tarihinde gönderildi.

Dünyevîleşme Süreci – Osman Nuri Topbaş

Dünyalık için dînî duyguların istismârı, lüks, israf ve güç gösterisi için yapılan aşırı harcamalar, hangi kesimden olursa olsun hiçbir müslümanın hayat tarzı olamaz. - Osman Nuri Topbaş

Yaklaşık 1.5 ay önce başladığımız Tasavvuf Okumaları – Osman Nurî Topbaş Hocaefendi ile Mülâkât  yazı dizisinin son iktibâsını sizlere takdim ediyoruz. [ayraç]’ta bugün Osman Nuri Topbaş hocaefendi Tasavvuf ve Dünyevîleşmeyi  ele alıyor. Bir solukta okuyacağınız bu iktibâsta güncel tahliller yer alıyor. Hayırlı okumalar.

[ayraç] | kitaba biraz mola…

[quote]Gayrimüslim çevrelere İslâm’ın diriltici soluğunun ulaştırılmasında (tebliğ) olduğu kadar Müslüman toplumların istikamette tutulması (irşad) çalışmalarında da tasavvuf ocaklarının büyük rolü bulunduğu inkâr edilemez bir hakikat. Kezâ yurt içi ve yurt dışında nesiller ötesine uzanacak ilmî ve sosyal faaliyetler, hattâ felâket bölgelerine yardımlar hususunda farklı kesimler yanında tasavvuf kökenli dernek ve vakıfların ciddi çalışmalar içinde olduğu biliniyor. Bütün bu alanlarda sergilenen gayretler iki farklı yoruma kaynaklık ediyor:

1) Çağımızda tasavvufî yapılanmalar temel misyonlarını muhafaza etmekle birlikte, ilgi ve hareket alanını genişletmiştir.

2) Dünyevî alanlara müdâhil olmak, ister istemez tasavvufî yapılanmalarda bir dünyevîleşme süreci başlatmaktadır. Bu hususta neler söylemek istersiniz?[/quote]

[dropcap]T[/dropcap]asavvuf; ferdiyetçiliği, hodgâmlığı, nefs plânında yaşamayı reddedip, diğergâm, fedâkâr, hizmet ehli bir müʼmin olmayı tâlim ve telkin eder. Bu yönüyle tasavvuf, nefsini yenme, kendini aşma gayretidir. Gönülleri, bütün mahlûkâtın huzur bulduğu bir rahmet dergâhı kılarak, insanı, elinden, dilinden, hâlinden, kālinden istifâde edilen hayırlı bir müʼmin olmaya teşvik eder. Bu sebeple ictimâî hizmetler; tasavvufî terbiyenin özünde ve muhtevâsında esâsen mevcuttur. İnsana, hayvanâta, nebâtâta hizmet, tasavvufî muhitlerde yeni ortaya çıkmış işler değildir.

Dolayısıyla tasavvufun muhtevâsında var olan bu husûsiyetin, bugün daha fazla kuvveden fiile çıkması sebebiyle, günümüzde tasavvufun ilgi ve hareket alanını genişletmiş olduğu düşüncesi zihinlerde yer bulmaya başlamış olabilir.

Osman Nuri Topbaş [fotoğraf: © osmannuritopbas.com]
Nasıl ki fıkıh ilmi; abdest, tahâret, namaz, oruç gibi amelî meselelerin zâhirî sıhhat şartlarını bildirirse, tasavvuf da bunların kâmil mânâda îfâ edilmesi için gerekli olan kalbî kıvâmın kazanılmasını telkin eder. [fotoğraf: © osmannuritopbas.com]

Tasavvuf; zâhiren ve bâtınen kendi tekâmülünü az-çok gerçekleştirmiş mü’minlerin, diğergâm bir gönülle mahlûkâta yönelip onların noksanlıklarını telâfîye çalışma mesʼûliyetidir. Yaratanʼdan ötürü yaratılanlara şefkat, merhamet, muhabbet ve hizmetin, tabiat-ı asliye hâline gelmesidir. Yani tekkeye kapanıp sırf kendi rûhî tekâmülünden ibâret bir hayat, tasavvuf değildir. Bâzı tarîkatlerin eğitim metodlarından olan, uzlet, inzivâ, erbaîn gibi iç âleme teksif olma faaliyetleri bile, belli bir zaman içindir ve dış âlemdeki hizmetleri daha olgun bir şahsiyetle îfâ edebilmenin kalbî hazırlığı mesâbesindedir. Tasavvuf, tekkeye-dergâha kapanıp dış dünyadan el etek çekmek değil, dergâhın gönül feyziyle dış âlemi tenvir ve tanzim için hizmet etmeyi telkin eder. Kişinin ebedî kurtuluşunun, başkalarının da kurtuluşuna hizmet ve himmet etmekten geçtiğini gönüllere nakşetmeye çalışır.

Bu konuda merhum pederim Musa Efendi -rahmetullâhi aleyh- şöyle buyururdu:

“Bizim yolumuz âtıl-bâtıl bir kenara çekilme yolu değildir. Bilâkis ashâb-ı kirâmın yoludur… gece gündüz hizmet yoludur. Biz seve seve hem evrâdımızı yürütürüz, hem sohbetlerimizi  yaparız, hem de cemiyete hizmet hususunda elimizden gelen gayreti gösteririz. 1)Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, 5, s.40

[box type=”info”]Şu da bir gerçektir ki tasavvufun hizmet sahası; statik, durgun ve hareketsiz değil, bilâkis dinamik, değişken ve hareketlidir. Zamanın şartları, ihtiyaç ve zarûretlere göre farklı sûretlerde tezâhür edebilir. Bir zaman toplumun ilmî faaliyetlerinde bir eksiklik, tebliğ ve irşad hizmetlerinde bir noksanlık ön plâna çıkarsa, bu sahalardaki hizmet, gündemin ilk sırasında yer alır. Sel, yangın, deprem, tsunami gibi felâketler veya savaş, kıtlık gibi ictimâî ve iktisâdî problemlerin ön plâna çıktığı zamanlarda ise maddî fedâkârlıklar, öncelikli hizmet sahası olarak belirlenir. Bir yöreye, bir hizmet alanına takılıp kalmadan nerede ihtiyaç görülürse, hangi hususta eksiklik hissedilirse orada ve o hususta faaliyet gösterilir.[/box]

Gerçek tasavvuf, İslâmʼı; Allah Rasûlü ve Sahâbedeki feyz ve rûhâniyet dolu keyfiyetiyle idrâk edip tıpkı onlar gibi aşk ve şevkle yaşama gayretinden ibârettir.
Gerçek tasavvuf, İslâmʼı; Allah Rasûlü ve Sahâbedeki feyz ve rûhâniyet dolu keyfiyetiyle idrâk edip tıpkı onlar gibi aşk ve şevkle yaşama gayretinden ibârettir.

Yani tasavvuf menşeli müesseselerin, İslâmʼın ictimâî mesʼûliyetleriyle alâkadar olması, bugüne has bir durum değildir, tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Anadoluʼnun ve Balkanların İslâmlaşması hizmetine ilk olarak dervişler, alp erenler gitmişlerdir. Balkanlara ilk olarak İslâmʼın gönül sancaklarını taşıyanlar da dervişlerdir. Afrikaʼda bu kadar misyonerlik ve hristiyanlaştırma faaliyetlerine rağmen orada İslâmʼı ayakta tutan, birtakım tarîkatlerdir. Rusya coğrafyasını yetmiş sene boyunca kasıp kavuran ağır ateizm baskılarına rağmen, İslâmʼı gönüllerde diri tutan, birtakım tasavvufî cereyanlar olmuştur. Bütün zedelenme ve yıpranmalara rağmen, yine de İslâm kimliğinin canlı kaldığı yerler, tarîkatlerin yaygın olduğu muhitlerdir. Sovyet esareti altındaki soydaşlarımızın kimlik ve varlıklarını muhâfazada İslâmʼın ve daha özelde tasavvufun tesirini inceleyen Sûfî ve Komiser adlı kitapta da ifâde edildiği üzere, tasavvufun olduğu yerde İslâm, bütün baskılara rağmen ayakta kalmıştır. Bilhassa Hâcegân yolu, tarih boyunca sünnî İslâm anlayışını tarîkatinin temel esâsı olarak almış, bu sâyede mensuplarını Bâtınî ve Hurûfî akımlardan da muhâfaza etmiştir.

Ecdâdımız Osmanlı, şerʼî hükümleri gerçekleştirmeyi devletlerine temel gâye edinmeleri yanında, akıl ve irâdeleri kadar kalplerini de terbiye etmeyi vazife bilmelerinden dolayı -bilhassa son devir ulemâ ve devlet ricâlinde görüldüğü üzere- zâhirî ilimleri ve şerʼî gerçekleri lâyıkıyla hazmetmiş bulunan Nakşî tarîkatini diğerlerine nazaran daha çok tercih etmişler ve böylece bu tarîkat, Devlet-i Aliyye bünyesinde geniş bir sahaya yayılmıştır.

  1. yüzyılda pozitivizm neticesinde dinden uzaklaşan Avrupa’nın tesiriyle memleketimizde de şer’î ve mânevî duygular zayıflamaya başlamıştı. İşte bu zamana tesâdüf eden, şerʼ-i şerîfe mütemessik Nakşî-Hâlidîliğin yayılması, başlayan bu menfî cereyanları durdurma hususunda gördüğü vazife bakımından pek müstesnâ bir mevkii hâizdir. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, böyle bir mevsimde vazife almış bulunan mürşid-i kâmillerin başında ve önünde gelir.

O, yüzlerce vekil yetiştirerek yolunu Osmanlı coğrafyası dâhilinde daha da şümullendirip olgun müslümanların adedini çoğaltma husûsunda pek büyük ve kıymetli bir hizmet yürütmüştür. Belki de millî tarihimizin buhranlarının büyük ölçüde atlatılmasında ve halkın mâneviyâtının korunmasında bu rûhânî yayılma ve genişleme büyük bir âmil olmuştur.

Öte yandan tasavvuf, bilhassa iki durumda fert ve toplumların huzur, sükûn ve muvâzenesi için daha hayatî bir vazife görmüş ve dolayısıyla çok daha fazla inkişâf etmiştir:

  1. Felâket zamanlarında ruhlara sunduğu tesellî ile.
  2. Rahatlık ve bolluk zamanlarında nefisleri dizginlemekle.

Hakikaten, tarih boyunca tasavvuf, hem iktisâdî ve ictimâî rahatlık zamanlarında, rehâvet, gevşeklik ve azgınlıkları engelleyerek mânevî zindeliği devam ettirmiş; hem de istilâ, işgal ve zulüm dolu zor dönemlerin kargaşa ve bunalımları arasında daralan gönüllere ulvî pencereler açarak nefes aldırmış; yaralı kalplere merhem olmuştur.

Bu, tamâmen nebevî bir tavırdır. Nitekim Rasûlullah Efendimiz (sav) herhangi bir nîmet veya zafere ulaştığında; “Allâh’ım! Gerçek hayat, sadece âhiret hayatıdır.”2)Buhârî, Rikak, 1.  buyurarak kalplerin dünyaya meyletmesinin, yahut gurur ve enâniyete kapılmasının yolunu kapatmışlardır. Buna mukābil herhangi bir ezâ, cefâ ve çileyle karşılaştıklarında da yine; “Allâh’ım! Gerçek hayat, sadece âhiret hayatıdır.” buyurmuş, böylece müʼmin gönülleri, fânî sıkıntılar sebebiyle ümitsizlik, şikâyet ve aşırı hüzne gark olarak ilâhî takdîre rızâ hâlini zedelemekten sakındırmışlardır. Neticede ümmetine, her hâlükârda huzur, sükûn ve denge içinde kalabilmenin mânevî reçetesini vermişlerdir.

Hakîkaten insan rûhu mâneviyattan uzak kaldığı takdirde, varlıkta da darlıkta da bunalımlara sürüklenmekten kurtulamaz. Birinde insanın dizginlemesi îcâb eder, diğerinde ise tesellîye ihtiyacı olur. Bu sebeple insan, nebevî terbiye usûllerini temel alan tasavvufî telkinlere, hem varlık hem de darlık zamanlarında muhtaçtır.

RIHLE Dergisi 14.Sayısı: Ruhumuzun Mayası Tasavvuf I
RIHLE Dergisi 14.Sayısı: Ruhumuzun Mayası Tasavvuf I

Tasavvufun günümüzdeki lüzum ve ehemmiyetinin diğer bir yönü de, onun, insanları ıslah husûsunda tâkip ettiği metod ve üslûptur.

Zamanımızda insanlar, ekseriyetle dinden uzaklaşmanın ve ağır günahlar irtikâb etmenin rûhî buhrânı içindedirler. Böylelerine bir ıslah ve kurtuluş imkânı sunmanın, onlara kızıp öfkelenmek yerine, af, müsâmaha, merhamet ve şefkat yoluyla daha kolay olduğu, âşikârdır. Zira aklın ve nefsin sultasında bunalan ruhlara, İslâm’ı ilâhî bir tesellî, telâfi ve tedâvi nefhası hâlinde sunmak, onlara bir cankurtaran simidi atabilmek için günâha duyulan nefreti günahkâra taşırmamak, bilâkis günahkârı, kanadı kırık bir kuş gibi farzederek onlara şefkat ve merhametle yaklaşmak, çok daha faydalı bir irşad metodudur.

Dînî hayatın canlı tutulmasında, gelecek nesillere intikâlinde, halkın irşâdında ve İslâm’ın tebliğinde tarih boyunca ehl-i tasavvufun hizmet ve gayretlerindeki muvaffakıyet, gözler önündedir.

Nitekim geçen asrın önde gelen İslâm âlimlerinden Muhammed Hamidullah bu gerçeği şöyle ifâde eder:

“Batı toplumunda, Paris gibi bir muhitte yaşamaya başladığım zamandan beri hayretle görmekteyim ki, hristiyanları İslâmiyet’i kabule sevk eden, fıkıh ve kelâm âlimlerinin görüşleri değil, İbn-i Arabî ve Mevlânâ gibi sûfîlerdir. Bu konuda benim de şahsî müşâhedelerim olmuştur. İslâmî bir konuda benden bir îzah istendiği zaman, benim verdiğim aklî delillere dayanan cevap, soranı tatmin etmiyordu; fakat tasavvufî îzah, meyvesini vermekte gecikmiyordu. Bu konuda tesir gücümü gittikçe kaybettim. Şimdi inanıyorum ki, Hülâgu’nun yakıp yıkan istilâlarından sonra Gazan Han zamanında olduğu gibi, bugün de en azından Avrupa ve Afrika’da İslâm’a hizmet edecek olan, ne kılıç ne de akıldır; sadece kalp, yani tasavvuftur.

Bu müşâhededen sonra, tasavvuf konusunda yazılan bâzı eserleri incelemeye başladım. Bu, benim gönül gözümü açtı. Anladım ki; Hazret-i Peygamber zamanındaki tasavvuf ve büyük İslâm mutasavvıflarının yolu, ne kelimeler üzerinde uğraşmak ne de mânâsız şeylerle meşgûl olmaktır; fakat insan ile Allah arasındaki en kısa yolda yürümektir, şahsiyetin geliştirilmesi yolunu aramaktır.

İnsan, kendisine yüklenen vazifelerin sebeplerini arıyor. Mânevî sahada maddî îzahlar bizi hedeften uzaklaştırıyor; ancak mânevî îzahlar ki insanı tatmin ediyor.” 3)M. Aziz Lahbâbî, İslâm Şahsiyetçiliği, Terc. İ. Hakkı AKIN, s. 114-115, dipnot 8. İst. 1972. Bu dipnot, Muhammed Hamidullâh’ın mütercime yazdığı 27 Eylül 1967 tarihli mektubun metnidir. (Mustafa Kara, Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri, s. 542-543’ten naklen.)

Demek oluyor ki, Kur’ân ve Sünnete mutâbık olan gerçek tasavvufu redde kalkışmak, meyve veren ağacın dallarını kırmaya çalışmak gibi ağır bir vebâli yüklenmektir.

Bugün bütün dünyada bedenî açlıktan ziyade rûhî açlık kol gezmektedir. İnsanlığın yaşadığı buhranların temelinde, ruhlardaki açlık yer almaktadır. Bu sebeple de insanlık en büyük tatmini tasavvuf gibi rûha seslenen telkinlerde bulmaktadır. Nitekim günümüzün Amerika kıtasında insan rûhuna dâir en çok alâka gören eserler arasında Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’sinin de bulunduğu mâlumdur. Ayrıca Mevlânâ Hazretleri’nin doğumunun 800’üncü senesi münâsebetiyle 2007 yılının UNESCO tarafından Mevlânâ’yı anma yılı îlân edilmesi de, bu husustaki dikkat çekici gelişmelerden bir diğeridir.

Suâlinizin ikinci maddesine gelecek olursak: Dünyevî sahalara müdâhil olmanın, tasavvufî muhitlerde bir dünyevîleşme temâyülü doğurduğu düşüncesini şöyle değerlendirmek lâzımdır: Gerçek tasavvuf, kalpleri dünyaya esir olmaktan koruma eğitimidir. Zikir, sabır, şükür, kanaat ve tefekkürle gönülleri gafletten muhâfaza etmektir. Mâsivâyı kalpten çıkarıp gönül tahtını Allâhʼa hasredebilme gayretidir.

Fakat bu, dünyadan el etek çekmek mânâsına gelmez. Bilâkis “El kârda, gönül Yârʼda” düstûrunca, dünya ile meşgul olmak, fakat kalbi Hakkʼa bağlayıp onu paranın kasası yapmaktan sakınmak îcâb eder. Kendisine hiçbir beşerin sahip olmadığı kadar büyük bir dünya saltanatı bahşedilmiş olan Süleyman (as)ʼın hâli, bu hususta en güzel örnektir. Aslolan dünya ile irtibatı kesmek değil, onun, kalbi perdeleyecek derecede gönlü meşgûl etmesine mânî olmaktır.

Rasûllah (sav)'in Tevekkül Anlayışı - M. Yusuf Kandehlevî
“…Sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin önünüze de serilmesinden, onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyanın onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum!” 4)Buhârî, Rikâk 7, Cizye 1; Müslim, Zühd 6
[fotoğraf:© picpickle.com]

Peygamber Efendimizʼin şu îkazları çok mühimdir:

“…Sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin önünüze de serilmesinden, onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyanın onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum!” 5)Buhârî, Rikâk 7, Cizye 1; Müslim, Zühd 6

“… Bu ümmetten kim bir âhiret amelini dünya için yaparsa, onun âhirette herhangi bir nasîbi olmaz.” 6)Ahmed, V, 134

“Kim Allâh’ın rızâsını kazandıracak bir ilmi sadece dünyalığa sahip olmak için öğrenirse, kıyamet günü cennetin kokusunu bile duyamaz.” 7)Ebû Dâvûd, İlim, 12/3664. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Mukaddime, 23

Şüphesiz ki bu nebevî beyanlar, her müslüman için ciddî birer ikazdır. Dünyalık için dînî duyguların istismârı, lüks, israf ve güç gösterisi için yapılan aşırı harcamalar, hangi kesimden olursa olsun hiçbir müslümanın hayat tarzı olamaz. Tasavvufun hedefi de, nefsâniyeti palazlandıran bu gibi hususlardan kulun uzaklaştırılmasıdır. Bu sebeple bilhassa tasavvufî neşve sahiplerinin bu hususta daha dikkatli olmaları îcâb eder.

Merhum pederim Mûsâ Efendi şöyle buyururlardı:

“İnsan başlangıçta parayı çok sever, zaman gelir para sevgisi dâhil her şey silinir. Yine zaman gelir para sevgisi, dünya sevgisi tekrar başlar. Ama mânâ değişir bu sefer, Allah için kazanmak ve Allah yoluna vermek düşüncesi hâkim olur. İşte burada mal ile münâsebet, ibâdet hâline geliyor. Kendi nefsi için olmayınca, her faaliyet faydalıdır. 8)Altınoluk, Nisan, 1997, 134. Sayı s.28

Velhâsıl, bu fâni cihânın hakîkatini kavrayıp bâkî âleme hazırlık için dünya ile meşgûliyeti ibâdet keyfiyetine dönüştürebilme şuurunu kazanmak gerekir. Kalbin mânâdan maddeye meyletmesine mânî olup maddeden bile mânâya yol bulacak bir gönül kıvâmı kazanmaya çalışmak, her müslümanın ufku olmalıdır.

Dipnotlar   [ + ]

1.Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, 5, s.40
2.Buhârî, Rikak, 1.
3.M. Aziz Lahbâbî, İslâm Şahsiyetçiliği, Terc. İ. Hakkı AKIN, s. 114-115, dipnot 8. İst. 1972. Bu dipnot, Muhammed Hamidullâh’ın mütercime yazdığı 27 Eylül 1967 tarihli mektubun metnidir. (Mustafa Kara, Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri, s. 542-543’ten naklen.)
4, 5.Buhârî, Rikâk 7, Cizye 1; Müslim, Zühd 6
6.Ahmed, V, 134
7.Ebû Dâvûd, İlim, 12/3664. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Mukaddime, 23
8.Altınoluk, Nisan, 1997, 134. Sayı s.28
tarihinde gönderildi.

Osmanlı Dönemindeki Medrese – Tekke Ayrışmasına Nasıl Bakılmalı? – Osman Nuri Topbaş

Osmanlı Dönemindeki Medrese - Tekke Ayrışmasına Nasıl Bakılmalı? - Osman Nuri Topbaş

[dropcap]B[/dropcap]ugün sizlere [ayraç]’ta Tasavvuf Okumaları başlığında paylaşmaya devam ettiğimiz Osman Nuri Topbaş Hocaefendi ile Mülâkât‘ın üçüncü bölümünü paylaşıyoruz. Bu bölümde Osmanlı Dönemindeki Medrese – Tekke Ayrışmasına Nasıl Bakılmalı? sorusunun cevabı yer almaktadır.

[ayraç] | kitaba biraz mola…

[quote]Osmanlı dönemindeki ulemâ-meşâyıh ya da medrese-tekke ayrışmasına nasıl bakılmalı? Kadızâdeliler-Sivasîler tartışmasında, ya da daha beriye geldiğimizde Şeyh Saffet Efendi ile İzmirli İsmail Hakkı arasındaki münakaşada su yüzüne çıkan ve günümüzde de -sadece ülkemizde değil, İslâm dünyasında da- varlığını sürdürmeye devam eden bu ayrışmayı nasıl okumamız gerekiyor? Tekke ile Medrese birbirinin alternatifi ya da rakibi olmak zorunda mıdır? [/quote]

Aslında ikisi birbirinin rakibi değil, bilâkis tamamlayıcısıdır. Zira ilim, takvâ ile bir kıymet ifâde eder. Takvâsız bir ilim, insanı hakka ve hayra ulaştıramaz. Cenâb-ı Hak pek çok âyet-i kerîme ile, ibâdetlerin kalbî cihetini vurguluyor. Nasıl ki ibâdetin bir zâhirî tarafı varsa, bir de huşû tarafı, derûnî ciheti bulunmaktadır.

asavvuf; îman ve ibadetlerin zâhirî tarafıyla beraber, rûhî cihetine, huşû tarafına ve kalbî hassâsiyetlerine dikkat çeker.
Tasavvuf; îman ve ibadetlerin zâhirî tarafıyla beraber, rûhî cihetine, huşû tarafına ve kalbî hassâsiyetlerine dikkat çeker. [fotoğraf: © blogs.ft.com]

Îman da ilâhî hakîkatleri kalp ile tasdik, dil ile ikrar sayesinde gerçekleşir. Yalnızca dil ile ikrar kâfî değildir. Onun kalbe de nüfûz etmesi lâzımdır. İşte tasavvuf; îman ve ibadetlerin zâhirî tarafıyla beraber, rûhî cihetine, huşû tarafına ve kalbî hassâsiyetlerine dikkat çeker. Daha ziyade zihnî ve aklî bir faaliyet olan ilim tahsilinde de kalbî hassâsiyetlere ihtiyaç vardır. Kalbî hassâsiyetlerden mahrum bir ilim, tek başına fayda vermez. Cenâb-ı Hak, ilmi yalnızca dillerinde olan, kalplerine ve dolayısıyla fiillerine yansımayan Benî İsrâil âlimlerine “kitap yüklü merkepler” teşbihinde bulunuyor.1)Bkz. el-Cum’a, 5.

Felsefenin, hakîkate ulaşma maksadıyla başvurduğu yegâne vâsıta “akıl”dır. Her felsefî ekolde akıl, felsefenin bir şubesi olan “rasyonalizm”deki kadar -âdeta- ilâh mevkiine yükseltilmezse de, yine de filozofların hakîkat arayışında dayandıkları tek vâsıta olarak kabul edilmiştir.

[dropcap]H[/dropcap]âlbuki gözün görme, kulağın işitme hususunda bir sınırı olduğu gibi, aklın da bir idrak hududu vardır. Bu sebeple kâinattaki muammâları akılla çözmeye çalışan felsefeciler, birbirlerini tekzip ederek devam etmişlerdir. Kelâm âlimleri de, akâid ile ilgili müşkilleri, Kitap ve Sünneti esas alarak akıl aracılığıyla çözmeye çalışır.Bu bakımdan kelâm âlimleri her ne kadar filozoflara  benzerlerse de, aklı “nass”tan bağımsız düşünmediklerinden, onu meşrûiyyet çerçevesi içinde kullanırlar.

Fakat hakikatlerin idrâkinde aklın kudreti de sınırlı olduğundan, onlar da bir noktada kalırlar. İşte tasavvuf, aklın da kâfi gelmediği bu noktadan sonra kalbi devreye sokarak  teslimiyetle mesâfe almayı, huzur, yakîn ve itmi’nan hâline ermeyi telkin eder. Diğer taraftan, ilmiyye kesiminden tasavvufa gelen itirazların iki temel sebebi vardır. Birincisi; tasavvufun hakîkatinden uzak ve bîhaber olmak. İkincisi de, tasavvufun bâzı nâ-ehil kimselerdeki yanlış uygulamalarını ön plâna çıkarıp bunu bütün tasavvufa mâl etmektir.

RIHLE Dergisi - Sayı 14 - Dosya Konusu: Tasavvuf I
RIHLE Dergisi – Sayı 14 – Dosya Konusu: Tasavvuf I

Her hususta olduğu gibi tasavvufta da zaman zaman istismarcılar ortaya çıkmıştır. Bugün de birileri kalkıp; “Ben zamanın kutbuyum, gavsıyım!..” gibi iddiâlarla gerçek tasavvufun rûhundan tamamen uzak bir büyüklük iddiâsı, şöhret talebi içinde olabiliyor. Tarih boyunca bu tip istismarcıları ilmiye sınıfı kadar hakîkî mutasavvıflar da tenkid etmişlerdir. Sûfiyyeden aşırıya gidenler olabildiği gibi ulemâdan da zaman zaman aşırıya gidip işi tamamen zâhirden ibâret görenler çıkmıştır. İlmiyyede görülen bu nevî çıkışların temel sebebi, ilmin verdiği gurur ve enâniyetle, her şeyi bilip anladıklarını zannetme gafletidir. İblis’in, Kârun’un ayağının kaydığı nokta da budur.

[box type=”note”]Tasavvufun mücâdelesi, iç âlemden varlık, benlik, gurur ve kibri kazıyıp atarak hiçlik ve yokluk hâlini idrâk ettirmektir. Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri kendisine ilimde “Şemsü’ş-Şümûs”, yani “Güneşler Güneşi” denildiği bir zamanda dergâhına gittiği Abdullâh-ı Dehlevî Hazretleri onu karşılamaya bile çıkmadı. Üstelik dergâhın ne mihrâbında, ne de kürsüsünde vazifelendirildi. Önce helâ temizliğine verildi. Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri de Bursa kadısı iken Üftâde Hazretleri’nin dergâhında hiçlik ve yokluğa erebilmek için benzeri merhalelerden geçti. [/box]

Şâh-ı Nakşibend Hazretleri de hâcegândan, yani ilim erbabı hoca efendilerden idi. O da intisâbının ilk yıllarında yolların temizliği, hasta hayvanların bakımı gibi hizmetlerle vazifelendirilmişti. Bu mânevî terbiyeyi peygamberlerde de görüyoruz. Peygamberlerin hemen hemen hepsi koyun veya deve çobanlığı yapmıştır. Bu, hem bir tevâzu tâlimi, hem mahlûkâtın hissiyâtını anlayıp merhameti öğrenme, hem de yönetimin ipuçlarını kavrama merhalesi idi.

[dropcap]T[/dropcap]asavvufla ilmiye arasındaki münâkaşanın bir diğer sebebi de bilgi mertebelerinin doğru idrâk edilmeyişidir. Zira üç türlü bilgi vardır: Birincisi, umûma âit bilgi, ikincisi havâssa âit bilgi, üçüncüsü de havâssü’l-havâssa âit bilgi. Bu son mertebedeki bilgi, mahrem olarak tutulmuş, ehil olmayana teklif edilmemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de haber verilen Mûsâ (a.s.) ile Hızır (a.s.) arasındaki hâdise, bunun tipik bir misâlidir. Bunun asr-ı saâdetten de pek çok misâli vardır.

Nitekim Muâz bin Cebel (r.a.) bir gün Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in terkisine binmiş, Efendimiz(s.a.v.) orada kendisine bir bilgi vermiş ve onu herkese açıklamasına müsâade  etmemiştir. 2)Bkz. Buhârî, İlim, 49

[dropcap]E[/dropcap]bû Hüreyre (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’den iki kap (ilim) ezberledim. Birisini insanlara neşrettim. Diğerine gelince, eğer onu yaysaydım şu boynum kesilirdi.”3)Buhârî, İlim, 42

Yani havâssü’l-havâssa âit bâzı mahrem bilgilerin, henüz o mârifete ulaşamamış kimselere bildirilmesi, son derece mahzurludur. Zira bunların ehil olmayan kimseler tarafından yanlış anlaşılması kaçınılmazdır.

Şunu net olarak ifâde etmek gerekir ki sûfiyye ile ilmiyye arasında zaman zaman vuku bulan münâkaşalara her iki tarafın veya taraflardan birinin noksanlıkları sebebiyet vermiştir. Her iki kesimin veya en azından birinin kâmil olduğu zaman, ciddî bir münâkaşa görülmemiştir.
Şunu net olarak ifâde etmek gerekir ki sûfiyye ile ilmiyye arasında zaman zaman vuku bulan münâkaşalara her iki tarafın veya taraflardan birinin noksanlıkları sebebiyet vermiştir. Her iki kesimin veya en azından birinin kâmil olduğu zaman, ciddî bir münâkaşa görülmemiştir. [fotoğraf: blogs.ft.com]

Nitekim Muhyiddîn İbn-i Arabî Hazretleri de; “Hâlimize âşinâ olmayanlar, eserlerimizi okumasınlar.” buyurmuştur. Bir de bâzı cezbeli sâliklerin mânevî sarhoşluk içinde söyledikleri sözler vardır ki, bunlar da yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermiştir. Esâsen kâmil mürşidler, mânevî sarhoşluk içindeki bâzı müridlerinde gördükleri bu nevî taşkınlıkları önleyip müridlerinin o hâlleri kolayca aşmalarına yardımcı olurlar. Fakat tarih boyunca kimi zaman dirâyetli ve kâmil bir mürşidin himâye ve kontrolünden mahrum kalanlar da olmuştur. Onların söyleyip yazdıkları da bir münâkaşa mevzuu teşkil etmiştir.

Şunu net olarak ifâde etmek gerekir ki sûfiyye ile ilmiyye arasında zaman zaman vuku bulan münâkaşalara her iki tarafın veya taraflardan birinin noksanlıkları sebebiyet vermiştir. Her iki kesimin veya en azından birinin kâmil olduğu zaman, ciddî bir münâkaşa görülmemiştir.

Şu hâdise, bu gerçeği çok güzel îzah etmektedir: Bahâuddîn Nakşibend Hazretleri bilhassa hadis ilmi tahsil etmiş olup ilme ve âlimlere çok ehemmiyet veren bir Hakk dostudur. Bu husûsiyeti sebebiyle Buhara medreselerindeki birçok hoca ve talebe, kendisine mürîd olup sohbetine devam etmeye başlayınca, bâzı zâhir âlimleri medreselerin boşalacağından kaygı duymuşlardı. Bunun üzerine Bahâuddîn Nakşibend Hazretleri âlimlere: “Tarîkatimizi size anlatalım, eğer Kur’ân ve Sünnet’e aykırı bir husus varsa, söyleyin ondan vazgeçelim.” dedi. Âlimler, bütün suallerine tatminkâr cevaplar alıp uzun uzun dinledikten sonra, söyleyecek bir şey bulamadılar ve: “Tarîkatiniz istikâmet üzeredir, (yani Kitap ve Sünnet yoludur), bir îtirâzımız yok.” dediler.

Bâzıları: “Giydiğiniz külâh şöhrete sebep olmaktadır.” deyince

Hâce Bahâuddîn Hazretleri: Mâdem ki külâhım münâkaşa mevzuu oldu, onu giymemek daha münâsiptir.” deyip başındaki külâhı çıkardı ve bir fakire verdi.4)Buhârî, Enîsü’t-Tâlibîn, s. 278-279; Ebu’l-Kāsım, er-Risâletü’l-
Bahâiyye, vr. 74b-75b.

Bu hâdiseden sonra Nakşibend Hazretleri’nin ulemâ nezdindeki îtibârı daha da arttı.

Bu sebeple tasavvufu yaşadığını zanneden birtakım câhil, liyâkatsiz veya kötü niyetli kimselerin hâl ve tavırlarına bakarak onun hakîkatini reddetmek, son derece yanlıştır. Hatâ, yanlışlık ve istismarlar,her sahada olduğu gibi, dînî ilimlerde de  vâkî olabilir. Bunlar, ehli tarafından gâyet kolay bir sûrette ayırt edilir. Nasıl ki haktan ayrılan bâtıl mezhepler varsa, bunun gibi hakîkî tasavvuftan ayrılan bâtıl yollar da vardır.

Gerçek tasavvuf ehlini, bu gibi bâtıl yolların mensuplarıyla karıştırmamak gerekir. Nasıl ki İslâm’ı yanlış anlayıp yanlış yaşayan bâzı müslümanlar sebebiyle İslâm’ı tenkid etmek doğru değilse, tasavvufu da yanlış anlayıp yanlış uygulayanlara bakarak onu reddetmek doğru değildir.

Gerçek tasavvufun hedefi;

Kitap, Sünnet, imamlarınictihadları ve mürşid-i kâmillerin güzel gördükleri metodlarla dış âlem gibi iç âlemleri de temizlemek, kalbin hâllerini ıslâh ederek îmânın yakînî bir kıvamda, aşk ile yaşanmasına zemin hazırlamaktır.

Bu bakımdan tasavvuf, İslâmî ilimler bütününün ayrılmaz bir parçasıdır. Bilhassa fıkıh ile tasavvuf,  Allâh’ın emir ve nehiylerine -hem zâhiren hem de bâtınen- riâyeti temin etme hususunda, bir elmanın iki yarısı gibi, birbirini tamamlayan unsurlardır. Esâsen tasavvuf, fıkıh, îtikad ve kelâm gibi bütün İslâmî ilimler, başlangıçta aynı muhtevânın farklı yönlerini ifâde ediyordu.

Nitekim İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri fıkhı: “Kişinin dînî bakımdan lehine ve aleyhine olanları bilmesidir.” diye târif eder. İnsanın ebedî saâdetveya felâketinde birinci derecede ehemmiyetli olan, “Rabbini doğru olarak bilmek” yani mârifetullâh’a ererek O’nu kalben tanıyabilmek, bu ilmin en mühim kısmını teşkil ediyordu. Bu sebepledir ki İmâm-ı Âzam Hazretleri’nin îtikādî meseleler hakkındaki görüşlerinin yer aldığı ve zamanımıza kadar ulaşmış olan metne, “en büyük fıkıh” mânâsında “Fıkh-ı Ekber” denilmiştir.

Osman Nuri Topbaş [fotoğraf: © osmannuritopbas.com]
Nasıl ki fıkıh ilmi; abdest, tahâret, namaz, oruç gibi amelî meselelerin zâhirî sıhhat şartlarını bildirirse, tasavvuf da bunların kâmil mânâda îfâ edilmesi için gerekli olan kalbî kıvâmın kazanılmasını telkin eder. [fotoğraf: © osmannuritopbas.com]

Başlangıçta durum böyle olduğu hâlde daha sonraları bu husustaki ilmî faâliyetin genişlemesiyle fakihler/fıkıh âlimleri, îtikādî, ahlâkî, tasavvufî vs. hükümleri fıkhın dışında bırakarak onu sırf amelî ve kazâî hükümlere hasretmişlerdir. Bugün de fıkıhtan anlaşılan mânâ budur. Tasavvuf da insanın lehine ve aleyhine olanları hem zâhir hem de bâtın cephesiyle bilip muktezâsınca yaşamasını telkin etmektedir.

Nasıl ki fıkıh ilmi; abdest, tahâret, namaz, oruç gibi amelî meselelerin zâhirî sıhhat şartlarını bildirirse, tasavvuf da bunların kâmil mânâda îfâ edilmesi için gerekli olan kalbî kıvâmın kazanılmasını telkin eder.

Bu bakımdan tasavvufa, fıkıh ilminin rûhî zemini mânâsında “fıkh-ı bâtın” da denilmiştir. Meselâ âyet-i kerîmede; “Mü’minler felâh buldu…” buyrulur. Hemen devamında ise kalbî bir
husûsiyete dikkat çekilerek; “Onlar ki namazlarını huşû ile kılarlar.” buyrulur.5)Bkz. el-Mü’minûn, 1-2

İşte tasavvuf, Kur’ân-ı Kerîm’de bahsi geçen, takvâ, huşû, tevbe, rızâ gibi kalp amellerinin nasıl gerçekleşeceğini; bunun zıddına, riyâ, ucup, kibir, haset gibi kalbî marazların nasıl bertaraf edilebileceğini Kur’ân ve Sünnet’ten alıp tatbikî olarak öğreten bir eğitim yoludur.

Öte yandan, Muhammed bin Abdullah el-Hânî’nin,Âdâb adlı eserinde nakledilir ki;  “Zâhirî ilimleri tahsil etmek, insanı bâtın ilmini tahsil etmekten müstağnî kılamaz. Evvelkilerden ve sonrakilerden pek çok âlim, zâhirî ilimden sonrabâtınî ilmi terbiye ve hizmet yoluyla tahsîl etmenin  zarûretine inanmış ve bu yolun sâlikleri olmuşlardır. Meselâ Hanefî imamlarından; İbn-i Hümâm, İbn-i Şiblî, Şürunbilâlî, Hayreddîn-i Remlî, Hamevî, Zâhid el-Kevserî ve emsâli… Şâfiî imamlarından; Sultânu’l-Ulemâ İzz bin Abdüsselâm, İmâm Gazâlî, Tâcüddin Sübkî, İmâm Süyûtî, Şeyhulislâm Kadı Zekeriyyâ, Allâme Şihâb, İbn-i Hacer-i Heytemî ve emsâli… Mâlikî imamlarından; Ebu’l-Hasen eş-Şâzelî, Şeyh Ebu’l-Abbas el-Mürsî, Şeyh İbn-i Atâullah elİskenderî ve emsâli… Hanbelî imamlarından Şeyh Abdülkâdir el-Ciylî, Şeyhulislâm Abdullah el-Ensârî el-Herevî ve emsâli… Yine Seyyid Şerif Cürcânî, Molla Câmî, Abdülhakim Siyalkûtî, Abdülganî Nablûsî, İbn-i Âbidîn ve Şihâbüddîn Âlûsî gibi meşhur isimler de, Nakşibendiyye yoluna intisâb etmiş âlimlerdir.

Bunun gibi pek çok büyük âlim, zâhirî ilimleri tahsilettikten sonra bâtınî ilimleri de ehillerinden almışlardır. Sohbet, hizmet, seyr u sülûk yoluyla hüsn-i îtikad, ihlâs, günahları terk ve fazîletlerle ziynetlenmek gibi en faydalı ilimleri tahsil ederek büyük hayırlara nâil olmuşlardır.”6)Muhammed bin Abdullah el-Hânî, Âdâb, İstanbul 2009, s. 8-9.

Aynı şekilde Nakşî silsilesinden Yûsuf-i Hemedânî, Şâh-ı Nakşibend, Alâuddîn Attâr, Yâkub-i Çerhî, Derviş Muhammed, İmâm Rabbânî ve Hâlid-i Bağdâdî gibi pek çok zât da zâhirî ilimlerde zirveleşerek icâzet almış âlim şahsiyetlerdir. Nitekim Nakşî silsilesindeki ilim ehli bu zevâta, medrese kökenli olmaları  sebebiyle Hâcegân/hocalar denilmiştir.

[dropcap]İ[/dropcap]mâm Mâlik Hazretleri’nin şu ifâdeleri de çok mühimdir: “Kim fıkıhla (dînî ilimlerle) meşgul olur da, tasavvufî terbiye görmezse fâsık olur. Kim tasavvufla meşgul olur da dînî ilimleri bilmezse zındık olur. Her kim de bu ikisini cem ederse, hakîkate nâil olur.” 7)Ali el-Kārî, Mirkātü’l-Mefâtîh, Beyrut, 1422, I, 335

Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretleri de, fenâ-yı nefs mertebesine sadece Kur’ân-ı Kerîm’i sağ eline, hadîs-i şerîfleri de sol eline alıp bunların nûru ile aydınlık yolda yürüyen kişinin ulaşabileceğini ifâde etmiş,8 bir mürîdine tavsiyelerde bulunurken de: “Fıkıh ve hadis ilmini öğren, sûfîlerin câhillerinden uzak dur!” buyurmuştur.8)Abdülhâlık Gucdüvânî, Vasâyâ, Beyazıt Devlet Ktp., Veliyyüddîn
Efendi, nr. 3229, vr. 11a.

Velhâsıl, dergâh ve medrese, kesinlikle birbirine alternatif veya rakip değil, birbirinin tamamlayıcısıdır. Bir bütünün iki parçası durumundadır. Zira İslâm’ın kâmil mânâda idrâk edilip yaşanması, ilim ve irfan bütünlüğü içinde mümkündür.

Dipnotlar   [ + ]

1.Bkz. el-Cum’a, 5.
2.Bkz. Buhârî, İlim, 49
3.Buhârî, İlim, 42
4.Buhârî, Enîsü’t-Tâlibîn, s. 278-279; Ebu’l-Kāsım, er-Risâletü’l-
Bahâiyye, vr. 74b-75b.
5.Bkz. el-Mü’minûn, 1-2
6.Muhammed bin Abdullah el-Hânî, Âdâb, İstanbul 2009, s. 8-9.
7.Ali el-Kārî, Mirkātü’l-Mefâtîh, Beyrut, 1422, I, 335
8.Abdülhâlık Gucdüvânî, Vasâyâ, Beyazıt Devlet Ktp., Veliyyüddîn
Efendi, nr. 3229, vr. 11a.
tarihinde gönderildi.

“Vahdet-i vücud”, “Râbıta” vb. Konulara Bakış Açısı Nasıl Olmalıdır? – Osman Nuri Topbaş

“Vahdet-i vücud”, “Râbıta” vb. Konulara Bakış Açısı Nasıl Olmalıdır? - Osman Nuri Topbaş

rihlekitap.com’da artık paylaşımlarımızı [ayraç] başlığı altında günlük olarak paylaşacağız. [ayraç] | kitaba biraz mola… sloganı ile kitap tanıtımları, kitap alıntıları, tanıtım videoları, söyleşiler vb. etkinlikler paylaşılacak. Bugün [ayraç]‘ta Osman Nûri Topbaş Hocaefendinin RIHLE Dergisi 14. sayısına vermiş olduğu mülâkâtın 3. kısmını paylaşıyoruz.1)Kapak Fotoğrafı: © Reuters

[quote][dropcap]M[/dropcap]âlum-u âlîniz olduğu üzere birtakım çevrelerde Tasavvuf denildiğinde hemen “vahdet-i vücud”, “vahdet-i şuhûd”, “râbıta”… gibi ihtilâflı hususlar akla geliyor. Bu gibi hususlar hakkında doğru bakış açısı ne olmalı?[/quote]

Evvelâ şunu ifâde edelim ki “vahdet-i vücûd” ve “vahdet-i şühûd”un iddiâ edildiği gibi şirkle ve küfürle alâkası yoktur. Bilâkis bunlar tevhîdin derûnî bir lezzet hâlinde hissedilip dış âlemdeki tezâhürlerinin tefekkür nazarıyla seyredilişinden ibârettir. Hele hele bunların Eflâtunʼun, tamamen bir şirk sistemi olan panteizmʼiyle hiçbir alâkası bulunmamaktadır.

Vahdet-i Vücûd, Muhyiddîn ibn-i Ara­bî Haz­ret­le­ri ta­ra­fın­dan sis­tem­leş­ti­ril­miş ta­sav­vu­fî bir telâkkîdir. Bu hu­sus­ta “Vah­det-i Şü­hûd” de­ni­len di­ğer bir te­lâk­kî da­ha var­dır ki, bu da “Mü­ced­did-i Elf-i Sâ­nî” / “ikin­ci bi­nin ye­ni­le­yi­ci­si” ün­va­nı­nı al­mış olan İmâm-ı Rab­bâ­nî Haz­ret­le­ri’ne âit­tir. Bu iki gö­rüş, as­lın­da ay­nı şe­yi fark­lı pen­ce­re­ler­den îzah­tan baş­ka bir şey de­ğil­dir. Yani her iki­si de, Ce­nâb-ı Hakk’ın “Vü­cûd” sı­fa­tı­nın mâ­hi­ye­ti ile, gö­re­bil­di­ği­miz âlem­de­ki vü­cud/var­lık ara­sın­da­ki far­kı, kav­ra­yış ve açık­la­yış­tır. Bir fark­la ki Vah­det-i Vü­cûd, tev­hî­di his­set­mek; Vah­det-i Şü­hûd ise tev­hî­din te­cel­lî­le­ri­ni mü­şâ­he­de ederek tefekküründe derinleşmek­tir.

Şe­hâ­det âle­mi de­di­ği­miz bu âlem­de­ki var­lık­lar, izâ­fî ola­rak mev­cut­tur; ken­di var­lık­la­rı ba­kı­mın­dan hiç­bi­ri var ola­maz. Mut­lak Var­lık’ın sı­fat­la­rı­nın; eser­le­ri­nin, hü­küm­le­ri­nin, kud­re­ti­nin, ya­ra­tı­cı­lı­ğı­nın maz­har­la­rı ol­mak iti­ba­riy­le mev­cut sa­yı­lır­lar. Zât-ı ulû­hiy­yet, bü­tün var­lık­lar­da ya­ra­tı­cı­lı­ğı­nı, kud­re­ti­ni, hik­me­ti­ni, ted­bi­ri­ni, ta­sar­ru­fu­nu, sı­fat­la­rı­nı iz­hâr et­mek­le be­ra­ber var­lık âle­mi, hiç­bir va­kit Zât-ı İlâhîʼnin zu­hû­ru de­ğil­dir. Ya­ni var­lık âle­mi, Zâtʼın de­ğil sı­fat­la­rı­nın zu­hû­ru­dur. Do­la­yı­sıy­la Zât-ı İlâhî, her şey­den mu­kad­des ve mü­nez­zeh­tir.

Bunu müşahhas bir misalle açacak olursak, meselâ Gü­neş ol­maz­sa ışı­ğı da ola­maz; fa­kat Gü­neşʼin ışı­ğı, Gü­neşʼ­ten ay­rı bir var­lı­ğa sa­hip ol­ma­mak­la be­ra­ber Gü­neş de de­ğil­dir. Her şe­yi O bil­mek ve ta­nı­mak; kâ­ina­tı, var­lık âle­mi­ni ilâh ka­bul et­mek­tir ki bu, “Bir”i “her” ola­rak dü­şü­nen mad­de­ci­li­ğe yol açar.

[box] Ef­la­tun’un or­ta­ya at­tı­ğı “pan­te­izm” de­ni­len inanç, iş­te bu va­him yan­lış ve sap­lan­tı­dan kay­nak­lan­mış­tır. Ba­zı­la­rı Vah­det-i Vü­cûd’u da bu inanç sis­te­mi içi­ne çek­mek is­te­miş ve o sis­tem için­de ka­bul et­miş­se de ger­çek mutasavvıflar, böy­le bir sa­pık inan­cı dâimâ reddet­miş­ler­dir.[/box] Çün­kü her şe­yi, O’nun var­lı­ğıyla var ol­muş bil­mek­le be­ra­ber, Zâtʼı her şey­den tenzih etmek, ger­çek Vah­det-i Vü­cûd anlayışıdır. Ya­ni kâ­inat, Hakk’ın sı­fat­la­rı­nın maz­har­la­rı­dır; fa­kat Oʼnun Zâ­tʼı, kâ­inat de­ğil­dir. Zira Ya­ra­tı­cı, as­lâ ya­ra­tıl­mış şek­lin­de zu­hûr et­mez. Bunun aksi bir ka­naate sahip olmak, apa­çık kü­für­dür. Çün­kü Ce­nâb-ı Hakkʼın bir sıfatı da “mu­hâ­le­fe­tün li’l-ha­vâ­dis”­tir. Ya­ni eşi ve ben­ze­ri yok­tur, ya­ra­tıl­mış­la­rın hiç­bi­ri­ne ben­ze­mez. Do­la­yı­sıy­la O, her tür­lü ant­ro­po­mor­fik (be­şe­rî) sı­fat­lar­la tav­sif­ten mü­nez­zeh­tir.

Suâlinizde bahsettiğiniz râbıta mevzuuna gelince: Râbıta, sevilen kimseye karşı muhabbeti canlı tutmaktır. Bunun en güzel misâli, Ashâb-ı kirâm ile Peygamber Efendimiz (sav)ʼdir. Sahâbe içindeki en zirve misâl ise şüphesiz ki Hazret-i Ebû Bekir (ra) ile Efendimiz (sav) arasındaki kalbî irtibattır.

Ashâbın Efendimizʼle olan kalbî irtibatları sayesinde ruhlarında meydana gelen in‘ikâs ve insibağ, Efendimizʼin hâllerinin kendilerine transfer olmasıyla, yani hâl sirâyetiyle neticelendi. Bundan dolayıdır ki sahâbe-i kirâm, Peygamber Efendimiz (sav)’e samimiyetle; “Canım, malım, her şeyim Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah!” diyebilmekten, büyük bir haz ve lezzet aldılar. Allah ve Rasûlü’nün yolunda her şeylerini fedâ etmeyi, canlarına minnet bildiler. “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96) hadîs-i şerîfinin muhtevâsı içine girerek Efendimizʼle hâl beraberliği, fiil beraberliği, hissiyat ve fikriyat beraberliği içinde oldular.

Peygamber torunu Hazret-i Hasan (ra)ʼın şu ifâdeleri de râbıtanın mânevî tekâmüldeki müstesnâ mevkiine ne güzel işâret etmektedir:

Hazret-i Hasan (ra), üvey dayısı Hind bin Ebî Hâle’ye Rasûlullah r’in hilyesini sorarken, içinde bulunduğu hâlet-i rûhiyeyi şu sözleriyle dile getirmiştir:

“Dayım Hind bin Ebî Hâle, Allah Rasûlü’nün hilyesini çok güzel anlatırdı. Kalbimin O’na bağlı kalması ve O’nun izinden gidebilmem için, dayımın Allah Rasûlü’nden bir şeyler anlatması, benim çok hoşuma giderdi.” (Tirmizî, Şemâil, s. 10)

Osman Nuri Topbaş Hocaefendiyle Mülâkât - RIHLE Dergisi 14. Sayısı - Tasavvuf
Râbıtanın gâyesi, Rasûlullah Efendimiz (sav)’e ulaşan Allah dostları silsilesiyle mânevî irtibâtı kuvvetlendirerek bu beraberlikten feyz almaktır. Muttasılan bir elektrik kablosuna tutunan insanlar gibi en sondaki insan da aynı akımdan istîdâdına göre bir hisse alabilir.

Bu söz, fiilen râbıtayı ifâde etmektedir. Zira Efendimiz (sav)ʼin tasvîrini dinlemek, Oʼnunla kalbî bir bağ kurmak için en feyizli vesîlelerden biridir. Yani tasavvufî bir usûl olan râbıta da, Efendimiz (sav) ve sahâbenin tatbikâtından alınmadır.

Öte yandan, râbıtanın lügat mânâsı, bağ ve alâkadır. Bu yönüyle esâsen kâinatta râbıtasız hiçbir canlı yoktur. Her şey birbiriyle irtibat hâlindedir.

Bir anne-babanın evlâdına, evlâdın anne-babasına, bir delikanlının nişanlısına, bir gencin sevip kendisine örnek aldığı bir şahsa da böyle bir kalbî bağı vardır. Yani dünyevî ve fânî şeylerde bile böylesine tabiî bir muhabbet bağı varken, mâneviyatta bu bağın olmaması düşünülemez.

Ayrıca gönlünü mânevî rehberlere bağlamayan insanların; “Tabiat boşluk kabul etmez.” hakîkati mûcibince, yanlış örneklerin peşine takılması da kuvvetle muhtemeldir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, mü’minleri sâdık ve sâlih kullarıyla beraber olmaya teşvik ederek:

“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun!” (et-Tevbe, 119) buyurmaktadır.

Cenâb-ı Hak; “ كُونُوا صَادِقِين /sâdıklar olun” buyurmuyor. “كُونُوا مَعَ الصَّادِقِين  /sâdıklarla beraber olun” buyuruyor. Çünkü sâdık olmak, sâdıklarla beraberliğin en tabiî neticesidir. Tıpkı fâcir olmanın da fâcirlerle beraberliğin en tabiî neticesi olduğu gibi…

Demek ki bâzı nâdanların sıkça dillendirdiği; “Bizim sâdık kullara ihtiyacımız yok, bize yalnız Kurʼân yeter, biz onu doğrudan kendimiz anlarız, aklımız yok mu, vâsıtaya ne gerek var…” gibi ifâdeler, câhilâne sözlerdir. Modernizm ve pozitivizmin getirdiği, bütün gerçekleri deneme-yanılma sûretinde test edip gördükten sonra kabul etmek şeklindeki bu vahim hatâ, insanın madden ve mânen helâkinden başka bir şey sağlamaz. Çünkü hayatta idrâk edilecek hakîkatler sonsuz, fakat insanın aklı sınırlı, ömür de kısadır. Ateşin yakıcı olduğunu anlamak için illâ ki elini ateşe sokmak gerekmez. Geçmiş tecrübelerden ders almayı, bu hususlarda rehberlik edenlere îtibâr etmeyi bilmek îcâb eder.

Hâce Ubeydullah Ahrâr Hazretleri buyurur ki:

“Âyet-i kerîmedeki «Sâdıklarla beraber olun!» emri, dâimî bir sûrette beraberliği ifâde eder. Âyette «beraberlik», mutlak olarak zikredildiğinden, hem fiilî, hem de hükmî beraberliği ifâde eder. Fiilî beraberlik, sâdıkların meclisinde kalp huzûruyla fiilen bulunmaktan ibârettir. Hükmî beraberlik ise gıyâblarında da onların hâllerini tahayyül etmekten ibârettir.”

Râbıtanın gâyesi, Rasûlullah Efendimiz (sav)’e ulaşan Allah dostları silsilesiyle mânevî irtibâtı kuvvetlendirerek bu beraberlikten feyz almaktır. Muttasılan bir elektrik kablosuna tutunan insanlar gibi en sondaki insan da aynı akımdan istîdâdına göre bir hisse alabilir.

Allah dostlarıyla olan bu mânevî beraberliğin yanında maddî beraberlik de olabilirse bu, “nûr üstüne nûr” olur. Fakat tasavvufî terbiyede kuru kuruya bir fiilî beraberlik de makbul değildir. Zira kimileri, bir mürşid-i kâmilin dizi dibinde bulunurlar da gafletlerinden dolayı bir hisse alamazlar. Öte yandan uzak diyarlardaki nice samimî mürîdler, mürşidlerine duydukları engin hürmet, hasret, aşk ve bağlılıkları vesîlesiyle müstesnâ nasiplere nâil olabilirler. Nitekim büyükler; “Yemen’deki yanımda, yanımdaki Yemen’de.” buyurmuşlardır. Bu sebeple asıl mühim olan, nerede olursa olsun, kalbî beraberlik duygusunu yitirmemektir. Nitekim Rasûlullah r Efendimiz de:

“İnsanlardan bana en yakın olanlar, kim ve nerede olursa olsun Allâh’a karşı takvâ sahibi olan müttakîlerdir.” buyurmuştur.2)Ahmed, V, 235; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, Beyrut 1988, IX, 22.

RIHLE Dergisi - Sayı 14 - Dosya Konusu: Tasavvuf I
RIHLE Dergisi – Sayı 14 – Dosya Konusu: Tasavvuf I

Tasavvufî terbiyede çok ehemmiyetli bir usûl olan râbıta, adı ve tatbik şekli az çok farklı olsa da, hemen hemen bütün tarîkatlerde mevcuttur. Fakat râbıta, bilhassa 19. asırdan itibâren bâzıları tarafından bir îman-küfür meselesi hâline getirilerek şiddetle tenkid edilmiştir. Hâlbuki râbıta, -daha önce de ifâde ettiğimiz üzere- gâyet tabiî bir psikolojik vâkıadır. Onun îtikadla bir alâkası yoktur. Bu hususta Ubeydullah Ahrâr Hazretleri şöyle buyurmuştur:

“…Kalbi mal-mülk gibi dünyevî şeylere bağlı olan ve bunları düşünen kişi kâfir olmuyor da, kalbi bir mü’mine bağlamak, niçin küfre sebep olsun?”3)Ali bin Hüseyin Safî, Reşahât-ı Aynü’l-Hayât (thk. Ali Asgar Mu‘îniyân), Tahran 2536/1977, II, 636-637.

Velhâsıl râbıta, mürîdin mürşidine duyduğu muhabbeti dâimâ gönlünde tâze tutarak onun sâlih amellerini ve güzel hâllerini taklide çalışmasından ibârettir. Mürşide duyulan hürmet ve muhabbetin bu sûretle dâimâ tâze tutulması, müride mânevî bir dirilik kazandırır. Zira sâlih zâtların sohbeti kadar muhabbeti de tesirli ve faydalıdır.

Râbıtanın asıl sermâyesi muhabbettir. Fakat her hususta olduğu gibi muhabbette de aşırıya kaçmak, kişiyi ifratlara sürükler. Bu sebeple râbıta, öndeki bir mürşide ulûhiyet izâfe edercesine aşırı davranışlara girmek değildir. Allah korusun, böyle bir muhabbet, kişiyi şirke sürükler. Mürşid, mürîd için sadece bir “vâsıta”dır. Vâsıtaya muhabbette ileri giderek onu “gâye” hâline getirmek, son derece yanlıştır.

Unutmamak gerekir ki peygamberler dışında her kul, âciz ve kusurludur. Hattâ peygamberler bile beşer olmak hasebiyle zelle işlerler. Fakat teʼyîd-i ilâhîye mazhar oldukları için, tashih edilirler. Dolayısıyla mâneviyat büyüklerine muhabbet ve hürmet ne kadar gerekliyse de, onları yüceltmede şerʼî hudutlara riâyet etmek de son derece zarûrîdir.

Dipnotlar   [ + ]

1.Kapak Fotoğrafı: © Reuters
2.Ahmed, V, 235; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, Beyrut 1988, IX, 22.
3.Ali bin Hüseyin Safî, Reşahât-ı Aynü’l-Hayât (thk. Ali Asgar Mu‘îniyân), Tahran 2536/1977, II, 636-637.
tarihinde gönderildi.

Tarikatler Arasındaki Farklılıkların Kaynakları – Osman Nuri Topbaş

Osman Nuri Topbaş Hocaefendiyle Mülâkât - RIHLE Dergisi 14. Sayısı - Tasavvuf

[dropcap]T[/dropcap]asavvuf Okumaları başlığında paylaşımlara devam ediyoruz. Hatırlayacağınız gibi 20 Şubatta RIHLE Dergisi 14.Sayısından Osman Nuri Topbaş Hocaefendiyle yapılan mülâkâtın ilk sorusunu paylaşmıştık (Bir önceki yazıyı buradan okuyabilirsiniz.). Bugün sizlere mülâkâtın ikinci sorusu ve cevabını paylaşıyoruz. Hayırlı Okumalar.

[quote]Tefsir, Hadis, Fıkıh… gibi İslâmî ilimlerde olduğu gibi Tasavvufta da tarih içinde ekoller ve anlayışlar arasında farklılaşmalar olmuş. Tarikatler arasındaki farklılıkların kaynak ve hikmeti konusunda neler söylemek istersiniz?1)Osman Nuri Topbaş Hocaefendiyle Mülâkât, RIHLE Dergisi, İstanbul, Ocak 2012, Sayfa 120-121[/quote]

İfâde ettiğiniz gibi, diğer İslâmî ilimlerde mezhepler ve ekoller nasıl doğduysa, tarîkatler de aynı temel sebep ve ihtiyaçların bir mahsûlüdür.

Tasavvufun bir ilim olarak tedvîni ve sülûk edilen bir yol olarak ortaya çıkışı, hicrî ikinci asra tekābül etmektedir.

Asr-ı saâdette; kelâm, îtikad ve fıkha dâir mezhepler de henüz teşekkül etmemiş, ilmî usûller dâhilinde tedvîn edilmemişti. Ancak o zaman da îtikādî, fıkhî vs. hükümler mevcuttu ve Allah Rasûlü (sav) tarafından sahâbeye tâlim ediliyordu. Belli bir süre sonra, meselâ “fıkıh” ilminde otorite sayılan büyük âlimlerin ictihadları, talebeleri tarafından benimsenip sistemleştirilmiş ve bu farklı metod ve usûllere “mezhep” adı verilmiştir. Mezhepler, o büyük âlimlerin isimlerine nisbet edilmiştir.

Osman Nuri Topbaş [fotoğraf: © osmannuritopbas.com]
Osman Nuri Topbaş [fotoğraf: © osmannuritopbas.com]

[box type=”note”]Diğer İslâmî ilimler gibi tasavvufun muhtevâsı da, telkîn ettiği “zühd” ve “takvâ” duygusuyla, insanları ulaştırmak istediği ihsan ve rabbânîlik ufkuyla aynı minvalde asr-ı saâdette yaşanıyordu. Sahih tasavvuf anlayışının temel aldığı bütün düsturlar, Kurʼân-ı Kerîm ve asr-ı saâdette, Rasûlullah (sav) ve ashâbının hayatında mevcuttu.

Aradan zaman geçtikçe asr-ı saâdetin o feyizli hayatını devam ettiren takvâ ehli âlim ve ârifler, halkın dünyaya râm olup gaflete dalmasına mânî olmak gâyesiyle, rızâ-yı ilâhî için onlara nasihatte bulunmaya başladılar. Bu zevâtın bir çığır açmak, bir hayat üslûbu meydana getirmek gibi maksatları da yoktu. Gâye, İslâm’ı özüne uygun bir şekilde güzelce yaşamak ve ibadetleri -Kur’ân ve Sünnet’te bildirildiği üzere- “ihsan” kıvâmında ve “huşû” ile îfâ edebilmekti.[/box]

Ancak onların sohbet ve nasihatlerinden istifâde ederek hâllerinden hisse alanlar, bu zâtları kendilerine mânevî rehber, üstad ve mürşid kabul ettiler. Bu kimseler, onların nasihatlerini, yani mü’mini rûhî olgunluğa erdirip Hakkʼa yaklaştıran terbiye ve tezkiye metodlarını sistemleştirerek mânevî bir disiplin hâline getirdiler. Neticede bu üstadların isimlerine veya usûllerine nisbet edilen tarîkatler meydana geldi. Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Rufâiyye, Mevleviyye, Halvetiyye, Celvetiyye gibi…

Tarîkat, her tasavvuf kolunun Hakkʼa vâsıl olma husûsunda izlediği usûl ve yolun adıdır. Zamanla, farklı metodlar takip eden çeşitli tarîkatlerin meydana gelmesi, ihtilâftan dolayı değil, ihtiyaçtan dolayıdır. Zira insanların mizaç, karakter, meşrep ve tabiatleri birbirinden farklıdır. Dolayısıyla tarîkatlerin bu gerçek ışığında çeşitlenmesi, herkese mânevî arınma ve rûhî tekâmül için mizâcına uygun bir tarîkate intisâb ederek terbiye olma imkânı sağlamıştır.

Meselâ, umûmiyetle coşkun mizaçlı bir insan, Kâdirîlikʼte takip edilen usûllerle daha kolay terakkî ederken; şâir, sanatkâr ve romantik mizaçlı kimseler, daha ziyade Mevlevîlik’te huzur bulur. Vakur, sakin mizaçlı, derûnî istîdâdı yüksek insanlar ise Nakşîlikʼte kendilerine bir uygunluk görür ve bundan dolayı da o yolun telkinlerine ve terbiye usûllerine daha kolay râm olarak feyz alma imkânı bulurlar. Bunu bütün tarîkatlerin karakteristik özelliklerine göre ifade etmek mümkündür.

Bu bakımdan tarîkatlerin çeşitlenmesi, Allâhʼın bir rahmetidir. Zira meşhur tâbiriyle; “Hakkʼa giden yollar, mahlûkâtın nefesleri adedince çoktur.” Yeter ki Kurʼân ve Sünnet ölçülerinin belirlediği istikâmette olsun.

Peygamber Efendimiz (sav), Hazret-i Ebû Bekir (ra)ʼa hafî zikri, Hazret-i Ali (ra)ʼa da cehrî zikri telkin etmiştir. Farklı sahâbîlere farklı virdler verdiği2)Bkz. İbn-i Mâce, Edeb 56; Buhârî, Fedâilu Ashâbuʼn-Nebî 9, Deavât 11; Müslim, Zikir 79, 80.  ve kimi zaman da zikir halkaları kurdurup topluca zikir icrâ ettikleri3)Bkz. Ahmed, IV, 124. bilinmektedir. En mühim tasavvufî terbiye vâsıtası olan zikir/evrâd hususundaki bu farklı uygulama ve tercihler, mânevî terbiye usulleri ve tarîkatlerin çeşitlenmesinin en temel sebeplerden birini teşkil etmiştir. Fıkhî mezheplerde olduğu gibi tasavvufî tarîkatlerde de kaynak, Kitap ve Sünnettir.

Dipnotlar   [ + ]

1.Osman Nuri Topbaş Hocaefendiyle Mülâkât, RIHLE Dergisi, İstanbul, Ocak 2012, Sayfa 120-121
2.Bkz. İbn-i Mâce, Edeb 56; Buhârî, Fedâilu Ashâbuʼn-Nebî 9, Deavât 11; Müslim, Zikir 79, 80. 
3.Bkz. Ahmed, IV, 124.
tarihinde gönderildi.

Dergi Okumaları: “Hal” olarak Tasavvuf – Ebubekir Sifil

"Hal" olarak Tasavvuf - Ebubekir Sifil

Günlüğümüzde paylaştığımız okumalarımıza Dergi okumaları olarak devam ediyoruz. Dergi okumaları başlığında, günlüğümüzde RIHLE Dergisinden paylaşımlar yapacağız. Bugün yapacağımız paylaşım RIHLE Dergisi 14. Sayısı Tasavvuf -I sayısından dosya yazısı olan, Ebubekir Sifil hocanın kaleme aldığı “Hal” Olarak Tasavvuf yazısını paylaşıyoruz.

[dropcap]L[/dropcap]ugatte “yün giymek” anlamındaki Tasavvuf kelimesinin ıstılahî olarak pek çok tarifi yapılmıştır. Her sûfî, içinde bulunduğu hale ve döneme göre kendisine daha önemli gelen veya durumun icab ettirdiği noktalara ağırlık vererek Tasavvuf’u tarif etmiştir.

Hatta bu sebepten ötürü, aynı kişinin Tasavvuf’u birden fazla şekilde tarif ettiğini de görebilmekteyiz.

Ancak burada esas konuya geçmeden önce önemli bir hususun altını çizmek gerekir. Tasavvuf, alıştığımız manada bir “müsbet bilim” veya İslamî anlamda bir “zahirî ilim” değil de bir “hal ilmi”, bir “batınî-ruhî tecrübe” olduğu için, onu tanımanın en sağlam ve gerçekçi yolu, onu tanımlarda aramaktan ziyade fiilen yaşamaktan geçer. Bu söylediğimiz, Tasavvuf hakkında yapılan tanımların onu hiç yansıtmadığı anlamına elbette gelmemektedir. Fakat işin özünün bu olduğunu da hatırdan çıkarmamak durumundayız…

Konumuza dönecek olursak; Tasavvuf hakkında yapılan tariflerin ortak bir özelliği vardır. O da, hemen hepsinin, Kur’an-ı Kerim’den bir (yahut birkaç) ayete veya Resul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in hadis-i şeriflerinden birisine (yahut birkaçına) dayanıyor olmasıdır.

Örnek olarak burada bunlardan birkaçını zikredecek olursak;

Cüneyd-i Bağdâdî‘ye göre Tasavvuf, “Bütün varlık ile alakayı kesip, Allah (c.c.) ile beraber olmaktır.”

Onun bu tarifi, Kur’an-ı Kerim’deki şu ayetlerden ve benzerlerinden alınmış gibidir:

“Onlar, ne ticaret, ne de alış verişin, kendilerini Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” 1)24/en- Nûr, 37.

Rabbinin ismini zikret ve bütün varlığınla O’na yönel.” 2)73/el-Müzzemmil, 8.

Ma’rûf-u Kerhî‘ye göre Tasavvuf, “Hakikatleri esas almak, insanların sahip olduğu şeylerden ümit kesmektir. Fakr’ı nefsinde tahakkuk ettirememiş olan kimse, Tasavvuf’un hakikatine ulaşamaz.”

Tasavvuf büyüklerinden Şiblî, buradaki “Fakr”ı şöyle izah etmiştir: “Varlıklardan istiğna etme (onlara bağlanmama) halini, sadece Hakk’ı gaye edinmek sure­tiyle gerçekleştirmek.” 3)Tıpkı Tasavvuf gibi Fakr ve diğer Tasavvufî ıstılahlar da, yukarıda be­lirttiğimiz sebeplerden dolayı farklı şekil­lerde tarif edilmiştir.

RIHLE Dergisi - Sayı 14 - Dosya Konusu: Tasavvuf I
RIHLE Dergisi – Sayı 14 – Dosya Konusu: Tasavvuf I

Bu tarif de aşağıdaki ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden alınmış gibidir:

“Gerçek şu ki, insan, kendini kendine yeterli görerek azar.” 4) 96/el-Alak, 6-7. 

“(Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşmayan fakirler için olsun…” 5)2/el-Bakara, 273.

“Abdullah b. Mugaffel’den (r.a.) rivayet edildiğine göre bir adam Resulullah’a (s.a.v.), “Ya Resulallah! Vallahi ben seni seviyorum” dedi. Resul-i Ekrem ona, “Söylediğin söze dikkat et” buyurdu. Adam “Vallahi ben seni seviyorum” diye mukabele etti ve bunu üç kere tekrarladı. Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdu: “Eğer beni seviyorsan, fakra karşı bir zırh hazırla. Çünkü fakrın beni sevene doğru akması, selin, durak yerine doğru akmasından daha sür’atlidir.”6)et-Tirmizî, “Birr”, 24.

Zünnûn-i Mısrî; Ehl-i Tasavvuf’u şöyle tarif etmiştir: “Onlar öyle kimselerdir ki, Allah’ı her şeye tercih etmişlerdir; Allah da onları her şeye tercih etmiştir.”

Bu tarif,

“O, sizi seçti” 7)22/el-Hacc, 78. ayetinden alınmış gibidir. Zira Ca’fer-i Sâdık şöyle demiştir: “Sıdk, mücâhede demektir. Aynı zamanda Allah’ın, senin üzerine başkasını tercih etmediği gibi, senin de Allah üzerine başkasını tercih etmemendir. Zira Cenab-ı Hak, “O, sizi seçti” buyurmuştur.” 8) El-Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, 4/380.

Ruveym;, Tasavvuf’u, “Nefsi, Allah-u Teâlâ’nın muradına teslim etmektir” şeklinde tarif etmiştir. 9)Tasavvuf hakkındaki bu tarifler ve geniş bilgi için bkz. Kuşeyrî, Risâle, 138 vd; Sühreverdî, Avârifu’l-Ma’ârif, 53 vd.

Bu tarif,

“Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah’tan razı oldular.”10) 5/el-Mâide, 119. ayetinden ve benzeri ayetlerden alınmıştır.

Cüneyd-i Bağdâdî’ye “Rıza nedir” diye sorulduğunda, “İradeyi kaldırmaktır” diye cevap vermiştir. Kannâd, “Rıza, acılığına rağmen kalbin, kaza-i ilahî ile sükûnet bulmasıdır” demiştir. İbn Atâ da şöyle der: “Rıza, kalbin, Allah Teala’nın kul için olan kadîm iradesine nazar etmesidir. Çünkü kul, Allah’ın, kendisi için en efdal olanı seçtiğini bilir ve buna razı olarak kızmayı bırakır.” 11)Ebu Nasr es-Serrâc, el-Luma’, (Tercüme: Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz), s. 52.

Şüphesiz burada örnek olması kabilinden zikrettiğimiz tariflerden her biri, Tasavvuf’un bir veçhesini yansıtmaktadır. Belki Tasavvuf’u kâmil manada tarif edebilmek için, Ehl-i Tasavvuf tarafından yapılmış bu tariflerin her birini aynı anda ve bir bütün olarak doğru kabul etmek gerekir.

Şu halde Tasavvuf’u, “Kulun, Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) rızasını tek gaye edinerek hayatını Kur’an ve Sünnet‘in bildirdiği doğrultuda yönlendirmesi” olarak tarif etmek mümkündür.

RIHLE Dergisi 14.Sayı - Tasavvuf I
© Hasan Seraş

Hayatın böyle bir çizgide yaşanabilmesi için elbette Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) ve Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in önce bizden ne istediğini, sonra da bu isteğin nasıl yerine getirilebileceğini bilmemiz gerekir. Kur’an ve Sünnet neyi nasıl anlamlandırıyor ve neye ne kadar önem ve değer veriyorsa, imanında hassasiyet sahibi mü’minler bunları çok iyi bilmeli ve bunların her birini birer vazgeçilmez ilke olarak hayatına titizlikle intikal ettirmelidir.

Kulun, Kur’an ve Sünnet rehberliğinde tevbe ile başlayan iç arınma (nefis tezkiyesi) mücahedesi, İhlas, Takva ve Zühd esaslarına riayetle bir “hayat tarzı” haline gelecek ve bu yola girmiş olan kimse (sâlik), Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) rızasına ulaşabilmek için hayatının her anında nefsini kontrol altında tutabilmenin gayreti içinde olacaktır.

Cenab-ı Hak (c.c.) şöyle buyurur:

“Muhakkak Allah indinde en değerliniz, en çok takva sahibi olanlarınızdır.” 12)49/el-Hucurat, 13.

Yine şöyle buyurur:

“Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır. (Resulüm!) De ki: Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takva sahipleri için Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin) üstünde Allah’ın rızası vardır. Allah kullarını çok iyi görür.” 13)3/Âl-i İmrân, 14-15.

Yine şöyle buyurur:

“(İblis) dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlaslı kulların müstesna.” 14)15/el-Hicr, 39-40.

Yukarıda zikrettiğimiz üç ayet-i kerime, Takva, Zühd ve İhlas kavramlarının niçin önemli olduğunu vurgulayan ilahî fermanlardır ve Kur’an-ı Kerim’de bu üç hususun ne kadar önemli olduğunu belirten ayetler elbette bunlardan ibaret değildir. Bunları sadece birer örnek olarak zikrettik.

Bu demektir ki, mü’min bir kulun, günlük yaşan­tısında, ibadetlerinde ve kendisi dışındaki varlıklarla ilişkilerinde bu üç noktaya titizlikle riayet etmesi hayatî öneme sahiptir ve işte bunu sağlamak Tasavvuf’un en temel gayesidir.

Şüphesiz bunun yolu da, nefsi, kötü huy ve alışkanlıklardan (ahlak-ı zemime) arındırmak ve bunların yerine ilahî rızaya uygun alışkanlıkları (ahlak-ı hamide) ikame ederek olgunlaştırmaktan; kalbi, Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) nazar ve iltifat edeceği bir tecelligâh haline getirmek ve ilahî emir ve yasaklara en ince noktalarını gözeterek riayet etmeye çalışmaktan geçer.

Burada nefsin arındırılıp olgunlaştırılması ve kalbin temizlenmesi olarak ifade ettiğimiz iki faaliyet, günümüzde alabildiğine ihmal edildiğini üzülerek gördüğümüz hususlardır. Oysa Kur’an ve Sünnet‘e baktığımızda bunların zaruret derecesinde önemli görevler olduğunu görmekteyiz.

Cenab-ı Hak (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

“Gerçek şu ki, iyice temizlenen, Rabbinin adını anıp, O’na kulluk eden kimse şüphesiz kurtuluşa ermiştir.” 15)87/el-A’lâ, 14-15.

Aynı doğrultudaki bir diğer ayet-i kerimede de Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak kim nefsini tertemiz yaparsa kurtu­lur, kim de onu kötülüklere gömerse hüsrana uğrar.” 16)91/eş-Şems, 9-10.

İşte bu ayetlerde kurtuluşun şartı olarak belirtilen “temizlenme” veya “nefis temizliği”, Tasavvuf dilinde adına “nefis tezkiyesi” denen faaliyettir ve bu faaliyet, Tasavvuf’un gerçekleştirmeyi gaye edindiği en temel hususlardan birisidir.

Bir diğer ayet:

“O gün ne mal fayda verir, ne de evlat! Ancak Allah’a temiz bir kalp ile gelenler (kurtulur).” 17)26/eş-Şu’arâ, 88-89.

Bu ayet-i kerimede kulu ahirette kurtaracak olan bütün amel ve davranışların, neticede kalbin selametine bağlı olduğu ve kalp selameti kaybolduğu zaman ne malın, ne de evladın kişiye herhangi bir fayda vermeyeceği beyan buyurulmaktadır.

Burada anlatılan kalp, Allah Teala’ya ve O’nun emrine teslim olmuş kalptir. Bu kalpte Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) emirlerine muhalefetin eseri kalmaz. Zira bu öyle bir kapltir ki, masivadan sâlim olmuş (kurtulmuş)tur. Rabbinden başkasını murad etmez, Rabbinin emrettiklerinden başkasını işlemez. Onun tek gayesi Allah Teala’dır, O’nun emri ve şeriatıdır. Hiçbir şüphe bu kalp ile Allah Teala’nın emirleri arasına giremez.

Ebubekir Sifil - Hal Olarak Tasavvuf
Ebubekir Sifil – Hal Olarak Tasavvuf

Kalp böyle bir duruma geldiği zaman şirkten, günahlardan, bid’atlerden, batıl olan her şeyden arınmış, selamet bulmuş demektir. Böyle bir kalbe sahip olan kimsenin bütün ahvali, sözleri, amelleri, zevkleri, zahir ve batın bütün fiilleri Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in nuru ile selamet bulmuş demektir. 18)Bkz. İbnu’l-Kayyım, Miftâhu Dâri’s-Sa’âde, I, 1-42.

Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Bu ayet ve hadisler ile benzeri muhtevadaki nasslarda zikredilen “kalp selameti” nasıl sağlanacaktır?

Buna şöyle cevap vermek mümkündür:

Kalp selameti ancak kulun, nefsini her an muhasebeye tabi tutması ve gerek kalbin gerekse diğer azaların amellerinin devamlı surette murakabe altında bulundurulması ile mümkün olur. Bu murakabede Şer’î emir, yasak ve tavsiyeler esas alınacak ve bunlara uymayan şeyler terkedilerek bu suretle ameller ıslah edilecektir.

Azaların amellerini “Fıkh-ı Zahir” dediğimiz Fıkıh İlmi, kalbin amellerini ise “Fıkh-ı Batın” dediğimiz Tasavvuf İlmi şekillendirir, tanzim ve ıslah eder.

Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz‘in şu hadis-i şerifi, hem kalbin, hem de azaların amelleri hususunda, herhangi birisini diğeri uğruna ihmal etmeksizin aynı oranda hassasiyet göstermenin önemini oldukça çarpıcı biçimde dile getirmektedir:

“Muhakkak Allah Teala sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Fakat ancak sizin kalplerinize ve amellerinize bakar.” 19)Müslim ve İbn Mâce rivayet etmiştir. Bkz. el-Câmi’u’s-Sağîr, 2/277.

Bu yolda kulun hiçbir zaman hatırdan çıkarmaması gereken şey, Yüce Yaratıcı’nın kendisini her an görmekte ve yaptığı her işin amel defterine kaydedilmekte olduğu gerçeğidir.

“Elbette Rabbin, gözetleme yerindedir (her an kullarının yaptıklarını gözetlemektedir)” 20)89/el-Fecr, 14.

Yine bu yolun yolcusu, Cenab-ı Hakk’ın (c.c.), kendisine kendisinden bile yakın olduğu, kalbinden geçirdiği en küçük bir düşünceyi dahi hakkıyla bildiği gerçeğinin şuuruyla hareket edecektir.

“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona fısıldadıklarını da biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız” 21)50/Kaf, 16. ayetini her an benliğinde hissederek, atacağı her adımda ve yapacağı her işte ilahî murakabe altında olduğunun farkına varmak, Tasavvuf’un insanda oluşturmayı hedeflediği şuur halinin bizzat kendisidir.

Nerede ve ne halde olursa olsun kendisini Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) her an görmekte olduğunu ve her an kendisiyle beraber bulunduğunu bilmek, kişiyi yasaklara ve kötülüklere dalmaktan uzak tutan en önemli noktadır.

Cenab-ı Hak (c.c.) şöyle buyuruyor:

“Her nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir.” 22)57/el-Hadid, 4.

Bir mü’minin, yaptığı her işte ve attığı her adımda Rabbinin kendisi ile beraber bulunduğunun ve kendisini her an görmekte olduğunun şuuruna varması, kalp selameti ve ruh inkişafı bakımından varılabilecek en üstün noktadır ki, Tasavvuf’un insana kazandırmayı hedeflediği ruh disiplini ve “hal” de işte budur!

Hayatını böyle bir şuur seviyesinde yaşamayı başarabilmiş insan, ilahî rızaya nail olma bahtiyarlığına ermiş, Kur’an ve Sünnet’in arzuladığı gerçek “insan” olma vasfını hakkıyla elde etmiş demektir.

Bu “hal”in, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafın­dan “İhsan” olarak ifade buyurulduğunu görüyoruz.

“Cibrîl Hadisi” diye bilinen ünlü hadiste Peygamber Efendimiz (s.a.v.), İman ve İslam’ı tarif ettikten sonra Cibrîl’in (a.s.),

“İhsan nedir?” şeklindeki sorusuna şöyle cevap vermiştir:

“İhsan, Allah’a, O’nu görüyormuşçasına ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu göremiyorsan da, muhakkak O seni görüyor.” 23)Bu hadisi Buhârî, Müslim, Nesâî, İbn-i Mâce Ahmed b. Hanbel, Bezzâr, Ebû Avâne ve daha başkaları, Hz. Ömer, Ebû Hureyre ve başka bazı sa­habîlerden rivayet etmişlerdir. Bkz. Suyûtî, el-Câmi’u’s-Sağîr, (Münâvî’nin Feyzu’l-Kadîr‘i ile birlikte), 3/171; Hatîb Tebrîzî, Mişkât, (Aliyyü’l-Kaarî’nin, Mirkât‘ı ile birlikte), 1/108 vd.

Yukarıda “Takva”, “İhlas” ve “Zühd” olarak üç madde halinde zikrettiğimiz hususları bire indirmek ve bunları “Takva” kelimesinin bünyesinde toplamak da mümkündür. Zira hakkıyla riayet edildiği zaman Takva, hem diğer iki noktayı, hem de Tasavvufî literatürdeki diğer ıstılahları bünyesinde toplayan bir ıstılah olarak manalandırılabilir. Bu da insanı “ihsan” makamına ulaştıran yegâne yoldur.

Takva, İhlas ve Zühd
“Takva”, “İhlas” ve “Zühd” olarak üç madde halinde zikrettiğimiz hususları bire indirmek ve bunları “Takva” kelimesinin bünyesinde toplamak da mümkündür. Zira hakkıyla riayet edildiği zaman Takva, hem diğer iki noktayı, hem de Tasavvufî literatürdeki diğer ıstılahları bünyesinde toplayan bir ıstılah olarak manalandırılabilir. Bu da insanı “ihsan” makamına ulaştıran yegâne yoldur. [Görsel: rihlekitap.com editörü]

Kişi ihsan makamına ulaştığı zaman, her türlü ibadetinde ve halinde Allah Teala’yı yanında hissedecek, O’nu görüyormuşçasına O’ndan çekinecek ve ma’siyetten kaçınıp, masivayı terk edecektir. Çünkü kişinin, her anında Cenab-ı Hakk’ı yanında hissetmesi, O’ndan başka her şeyden yüz çevirmesine sebep olur. Bütün varlığıyla O’na yönelen kul, giderek “müşahede” makamına ulaşır. Bu makama ulaşan kul, yaptığı her amelinde kalbiyle Allah Teala’yı, O’nun kudret ve azametini, tekliğini, noksan sıfatlardan münezzeh olup kemal sıfatlarıyla muttasıf bulunduğunu müşahede eder. Bu makam, kalbin iman nuru ile nurlandığı, basiret gözünün açıldığı ve giderek gaybın o kimseye ayan olduğu bir makamdır ve bu makam, yukarıda zikrettiğimiz hadis-i şerifte işaret buyurulan “ihsan” makamıdır. 24)Bu ifadeler Hanbelî mezhebine mensup meşhur âlim İbn Receb’e aittir. Bkz. Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem, 34.

Pek çok Tasavvuf büyüğünün belirttiği gibi, Tasavvuf, kuru izahlar, sun’î ihtilaflar ve na­zarî bilgiler değil, bizzat yaşanarak ta­hakkuk ettirilen ve tadılan bir “hal”dir.

Bunu söylemekle, zahirî ve nazarî bilgilerin önemsizliğini anlatmak istemiyoruz. Tabii ki bunlar da ihmal edilemez ve küçümsenemez bir öneme sahiptir. Ancak özellikle günümüzde dikkatlerden kaçmayan nokta, İslamî emir ve yasakların adeta yalnızca zahirî ve şeklî olarak yerine getirilmesiyle yetinilebileceği şeklinde hatalı bir anlayışın zihinlerde yerleşmekte olduğudur.

Bir örnek verecek olursak:

Namazlarını aksatmadan kılma gayretinde olan pek çok kimse, namazın şeklî unsurlarını yerine getirdiği zaman, bu ibadeti Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) muradına uygun olarak eda ettiği kanaatini taşır.

Oysa,

“Namazlarında huşu içinde olan mü’minler, onlar kurtuluşa ermiştir.”25)23/el-Mü’minûn, 1-2. ayeti, namazda huşu içinde olmanın, kurtuluşa eren mü’minlerin temel bir özelliği olduğunu net olarak bildirmektedir. O halde kurtuluşa eren mü’minlerden olabilmek için, (namazda riayet edilmesi gereken diğer hususlar yanında) namazı huşu içinde eda etmek de kaçınılmaz bir borç olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bir başka örnek daha verecek olursak;

“Mü’minler ancak, Allah zikredildiği zaman kalpleri titreyen… kimselerdir.” 26) 8/el-Enfal, 2. Ayrıca bkz. 22/el-Hac, 35.

Bu ayette mü’minlerin temel özelliklerinden biri daha zikredilmektedir. Şu halde “Amentü esasları” dediğimiz ilkelere inandığını kuru kuruya söylemek yeterli olmayacaktır. Bir kimsenin, bu esaslara Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) hoşnut olduğu tarzda inandığını söyleyebilmesi için, bu ayette belirtilen “hal”e ulaşması da bir mecburiyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Allah’a iman şuuru, Allah Teala (c.c.) zikredildiği zaman kalbi titreme alıyorsa, bedeni bir ürperti sarıyorsa, ancak o zaman gerçek anlamına kavuşmuş olacaktır.

İşte Tasavvuf, bu örneklerde ortaya koymaya çalıştığımız ve daha pek çok ayet ve hadiste başka veçheleri zikredilen “hal”in bir bütün olarak insan hayatında tahakkuk etmesini hedefleyen bir disiplindir.

(Ebubekir Sifil Hoca yapmış olduğu Riyâzu's-Sâlihîn #HadisDersi'nde Cibrîl Hadis-i Şerifini müstakil ders olarak işledi. Bu dersi dinlemek için tıklayabilirsiniz. Eğer izlemek istiyorsanız adres: http://youtu.be/DxtPf-Xc_Pk  Editör)

Dipnotlar   [ + ]

1.24/en- Nûr, 37.
2.73/el-Müzzemmil, 8.
3.Tıpkı Tasavvuf gibi Fakr ve diğer Tasavvufî ıstılahlar da, yukarıda be­lirttiğimiz sebeplerden dolayı farklı şekil­lerde tarif edilmiştir.
4. 96/el-Alak, 6-7. 
5.2/el-Bakara, 273.
6.et-Tirmizî, “Birr”, 24.
7.22/el-Hacc, 78.
8. El-Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, 4/380.
9.Tasavvuf hakkındaki bu tarifler ve geniş bilgi için bkz. Kuşeyrî, Risâle, 138 vd; Sühreverdî, Avârifu’l-Ma’ârif, 53 vd.
10. 5/el-Mâide, 119.
11.Ebu Nasr es-Serrâc, el-Luma’, (Tercüme: Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz), s. 52.
12.49/el-Hucurat, 13.
13.3/Âl-i İmrân, 14-15.
14.15/el-Hicr, 39-40.
15.87/el-A’lâ, 14-15.
16.91/eş-Şems, 9-10.
17.26/eş-Şu’arâ, 88-89.
18.Bkz. İbnu’l-Kayyım, Miftâhu Dâri’s-Sa’âde, I, 1-42.
19.Müslim ve İbn Mâce rivayet etmiştir. Bkz. el-Câmi’u’s-Sağîr, 2/277.
20.89/el-Fecr, 14.
21.50/Kaf, 16.
22.57/el-Hadid, 4.
23.Bu hadisi Buhârî, Müslim, Nesâî, İbn-i Mâce Ahmed b. Hanbel, Bezzâr, Ebû Avâne ve daha başkaları, Hz. Ömer, Ebû Hureyre ve başka bazı sa­habîlerden rivayet etmişlerdir. Bkz. Suyûtî, el-Câmi’u’s-Sağîr, (Münâvî’nin Feyzu’l-Kadîr‘i ile birlikte), 3/171; Hatîb Tebrîzî, Mişkât, (Aliyyü’l-Kaarî’nin, Mirkât‘ı ile birlikte), 1/108 vd.
24.Bu ifadeler Hanbelî mezhebine mensup meşhur âlim İbn Receb’e aittir. Bkz. Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem, 34.
25.23/el-Mü’minûn, 1-2.
26. 8/el-Enfal, 2. Ayrıca bkz. 22/el-Hac, 35.
tarihinde gönderildi.

Fıkıh Okumaları: Tasavvufu Neden Savunuyorsunuz?

Sana Dinden Sorarlar II - Ebubekir Sifil

Soru1)Sana Dinden Sorarlar II, Ebubekir Sifil, Rıhle Kitap, İstanbul, 2015, 431-433


[dropcap]B[/dropcap]en kendi halinde bir ilim talebesiyim. Dinimi Kurˈan ve Sünnet çizgisinde, sahabe tabiin ve etbau tabiin ve müçtehit âlimlerimizi takip ederek anlamaya çalışıyorum. Yazınızda şu ibare dikkatimi celbetti:

İslam dünyasını bir baştan bir başa saran ve özellikle gençleri köklerimizden koparıp hakikatsiz, ruhsuz, köksüz, kuru, kurgusal ve haşin bir selef söyleminin anaforuna savuran bu süreç hafızalarımıza ve köklerimize kastediyor. Çok tehlikeli bir gidiş bu! Adı anıldığında aklımıza hemen “şirk” çağrışımları eşliğinde “rabıta”, “istiğase”, “isti’ane”… meselelerinin gelmesi gibi, günümüzde yaygın olarak rastlanan kötü örnekler de, aradan geçen zaman içinde ve araya giren mesafe boyunca Tasavvuf’un hakikatinden ne kadar uzaklaştığımızı gösteriyor aslında…

Bugün maalesef tasavvuf deyince aklımıza bu üç unsurdan başka bir şey gelmiyor, gelemiyor. Rabıta, istiğase, istiane. Sizin Ehl-i tarikten farklı olarak, meselelere yaklaşmada müdellel2)Sözlük Anlamı: Kanıtlanmış, Kanıtlı. rihlekitap.com Editörü bir duruşunuz var.

Böyle olduğuna inanmasaydım bu mesajı göndermezdim zaten. Lakin ben müdellel bir vasfa haiz olan birinin günümüzdeki tarikat ve tasavvuf menhecini müdafaa etmesine anlam veremiyorum. Bunun için size bir kaç soru tevcih etmek istiyorum:

  1. Medhettiginiz tasavvuf camiasında en meşhur olan ölülerden yardım istemek fiili hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bu fiil ve bu fiil ile bütünleşmiş günümüz tasavvuf ve tarikatı, gençler olarak bizleri hangi kökümüze bağlamaktadır?
  2. Net olarak günümüzdeki selef hareketini nasıl değerlendiriyorsunuz? Yalnız şunu da hatırlatmakta fayda görüyorum; selef adı altında günümüzde birçok fırka belirmiştir. Bunların içinde hak olanı mevcud olduğu gibi batıl bid’atçi olanı da mevcuttur. Siz hangisini, neden şiddetle reddediyorsunuz?
  3. Size muhalif olsa da, şeriati samimiyetle istediğine inandığınız bir Müslümanla, bu hedef doğrultusunda hareket etmeyi düşünür müsünüz?

Cevap


      1. Günümüzde “Ehl-i Tasavvuf” denildiğinde aklınıza gelenler her kim ise, Tasavvuf’un onlardan ibaret olduğunu zannetmek ya da düşünmek büyük bir yanılgıdır. Din adına söz söyleme makamındaki insanların büyük ölçüde aramızdan çekilip gittiği bir zaman diliminde çürüme sadece Tasavvuf alanında değildir; İslamî ilimlerin hangisinde -kelimenin tam anlamıyla- “işin ehli” alim bulunduğunu söyleyebilirsiniz ki?! Bu durumda Ümmet’in köksüz olduğunu mu söylemeliyiz sizce?
      2. “Selef” adı altında faaliyet gösterenlerin tamamının aynı olduğunu söylemek doğru değildir. Benim reddettiklerim, Usul-esas bilmeyen, kendi meşreplerinden başka hak meşrep tanımayan “baltacı” taifesidir.
      3. “Şeriata samimiyetle inanmak” ifadesindeki icmal, tafsile muhtaçtır. Takdir edersizin ki, samimiyet “istikamet”in garantisi değildir. İstikamet’in garantisi Ehl-i Sünnet’tir.

Ebubekir Sifil hocanın Akaid Bilinci Sohbetleri dersinde değindiği “Sahih ve Bid’at Tasavvuf Anlayışı” konulu kısa bir kesit. Bu Kesitte;

  • Tarih içerisinde ve Günümüzde Bid’at Tasavvuf anlayışı var mıdır?
  • Sahih Tasavvuf anlayışı nasıldır?
  • Sahih Tasavvuf anlayışında Allah’a mekan ve sûret isnad etmek var mıdır?
    başlıklı sorulara cevap bulacaksınız.Sohbetin tamamı: http://youtu.be/tDOKl8trmQ4 3)rihlekitap.com Editörü

Vesselam.

Dipnotlar   [ + ]

1.Sana Dinden Sorarlar II, Ebubekir Sifil, Rıhle Kitap, İstanbul, 2015, 431-433
2.Sözlük Anlamı: Kanıtlanmış, Kanıtlı. rihlekitap.com Editörü
3.rihlekitap.com Editörü
tarihinde gönderildi.

Tasavvuf Ne Demektir, Kaynağı Nedir? – Orhan Çeker

[dropcap]H[/dropcap]er şeyden önce Tasavvufî hayatın tanımını yapacak olursak deriz ki bildiğimiz kadarı ile sûfilerde olduğu gibi Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’ın Sünnetini en ince ayrıntısına varıncaya kadar yaşamaya gayret eden bir anlayışın ve bu hareketin adı olup bunun failine sûfi denir. Bunu felsefi düşünce ya da yabancı bir düşünce olarak algılamak çok garip bir yanlışlıktır.1)Tasavvufî Meselelere Fıkhî Bakış, Sayfa13-18, Orhan Çeker, RIHLE Kitap, İstanbul 2012

Bunu nefsine ağır gelmesi sebebi ile iddia ediyorlar diyebiliyoruz. Öncelikle şuradan başlayayım: Bizim hadîsler arasında Cibrîl Hadîsi dediğimiz bir hadîs-i şerif var. Bize bu hadîs-i şerifi Hz. Ömer naklediyor: Diyor ki (mealen); Bir gün Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm ile bir grup sahabe oturup sohbet ediyorken yanımıza birden bir yabancı geliverdi. Bu yabancıyı hiç birimiz tanımıyorduk. Uzaktan geldiği belli ama üzerinde yolculuktan yana hiç bir iz, eser yok. Yolcu olan kişi üzerinde bir yorgunluk, o günkü şartlarla toz toprak vs. olur. Yorgun olur, aç olur. Ama onun üzerinde en ufak böyle bir iz yok. Elbisesi tertemiz, bir yabancı, uzaktan gelmiş, hiç birimiz tanımıyoruz. Üzerinde yolculuğa dair bir alamet yok. Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’a dizleri değecek şekilde diz dize oturdu. Ellerini dizlerinin üzerine koydu ve Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s Selâm’a sorular sormaya başladı.
5 tane soru sordu. Birisi “İman nedir?” Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm bizim “İmanın şartları 6’dır” diyoruz ya, onları sayarak “İman budur”, diyor. Cevabı aldıktan sonra o yabancı “Sadakte”, yani “doğru söyledin” diyor. Hz. Ömer: “Biz hayret ettik”, diyor.

Aslında Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’a edeben soru sorulmaz. O soru soracak olursa da “Allahu ve Resûluhu a’lem” yani “Allah ve Resûlu daha iyi bilir deriz” edeben. Bu yabancı hem soru soruyor hem de sonunda tasdik ediyor. Biz hayret ettik.

2. Soruİslam nedir?” Bizim islamın 5 şartı olarak saydığımız şeyleri sayarak Resûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellemİslam budur”, diye cevap veriyor. O yabancı “sadakte” diyor, yani “doğru söyledin” diyor. Biz yine hayret ettik. Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm hiç istifini bozmadan cevap vermeye devam ediyor.

Prof. Dr. Orhan Çeker
Prof. Dr. Orhan Çeker

Ondan sonra 3. soruİhsan nedir?Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm ihsanı şöyle tarif ediyor. “Senin, Allah’ı görüyormuş gibi ona ibadet etmendir. Her ne kadar sen onu görmüyorsan da o seni görüyor” Yani ihsan, insanın her nerede olursa olsun Allah’ın kendisini gördüğünü bilerek, Allah’ın kendisini gördüğü şuurunda olarak hal ve hareketini ona göre düzenlemesidir” anlamında bir cevap.

4. SoruYa RasulAllah kıyamet ne zaman kopacaktır?” Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm buna bilmediği şeklinde cevap veriyor. Yani “soru sorulan kişi, soruyu sorandan daha iyi bilmez,” diye cevabını veriyor.

5. SoruÖyle ise Ya RasulAllah kıyametin alametleri nedir?Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm 2-3 tane alamet söylüyor. Ve alametleri işte budur, diyor. Ondan sonra o yabancı birden kayboluveriyor. Hz. Ömer diyor ki, gözden kayboluverdi. Bir süre sonra Resûlullah Aleyhi’s- Salâtu ve’s-Selâm benim hayretimi görmüş olmalı ki, sordu. “Bu gelen kimdi biliyor musunuz?” Biz , “Allahu ve Resûluhu a’lem”, yani “Allah ve Resülü daha iyi bilir”, dedik. Cevabı Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm kendisi veriyor. “Bu Cebrail idi. Size dininizi öğretmek için gelmişti” Onun için bu rivayete, Cibrîl yani -Cebrail Hadîsi- denilmektedir. İşte bu hadîs İslamî hükümlerin bize tasnifini veriyor. Bu beş sorudan ilk üçü dünyada bizim yapacağımız şeylerle ilgilidir. Son ikisi de Ahiret ile ilgilidir. Bundan ayrıca biz şunu anlıyoruz: İlk üçünü hakkıyla yerine getirenler, Ahirete hazırdırlar ve ölümü hoş geldin, safa geldin diye karşılayabilirler. Artık bu üçünü yerine getirenler dünyadaki işlerini tamamlamıştır, demektir.

(Ebubekir Sifil Hoca yapmış olduğu Riyâzu's-Sâlihîn #HadisDersi'nde Cibrîl Hadis-i Şerifini müstakil ders olarak işledi. Bu dersi dinlemek için tıklayabilirsiniz. Eğer izlemek istiyorsanız adres: http://youtu.be/DxtPf-Xc_Pk  Editör)

Ahiretlik bir insan olmuştur yani. Bunların ilk üçü ne öyleyse? İman, İslam ve İhsan… Biz de gerçekten İslami hükümleri buna göre tasnif ederiz. 3 gruba ayrılır, deriz. Birisi İmani hükümler yani inanca dair itikadi hükümler, 2. Amelî hükümler, ne yapacağımıza ya da ne yapmayacağımıza dair hükümler. Mesela meleklere iman etmek ya da ahirete iman etmek 1. gruptandır. Namaz kılmak, abdest almak 2. gruptandır. Yani 1.’sinde neye inanman gerekir, neyi inkâr etmen gerekir. 2.’sinde de neyi yapman gerekir, nelerden uzak durman gerekir. Yani inançla birlikte bedenen yapacağımız şeyler, 3.’sü ise iç dünyanın terbiyesi ile ilgilidir ki, ruh terbiyesi, nefis terbiyesi ya da nefis tezkiyesi dediğimiz şeydir.

İman, İslam ve İhsan… Biz de gerçekten İslami hükümleri buna göre tasnif ederiz. - Orhan Çeker. Hazırlayan: Editör
İman, İslam ve İhsan… Biz de gerçekten İslami hükümleri buna göre tasnif ederiz. – Orhan Çeker. Hazırlayan: Editör

 

Soru: Yani aslında hepsi birbirini tamamlıyor.

Prof. Dr. Orhan Çeker: Evet birbirini tamamlıyor. Şimdi bunlardan 1. olmazsa yani iman kısmı olmazsa, o insan müslüman değildir. Ve o şekilde ölüp giderse Kur’ânı Kerîmin ifadesiyle ebediyyen cehennemliktir. Artık bu kişinin cehennemden kurtulup cennete girmesi mümkün değildir. Tabiatiyle bunların da kendine göre şartları ve adabı var. İman eden kişi Peygamberimiz’in tâlim ettirdiği gibi iman edecek. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de diyor ki (Bakara:137),

فَإِنْ آمَنُواْ بِمِثْلِ مَآ آمَنْتُمْ بِهِ فَقَدِ اهْتَدَو اْ

“Onlar, sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse doğru yola gelmiş olurlar”

Soru: Bu kesin bir ifade değil mi?
Prof. Dr. Orhan Çeker: Kesin. Daha çok ayet var bu konuda. Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm dâhil bütün Peygamberlere inanacak. Kur’ân-ı Kerîm dâhil bütün kitaplara inanacak. Yani o zaman Peygamberimizin getirdiği iman esasları gibi iman edecek demek ki. Bir de bu imana göre bir amel, bir eylem ortaya koyacak. İşte bu ameller, eylemler sistemini biz Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’dan öğreniyoruz. Ve Peygamberimizin ortaya koyduğu bu davranış biçimine biz toplu olarak “Sünnet” diyoruz. Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’ın sünneti yani yaşantı biçimi. İşte 2. grup, bu hükümleri ifade ediyor. 

3. grup İhsan. Bu, nefis tezkiyesi, ruh terbiyesi ile ilgili hükümlerdir ki bu üçü insan-ı kâmil mertebesine çıkaran hükümlerdir. Diyelim ki 1. olur da 2. olmazsa her zaman sönmekle karşı karşıya olan çıplak bir iman demek olur. 1. olur da amel ve dolayısıyla ruh terbiyesi olmazsa, bunu şuna benzetmişler: Fanusu olmayan, etrafında cam muhafazası olmayan bir muma, bir lambaya benzer. Nasıl ki herhangi bir rüzgârın bunu söndürmesi çok kolay ise, amelle desteklenmeyen iman da her zaman yok olmakla karşı karşıyadır. Dolayısıyla kişi 1.’ye iman edecek. 2. grubu da yapacak. 2.’yi yaptığı zaman tamam, muttaki bir müslüman’dır denebilir kendisine ama eksiktir.

Bir de ruhunu terbiye etmesi gerekir. Bunu biz bütün İslami hükümlerde görürüz. Namazda da görürüz, zekâtta da görürüz, hacda da görürüz, kurbanda vs.’de de görürüz. Dolayısıyla tasavvuf ya da ruh terbiyesi Cibrîl Hadîsindeki bu soru ve cevabına dayanmaktadır. Bunlardan 1. grupla ilgili mezhebler ortaya çıkmış. Mesela Maturidîlik, Eş’ârilik. Ehl-i Sünnet vs. dediğimiz mezhebler ortaya çıkmış. 2.’siyle ilgili olarak da mezhebler ortaya çıkmış. Hanefî, Şafiî vs… Mezheb kelimesi, yol demektir, onu da unutmayalım. Gidilecek olan yol anlamındadır. Üçüncüsü ile ilgili de mezheb ortaya çıkmış. O da yine yol anlamında ama ona mezheb denmemiş de tarik/tarikat denilmiştir ki o da zaten yol demektir…

Ve Peygamberimizin ortaya koyduğu bu davranış biçimine biz toplu olarak “Sünnet” diyoruz. Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’ın sünneti yani yaşantı biçimi. İşte 2. grup, bu hükümleri ifade ediyor.  - Orhan Çeker. Görsel: RIHLE Kitap
Ve Peygamberimizin ortaya koyduğu bu davranış biçimine biz toplu olarak “Sünnet” diyoruz. Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’ın sünneti yani yaşantı biçimi. İşte 2. grup, bu hükümleri ifade ediyor. – Orhan Çeker. Görsel: RIHLE Kitap

Soru: Tarikat kelimesi de takip edilen bir yol demek…

Prof. Dr. Orhan Çeker: Evet, o da yol demektir. Demek oluyor ki üç grup hükümle ilgili olarak ulemamız müslümanlara konsantre/hazır ve doğru bilgiyi en kısa zamanda takdim etmek için ekoller halinde onu işlemişler. İşte her üç grupta da oluşan bu ekollere mezheb ya da tarik/tarikat denilmiştir ki mezhebi de biraz îzah etmemiz gerekir. Aslında kimilerinin iddia ettiği gibi mezheb bid’at yani sonradan türedi şeyler değildir. Onu anlatalım inşAllah.

Mezhebin bid’at yani din dışı hatta din düşmanlığı gibi birşey olması mümkün değil. Mezhebler müslüman’a İslam dinini en kısa yoldan hangi suretle nasıl iletebiliriz doğrultusunda gayret göstermişler ve İslam şudur, şudur, şudur diye maddelemişlerdir. Mezheb işte bu hazır bilgiyi takdim etmiştir.

[tweetmeme style=”compact” source=”RihleKitap”][/tweetmeme][fbshare type=”button” width=”100″] [/fbshare][google_plusone size=”standard” annotation=”bubble” language=”Turkish”] [/google_plusone]

Dipnotlar   [ + ]

1.Tasavvufî Meselelere Fıkhî Bakış, Sayfa13-18, Orhan Çeker, RIHLE Kitap, İstanbul 2012