir (yahut birkaç) ayete veya Resul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in hadis-i şeriflerinden birisine (yahut birkaçına) dayanıyor olmasıdır.

Örnek olarak burada bunlardan birkaçını zikredecek olursak;

Cüneyd-i Bağdâdî‘ye göre Tasavvuf, “Bütün varlık ile alakayı kesip, Allah (c.c.) ile beraber olmaktır.”

Onun bu tarifi, Kur’an-ı Kerim’deki şu ayetlerden ve benzerlerinden alınmış gibidir:

“Onlar, ne ticaret, ne de alış verişin, kendilerini Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” 1)24/en- Nûr, 37.

Rabbinin ismini zikret ve bütün varlığınla O’na yönel.” 2)73/el-Müzzemmil, 8.

Ma’rûf-u Kerhî‘ye göre Tasavvuf, “Hakikatleri esas almak, insanların sahip olduğu şeylerden ümit kesmektir. Fakr’ı nefsinde tahakkuk ettirememiş olan kimse, Tasavvuf’un hakikatine ulaşamaz.”

Tasavvuf büyüklerinden Şiblî, buradaki “Fakr”ı şöyle izah etmiştir: “Varlıklardan istiğna etme (onlara bağlanmama) halini, sadece Hakk’ı gaye edinmek sure­tiyle gerçekleştirmek.” 3)Tıpkı Tasavvuf gibi Fakr ve diğer Tasavvufî ıstılahlar da, yukarıda be­lirttiğimiz sebeplerden dolayı farklı şekil­lerde tarif edilmiştir.

RIHLE Dergisi - Sayı 14 - Dosya Konusu: Tasavvuf I
RIHLE Dergisi – Sayı 14 – Dosya Konusu: Tasavvuf I

Bu tarif de aşağıdaki ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden alınmış gibidir:

“Gerçek şu ki, insan, kendini kendine yeterli görerek azar.” 4) 96/el-Alak, 6-7. 

“(Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşmayan fakirler için olsun…” 5)2/el-Bakara, 273.

“Abdullah b. Mugaffel’den (r.a.) rivayet edildiğine göre bir adam Resulullah’a (s.a.v.), “Ya Resulallah! Vallahi ben seni seviyorum” dedi. Resul-i Ekrem ona, “Söylediğin söze dikkat et” buyurdu. Adam “Vallahi ben seni seviyorum” diye mukabele etti ve bunu üç kere tekrarladı. Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdu: “Eğer beni seviyorsan, fakra karşı bir zırh hazırla. Çünkü fakrın beni sevene doğru akması, selin, durak yerine doğru akmasından daha sür’atlidir.”6)et-Tirmizî, “Birr”, 24.

Zünnûn-i Mısrî; Ehl-i Tasavvuf’u şöyle tarif etmiştir: “Onlar öyle kimselerdir ki, Allah’ı her şeye tercih etmişlerdir; Allah da onları her şeye tercih etmiştir.”

Bu tarif,

“O, sizi seçti” 7)22/el-Hacc, 78. ayetinden alınmış gibidir. Zira Ca’fer-i Sâdık şöyle demiştir: “Sıdk, mücâhede demektir. Aynı zamanda Allah’ın, senin üzerine başkasını tercih etmediği gibi, senin de Allah üzerine başkasını tercih etmemendir. Zira Cenab-ı Hak, “O, sizi seçti” buyurmuştur.” 8) El-Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, 4/380.

Ruveym;, Tasavvuf’u, “Nefsi, Allah-u Teâlâ’nın muradına teslim etmektir” şeklinde tarif etmiştir. 9)Tasavvuf hakkındaki bu tarifler ve geniş bilgi için bkz. Kuşeyrî, Risâle, 138 vd; Sühreverdî, Avârifu’l-Ma’ârif, 53 vd.

Bu tarif,

“Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah’tan razı oldular.”10) 5/el-Mâide, 119. ayetinden ve benzeri ayetlerden alınmıştır.

Cüneyd-i Bağdâdî’ye “Rıza nedir” diye sorulduğunda, “İradeyi kaldırmaktır” diye cevap vermiştir. Kannâd, “Rıza, acılığına rağmen kalbin, kaza-i ilahî ile sükûnet bulmasıdır” demiştir. İbn Atâ da şöyle der: “Rıza, kalbin, Allah Teala’nın kul için olan kadîm iradesine nazar etmesidir. Çünkü kul, Allah’ın, kendisi için en efdal olanı seçtiğini bilir ve buna razı olarak kızmayı bırakır.” 11)Ebu Nasr es-Serrâc, el-Luma’, (Tercüme: Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz), s. 52.

Şüphesiz burada örnek olması kabilinden zikrettiğimiz tariflerden her biri, Tasavvuf’un bir veçhesini yansıtmaktadır. Belki Tasavvuf’u kâmil manada tarif edebilmek için, Ehl-i Tasavvuf tarafından yapılmış bu tariflerin her birini aynı anda ve bir bütün olarak doğru kabul etmek gerekir.

Şu halde Tasavvuf’u, “Kulun, Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) rızasını tek gaye edinerek hayatını Kur’an ve Sünnet‘in bildirdiği doğrultuda yönlendirmesi” olarak tarif etmek mümkündür.

RIHLE Dergisi 14.Sayı - Tasavvuf I
© Hasan Seraş

Hayatın böyle bir çizgide yaşanabilmesi için elbette Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) ve Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in önce bizden ne istediğini, sonra da bu isteğin nasıl yerine getirilebileceğini bilmemiz gerekir. Kur’an ve Sünnet neyi nasıl anlamlandırıyor ve neye ne kadar önem ve değer veriyorsa, imanında hassasiyet sahibi mü’minler bunları çok iyi bilmeli ve bunların her birini birer vazgeçilmez ilke olarak hayatına titizlikle intikal ettirmelidir.

Kulun, Kur’an ve Sünnet rehberliğinde tevbe ile başlayan iç arınma (nefis tezkiyesi) mücahedesi, İhlas, Takva ve Zühd esaslarına riayetle bir “hayat tarzı” haline gelecek ve bu yola girmiş olan kimse (sâlik), Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) rızasına ulaşabilmek için hayatının her anında nefsini kontrol altında tutabilmenin gayreti içinde olacaktır.

Cenab-ı Hak (c.c.) şöyle buyurur:

“Muhakkak Allah indinde en değerliniz, en çok takva sahibi olanlarınızdır.” 12)49/el-Hucurat, 13.

Yine şöyle buyurur:

“Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır. (Resulüm!) De ki: Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takva sahipleri için Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin) üstünde Allah’ın rızası vardır. Allah kullarını çok iyi görür.” 13)3/Âl-i İmrân, 14-15.

Yine şöyle buyurur:

“(İblis) dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlaslı kulların müstesna.” 14)15/el-Hicr, 39-40.

Yukarıda zikrettiğimiz üç ayet-i kerime, Takva, Zühd ve İhlas kavramlarının niçin önemli olduğunu vurgulayan ilahî fermanlardır ve Kur’an-ı Kerim’de bu üç hususun ne kadar önemli olduğunu belirten ayetler elbette bunlardan ibaret değildir. Bunları sadece birer örnek olarak zikrettik.

Bu demektir ki, mü’min bir kulun, günlük yaşan­tısında, ibadetlerinde ve kendisi dışındaki varlıklarla ilişkilerinde bu üç noktaya titizlikle riayet etmesi hayatî öneme sahiptir ve işte bunu sağlamak Tasavvuf’un en temel gayesidir.

Şüphesiz bunun yolu da, nefsi, kötü huy ve alışkanlıklardan (ahlak-ı zemime) arındırmak ve bunların yerine ilahî rızaya uygun alışkanlıkları (ahlak-ı hamide) ikame ederek olgunlaştırmaktan; kalbi, Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) nazar ve iltifat edeceği bir tecelligâh haline getirmek ve ilahî emir ve yasaklara en ince noktalarını gözeterek riayet etmeye çalışmaktan geçer.

Burada nefsin arındırılıp olgunlaştırılması ve kalbin temizlenmesi olarak ifade ettiğimiz iki faaliyet, günümüzde alabildiğine ihmal edildiğini üzülerek gördüğümüz hususlardır. Oysa Kur’an ve Sünnet‘e baktığımızda bunların zaruret derecesinde önemli görevler olduğunu görmekteyiz.

Cenab-ı Hak (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

“Gerçek şu ki, iyice temizlenen, Rabbinin adını anıp, O’na kulluk eden kimse şüphesiz kurtuluşa ermiştir.” 15)87/el-A’lâ, 14-15.

Aynı doğrultudaki bir diğer ayet-i kerimede de Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak kim nefsini tertemiz yaparsa kurtu­lur, kim de onu kötülüklere gömerse hüsrana uğrar.” 16)91/eş-Şems, 9-10.

İşte bu ayetlerde kurtuluşun şartı olarak belirtilen “temizlenme” veya “nefis temizliği”, Tasavvuf dilinde adına “nefis tezkiyesi” denen faaliyettir ve bu faaliyet, Tasavvuf’un gerçekleştirmeyi gaye edindiği en temel hususlardan birisidir.

Bir diğer ayet:

“O gün ne mal fayda verir, ne de evlat! Ancak Allah’a temiz bir kalp ile gelenler (kurtulur).” 17)26/eş-Şu’arâ, 88-89.

Bu ayet-i kerimede kulu ahirette kurtaracak olan bütün amel ve davranışların, neticede kalbin selametine bağlı olduğu ve kalp selameti kaybolduğu zaman ne malın, ne de evladın kişiye herhangi bir fayda vermeyeceği beyan buyurulmaktadır.

Burada anlatılan kalp, Allah Teala’ya ve O’nun emrine teslim olmuş kalptir. Bu kalpte Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) emirlerine muhalefetin eseri kalmaz. Zira bu öyle bir kapltir ki, masivadan sâlim olmuş (kurtulmuş)tur. Rabbinden başkasını murad etmez, Rabbinin emrettiklerinden başkasını işlemez. Onun tek gayesi Allah Teala’dır, O’nun emri ve şeriatıdır. Hiçbir şüphe bu kalp ile Allah Teala’nın emirleri arasına giremez.

Ebubekir Sifil - Hal Olarak Tasavvuf
Ebubekir Sifil – Hal Olarak Tasavvuf

Kalp böyle bir duruma geldiği zaman şirkten, günahlardan, bid’atlerden, batıl olan her şeyden arınmış, selamet bulmuş demektir. Böyle bir kalbe sahip olan kimsenin bütün ahvali, sözleri, amelleri, zevkleri, zahir ve batın bütün fiilleri Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in nuru ile selamet bulmuş demektir. 18)Bkz. İbnu’l-Kayyım, Miftâhu Dâri’s-Sa’âde, I, 1-42.

Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Bu ayet ve hadisler ile benzeri muhtevadaki nasslarda zikredilen “kalp selameti” nasıl sağlanacaktır?

Buna şöyle cevap vermek mümkündür:

Kalp selameti ancak kulun, nefsini her an muhasebeye tabi tutması ve gerek kalbin gerekse diğer azaların amellerinin devamlı surette murakabe altında bulundurulması ile mümkün olur. Bu murakabede Şer’î emir, yasak ve tavsiyeler esas alınacak ve bunlara uymayan şeyler terkedilerek bu suretle ameller ıslah edilecektir.

Azaların amellerini “Fıkh-ı Zahir” dediğimiz Fıkıh İlmi, kalbin amellerini ise “Fıkh-ı Batın” dediğimiz Tasavvuf İlmi şekillendirir, tanzim ve ıslah eder.

Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz‘in şu hadis-i şerifi, hem kalbin, hem de azaların amelleri hususunda, herhangi birisini diğeri uğruna ihmal etmeksizin aynı oranda hassasiyet göstermenin önemini oldukça çarpıcı biçimde dile getirmektedir:

“Muhakkak Allah Teala sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Fakat ancak sizin kalplerinize ve amellerinize bakar.” 19)Müslim ve İbn Mâce rivayet etmiştir. Bkz. el-Câmi’u’s-Sağîr, 2/277.

Bu yolda kulun hiçbir zaman hatırdan çıkarmaması gereken şey, Yüce Yaratıcı’nın kendisini her an görmekte ve yaptığı her işin amel defterine kaydedilmekte olduğu gerçeğidir.

“Elbette Rabbin, gözetleme yerindedir (her an kullarının yaptıklarını gözetlemektedir)” 20)89/el-Fecr, 14.

Yine bu yolun yolcusu, Cenab-ı Hakk’ın (c.c.), kendisine kendisinden bile yakın olduğu, kalbinden geçirdiği en küçük bir düşünceyi dahi hakkıyla bildiği gerçeğinin şuuruyla hareket edecektir.

“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona fısıldadıklarını da biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız” 21)50/Kaf, 16. ayetini her an benliğinde hissederek, atacağı her adımda ve yapacağı her işte ilahî murakabe altında olduğunun farkına varmak, Tasavvuf’un insanda oluşturmayı hedeflediği şuur halinin bizzat kendisidir.

Nerede ve ne halde olursa olsun kendisini Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) her an görmekte olduğunu ve her an kendisiyle beraber bulunduğunu bilmek, kişiyi yasaklara ve kötülüklere dalmaktan uzak tutan en önemli noktadır.

Cenab-ı Hak (c.c.) şöyle buyuruyor:

“Her nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir.” 22)57/el-Hadid, 4.

Bir mü’minin, yaptığı her işte ve attığı her adımda Rabbinin kendisi ile beraber bulunduğunun ve kendisini her an görmekte olduğunun şuuruna varması, kalp selameti ve ruh inkişafı bakımından varılabilecek en üstün noktadır ki, Tasavvuf’un insana kazandırmayı hedeflediği ruh disiplini ve “hal” de işte budur!

Hayatını böyle bir şuur seviyesinde yaşamayı başarabilmiş insan, ilahî rızaya nail olma bahtiyarlığına ermiş, Kur’an ve Sünnet’in arzuladığı gerçek “insan” olma vasfını hakkıyla elde etmiş demektir.

Bu “hal”in, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafın­dan “İhsan” olarak ifade buyurulduğunu görüyoruz.

“Cibrîl Hadisi” diye bilinen ünlü hadiste Peygamber Efendimiz (s.a.v.), İman ve İslam’ı tarif ettikten sonra Cibrîl’in (a.s.),

“İhsan nedir?” şeklindeki sorusuna şöyle cevap vermiştir:

“İhsan, Allah’a, O’nu görüyormuşçasına ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu göremiyorsan da, muhakkak O seni görüyor.” 23)Bu hadisi Buhârî, Müslim, Nesâî, İbn-i Mâce Ahmed b. Hanbel, Bezzâr, Ebû Avâne ve daha başkaları, Hz. Ömer, Ebû Hureyre ve başka bazı sa­habîlerden rivayet etmişlerdir. Bkz. Suyûtî, el-Câmi’u’s-Sağîr, (Münâvî’nin Feyzu’l-Kadîr‘i ile birlikte), 3/171; Hatîb Tebrîzî, Mişkât, (Aliyyü’l-Kaarî’nin, Mirkât‘ı ile birlikte), 1/108 vd.

Yukarıda “Takva”, “İhlas” ve “Zühd” olarak üç madde halinde zikrettiğimiz hususları bire indirmek ve bunları “Takva” kelimesinin bünyesinde toplamak da mümkündür. Zira hakkıyla riayet edildiği zaman Takva, hem diğer iki noktayı, hem de Tasavvufî literatürdeki diğer ıstılahları bünyesinde toplayan bir ıstılah olarak manalandırılabilir. Bu da insanı “ihsan” makamına ulaştıran yegâne yoldur.

Takva, İhlas ve Zühd
“Takva”, “İhlas” ve “Zühd” olarak üç madde halinde zikrettiğimiz hususları bire indirmek ve bunları “Takva” kelimesinin bünyesinde toplamak da mümkündür. Zira hakkıyla riayet edildiği zaman Takva, hem diğer iki noktayı, hem de Tasavvufî literatürdeki diğer ıstılahları bünyesinde toplayan bir ıstılah olarak manalandırılabilir. Bu da insanı “ihsan” makamına ulaştıran yegâne yoldur. [Görsel: rihlekitap.com editörü]

Kişi ihsan makamına ulaştığı zaman, her türlü ibadetinde ve halinde Allah Teala’yı yanında hissedecek, O’nu görüyormuşçasına O’ndan çekinecek ve ma’siyetten kaçınıp, masivayı terk edecektir. Çünkü kişinin, her anında Cenab-ı Hakk’ı yanında hissetmesi, O’ndan başka her şeyden yüz çevirmesine sebep olur. Bütün varlığıyla O’na yönelen kul, giderek “müşahede” makamına ulaşır. Bu makama ulaşan kul, yaptığı her amelinde kalbiyle Allah Teala’yı, O’nun kudret ve azametini, tekliğini, noksan sıfatlardan münezzeh olup kemal sıfatlarıyla muttasıf bulunduğunu müşahede eder. Bu makam, kalbin iman nuru ile nurlandığı, basiret gözünün açıldığı ve giderek gaybın o kimseye ayan olduğu bir makamdır ve bu makam, yukarıda zikrettiğimiz hadis-i şerifte işaret buyurulan “ihsan” makamıdır. 24)Bu ifadeler Hanbelî mezhebine mensup meşhur âlim İbn Receb’e aittir. Bkz. Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem, 34.

Pek çok Tasavvuf büyüğünün belirttiği gibi, Tasavvuf, kuru izahlar, sun’î ihtilaflar ve na­zarî bilgiler değil, bizzat yaşanarak ta­hakkuk ettirilen ve tadılan bir “hal”dir.

Bunu söylemekle, zahirî ve nazarî bilgilerin önemsizliğini anlatmak istemiyoruz. Tabii ki bunlar da ihmal edilemez ve küçümsenemez bir öneme sahiptir. Ancak özellikle günümüzde dikkatlerden kaçmayan nokta, İslamî emir ve yasakların adeta yalnızca zahirî ve şeklî olarak yerine getirilmesiyle yetinilebileceği şeklinde hatalı bir anlayışın zihinlerde yerleşmekte olduğudur.

Bir örnek verecek olursak:

Namazlarını aksatmadan kılma gayretinde olan pek çok kimse, namazın şeklî unsurlarını yerine getirdiği zaman, bu ibadeti Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) muradına uygun olarak eda ettiği kanaatini taşır.

Oysa,

“Namazlarında huşu içinde olan mü’minler, onlar kurtuluşa ermiştir.”25)23/el-Mü’minûn, 1-2. ayeti, namazda huşu içinde olmanın, kurtuluşa eren mü’minlerin temel bir özelliği olduğunu net olarak bildirmektedir. O halde kurtuluşa eren mü’minlerden olabilmek için, (namazda riayet edilmesi gereken diğer hususlar yanında) namazı huşu içinde eda etmek de kaçınılmaz bir borç olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bir başka örnek daha verecek olursak;

“Mü’minler ancak, Allah zikredildiği zaman kalpleri titreyen… kimselerdir.” 26) 8/el-Enfal, 2. Ayrıca bkz. 22/el-Hac, 35.

Bu ayette mü’minlerin temel özelliklerinden biri daha zikredilmektedir. Şu halde “Amentü esasları” dediğimiz ilkelere inandığını kuru kuruya söylemek yeterli olmayacaktır. Bir kimsenin, bu esaslara Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) hoşnut olduğu tarzda inandığını söyleyebilmesi için, bu ayette belirtilen “hal”e ulaşması da bir mecburiyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Allah’a iman şuuru, Allah Teala (c.c.) zikredildiği zaman kalbi titreme alıyorsa, bedeni bir ürperti sarıyorsa, ancak o zaman gerçek anlamına kavuşmuş olacaktır.

İşte Tasavvuf, bu örneklerde ortaya koymaya çalıştığımız ve daha pek çok ayet ve hadiste başka veçheleri zikredilen “hal”in bir bütün olarak insan hayatında tahakkuk etmesini hedefleyen bir disiplindir.

(Ebubekir Sifil Hoca yapmış olduğu Riyâzu's-Sâlihîn #HadisDersi'nde Cibrîl Hadis-i Şerifini müstakil ders olarak işledi. Bu dersi dinlemek için tıklayabilirsiniz. Eğer izlemek istiyorsanız adres: http://youtu.be/DxtPf-Xc_Pk  Editör)

Dipnotlar   [ + ]

1.24/en- Nûr, 37.
2.73/el-Müzzemmil, 8.
3.Tıpkı Tasavvuf gibi Fakr ve diğer Tasavvufî ıstılahlar da, yukarıda be­lirttiğimiz sebeplerden dolayı farklı şekil­lerde tarif edilmiştir.
4. 96/el-Alak, 6-7. 
5.2/el-Bakara, 273.
6.et-Tirmizî, “Birr”, 24.
7.22/el-Hacc, 78.
8. El-Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, 4/380.
9.Tasavvuf hakkındaki bu tarifler ve geniş bilgi için bkz. Kuşeyrî, Risâle, 138 vd; Sühreverdî, Avârifu’l-Ma’ârif, 53 vd.
10. 5/el-Mâide, 119.
11.Ebu Nasr es-Serrâc, el-Luma’, (Tercüme: Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz), s. 52.
12.49/el-Hucurat, 13.
13.3/Âl-i İmrân, 14-15.
14.15/el-Hicr, 39-40.
15.87/el-A’lâ, 14-15.
16.91/eş-Şems, 9-10.
17.26/eş-Şu’arâ, 88-89.
18.Bkz. İbnu’l-Kayyım, Miftâhu Dâri’s-Sa’âde, I, 1-42.
19.Müslim ve İbn Mâce rivayet etmiştir. Bkz. el-Câmi’u’s-Sağîr, 2/277.
20.89/el-Fecr, 14.
21.50/Kaf, 16.
22.57/el-Hadid, 4.
23.Bu hadisi Buhârî, Müslim, Nesâî, İbn-i Mâce Ahmed b. Hanbel, Bezzâr, Ebû Avâne ve daha başkaları, Hz. Ömer, Ebû Hureyre ve başka bazı sa­habîlerden rivayet etmişlerdir. Bkz. Suyûtî, el-Câmi’u’s-Sağîr, (Münâvî’nin Feyzu’l-Kadîr‘i ile birlikte), 3/171; Hatîb Tebrîzî, Mişkât, (Aliyyü’l-Kaarî’nin, Mirkât‘ı ile birlikte), 1/108 vd.
24.Bu ifadeler Hanbelî mezhebine mensup meşhur âlim İbn Receb’e aittir. Bkz. Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem, 34.
25.23/el-Mü’minûn, 1-2.
26. 8/el-Enfal, 2. Ayrıca bkz. 22/el-Hac, 35.