Osman Nuri Topbaş Hocaefendiyle Mülâkât - RIHLE Dergisi 14. Sayısı - Tasavvuf

[dropcap]T[/dropcap]asavvuf Okumaları başlığında paylaşımlara devam ediyoruz. Hatırlayacağınız gibi 20 Şubatta RIHLE Dergisi 14.Sayısından Osman Nuri Topbaş Hocaefendiyle yapılan mülâkâtın ilk sorusunu paylaşmıştık (Bir önceki yazıyı buradan okuyabilirsiniz.). Bugün sizlere mülâkâtın ikinci sorusu ve cevabını paylaşıyoruz. Hayırlı Okumalar.

[quote]Tefsir, Hadis, Fıkıh… gibi İslâmî ilimlerde olduğu gibi Tasavvufta da tarih içinde ekoller ve anlayışlar arasında farklılaşmalar olmuş. Tarikatler arasındaki farklılıkların kaynak ve hikmeti konusunda neler söylemek istersiniz?1)Osman Nuri Topbaş Hocaefendiyle Mülâkât, RIHLE Dergisi, İstanbul, Ocak 2012, Sayfa 120-121[/quote]

İfâde ettiğiniz gibi, diğer İslâmî ilimlerde mezhepler ve ekoller nasıl doğduysa, tarîkatler de aynı temel sebep ve ihtiyaçların bir mahsûlüdür.

Tasavvufun bir ilim olarak tedvîni ve sülûk edilen bir yol olarak ortaya çıkışı, hicrî ikinci asra tekābül etmektedir.

Asr-ı saâdette; kelâm, îtikad ve fıkha dâir mezhepler de henüz teşekkül etmemiş, ilmî usûller dâhilinde tedvîn edilmemişti. Ancak o zaman da îtikādî, fıkhî vs. hükümler mevcuttu ve Allah Rasûlü (sav) tarafından sahâbeye tâlim ediliyordu. Belli bir süre sonra, meselâ “fıkıh” ilminde otorite sayılan büyük âlimlerin ictihadları, talebeleri tarafından benimsenip sistemleştirilmiş ve bu farklı metod ve usûllere “mezhep” adı verilmiştir. Mezhepler, o büyük âlimlerin isimlerine nisbet edilmiştir.

Osman Nuri Topbaş [fotoğraf: © osmannuritopbas.com]

Osman Nuri Topbaş [fotoğraf: © osmannuritopbas.com]

[box type=”note”]Diğer İslâmî ilimler gibi tasavvufun muhtevâsı da, telkîn ettiği “zühd” ve “takvâ” duygusuyla, insanları ulaştırmak istediği ihsan ve rabbânîlik ufkuyla aynı minvalde asr-ı saâdette yaşanıyordu. Sahih tasavvuf anlayışının temel aldığı bütün düsturlar, Kurʼân-ı Kerîm ve asr-ı saâdette, Rasûlullah (sav) ve ashâbının hayatında mevcuttu.

Aradan zaman geçtikçe asr-ı saâdetin o feyizli hayatını devam ettiren takvâ ehli âlim ve ârifler, halkın dünyaya râm olup gaflete dalmasına mânî olmak gâyesiyle, rızâ-yı ilâhî için onlara nasihatte bulunmaya başladılar. Bu zevâtın bir çığır açmak, bir hayat üslûbu meydana getirmek gibi maksatları da yoktu. Gâye, İslâm’ı özüne uygun bir şekilde güzelce yaşamak ve ibadetleri -Kur’ân ve Sünnet’te bildirildiği üzere- “ihsan” kıvâmında ve “huşû” ile îfâ edebilmekti.[/box]

Ancak onların sohbet ve nasihatlerinden istifâde ederek hâllerinden hisse alanlar, bu zâtları kendilerine mânevî rehber, üstad ve mürşid kabul ettiler. Bu kimseler, onların nasihatlerini, yani mü’mini rûhî olgunluğa erdirip Hakkʼa yaklaştıran terbiye ve tezkiye metodlarını sistemleştirerek mânevî bir disiplin hâline getirdiler. Neticede bu üstadların isimlerine veya usûllerine nisbet edilen tarîkatler meydana geldi. Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Rufâiyye, Mevleviyye, Halvetiyye, Celvetiyye gibi…

Tarîkat, her tasavvuf kolunun Hakkʼa vâsıl olma husûsunda izlediği usûl ve yolun adıdır. Zamanla, farklı metodlar takip eden çeşitli tarîkatlerin meydana gelmesi, ihtilâftan dolayı değil, ihtiyaçtan dolayıdır. Zira insanların mizaç, karakter, meşrep ve tabiatleri birbirinden farklıdır. Dolayısıyla tarîkatlerin bu gerçek ışığında çeşitlenmesi, herkese mânevî arınma ve rûhî tekâmül için mizâcına uygun bir tarîkate intisâb ederek terbiye olma imkânı sağlamıştır.

Meselâ, umûmiyetle coşkun mizaçlı bir insan, Kâdirîlikʼte takip edilen usûllerle daha kolay terakkî ederken; şâir, sanatkâr ve romantik mizaçlı kimseler, daha ziyade Mevlevîlik’te huzur bulur. Vakur, sakin mizaçlı, derûnî istîdâdı yüksek insanlar ise Nakşîlikʼte kendilerine bir uygunluk görür ve bundan dolayı da o yolun telkinlerine ve terbiye usûllerine daha kolay râm olarak feyz alma imkânı bulurlar. Bunu bütün tarîkatlerin karakteristik özelliklerine göre ifade etmek mümkündür.

Bu bakımdan tarîkatlerin çeşitlenmesi, Allâhʼın bir rahmetidir. Zira meşhur tâbiriyle; “Hakkʼa giden yollar, mahlûkâtın nefesleri adedince çoktur.” Yeter ki Kurʼân ve Sünnet ölçülerinin belirlediği istikâmette olsun.

Peygamber Efendimiz (sav), Hazret-i Ebû Bekir (ra)ʼa hafî zikri, Hazret-i Ali (ra)ʼa da cehrî zikri telkin etmiştir. Farklı sahâbîlere farklı virdler verdiği2)Bkz. İbn-i Mâce, Edeb 56; Buhârî, Fedâilu Ashâbuʼn-Nebî 9, Deavât 11; Müslim, Zikir 79, 80.  ve kimi zaman da zikir halkaları kurdurup topluca zikir icrâ ettikleri3)Bkz. Ahmed, IV, 124. bilinmektedir. En mühim tasavvufî terbiye vâsıtası olan zikir/evrâd hususundaki bu farklı uygulama ve tercihler, mânevî terbiye usulleri ve tarîkatlerin çeşitlenmesinin en temel sebeplerden birini teşkil etmiştir. Fıkhî mezheplerde olduğu gibi tasavvufî tarîkatlerde de kaynak, Kitap ve Sünnettir.

Dipnotlar   [ + ]

1. Osman Nuri Topbaş Hocaefendiyle Mülâkât, RIHLE Dergisi, İstanbul, Ocak 2012, Sayfa 120-121
2. Bkz. İbn-i Mâce, Edeb 56; Buhârî, Fedâilu Ashâbuʼn-Nebî 9, Deavât 11; Müslim, Zikir 79, 80. 
3. Bkz. Ahmed, IV, 124.