tarihinde gönderildi.

Hz. Peygamber’in Sözlerinin Değeri – Salim Öğüt

Malumdur ki O'nu diğer insanlardan üstün kılan yönü, kendisine vahyolunmasıdır.

[ayraç]‘ta bugün sizlere Merhum Salim Öğüt Hocanın Modern Düşüncenin Kur’an Anlayışı eserinden iktibâs yapıyoruz. Merhum Öğüt Hoca, Efendimiz (sav)’in sözlerin niçin ve neden önemli olduğuna değiniyor. Güzel tespitlerin yer aldığı bu iktibâsı hayırlı okumanız duası ile…1)Modern Düşüncenin Kuran Anlayışı, Salim Öğüt, RIHLE Kitap, Sayfa 147-148

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Hz. Peygamber’e gelince, O’nun (s.a.v.) kendi sözlerine dair bu şekilde bir değerlendirmesi olduğunu bilmiyoruz ama bu alanda câiz olduğunu düşünerek kıyas yoluyla aynı sonuca varabileceğimizi sanıyoruz. Yani Hz. Peygamber’in sözlerinin de bizim sözlerimize nisbeti, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) bizlere nisbeti gibi olmalıdır.

Malumdur ki O’nu diğer insanlardan üstün kılan yönü, kendisine vahyolunmasıdır.2)Kehf Sûresi, 18/110

"O, kendiliğinden konuşmamaktadır. O(nun konuşması kendisine) vahyedilenden başkası değildir."<br/>Necm Sûresi, 53/ 3-4
“O, kendiliğinden konuşmamaktadır. O(nun konuşması kendisine) vahyedilenden başkası değildir.”
Necm Sûresi, 53/ 3-4

Dolayısıyla O’nun sözünü bizim sözümüzden üstün kılan yönü de budur. Çünkü “O, kendiliğinden konuşmamaktadır. 0(nun konuşması kendisine) vahyedilenden başkası değildir.3)Necm Sûresi, 53/ 3-4

[highlight]Bütün bu ön bilgilerden sonra asıl ifade etmek istediğimiz nokta şudur: Sözün değerinin muhtevasından/içeriğinden kaynaklanması prensibi, Allah ve Rasulü için geçerli değildir. Hatta onlar için bu kural tersinden çalışmakta, çünkü onlardan sâdır olan sözün kıymeti, kaynağından ileri gelmektedir.[/highlight]

Yani bir Kur’ an ayeti değerlendirilirken, muhteva bakımından incelendikten sonra değer hükmüne varılmaz. Tam tersine, o sözün değeri söyleyeninden ileri gelmektedir, dolayısıyla bizatihi kendisi değerlidir. Buna göre bir ayetle karşılaştığımız zaman, sadece ve sadece ondan en verimli, en isabetli ve en doğru şekilde istifade etmeye bakarız.

Sünnet için de aynı değerlendirme geçerlidir. Uzmanlarınca bilinmektedir ki, Sünnet’in Kur’an’dan farkı, sübut problemidir.

Sünnet diye rastladığımız herhangi bir söz, fiil veya takrir, gerçekten de, O’na ait mi, değil mi, sorusu, her dönemde geçerliliğini korumuştur. O’na aidiyeti sabit olduktan sonra, Sünnet’in hükmü de Kur’an gibidir.

Bu yüzden, soru sormak üzere gelen bir kimseye Rasulüllah’ın bir hadisiyle cevap veren İmam Mâlik, soran kişinin: “ama falan sahabe de bu konuda şöyle diyor” demesi karşısında öfkelenmiş ve parmağıyla Hz. Peygamber’in kabrine işaret ederek 4)İmam Mâlik derslerini Hz. Peygamber’in (s.a.v.) mescidinde, O’nun kabr-i şerifinin yanında vermekte idi şu tarihi cevabı vermiştir: [dropcap]”Herkesin sözü alınır da, reddedilir de, ancak şu kabrin sahibi müstesna; O’nun sözü sadece alınır.”[/dropcap]

Basit gibi gözüken bu hakikat, son zamanlarda göz ardı edilmeye başlandığı için, bazı problemlerimizi eskiye nisbetle daha zor halleder, hatta daha doğru bir tabirle, halledemez duruma düştük.

Dipnotlar   [ + ]

1.Modern Düşüncenin Kuran Anlayışı, Salim Öğüt, RIHLE Kitap, Sayfa 147-148
2.Kehf Sûresi, 18/110
3.Necm Sûresi, 53/ 3-4
4.İmam Mâlik derslerini Hz. Peygamber’in (s.a.v.) mescidinde, O’nun kabr-i şerifinin yanında vermekte idi
tarihinde gönderildi.

Toplumsal İlişkilerimize Dikkat! – Ebubekir Sifil

[ayraç]’ta bugün sizlere Ebubekir Sifil hocanın yeni eseri Müslümanca Bir Hayat İçin adlı kitabından iktibâs yapıyoruz. Bu iktibâs toplumsal ilişkilerimizde müslümanca bir hayat için gerekli olan davranışlarımızı ilgili ayet-i kerimeler ve hadis-i şerifler ışığında açıklamaktadır. Hayırlı okumalar… 1)Müslümanca Bir Hayat İçin, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, Mayıs 2014, Sayfa 147-1482)[Blog Kapak Görseli: © eurasiacommunity.org]

[ayraç] | kitaba biraz mola…

“(Ey Habibim!) De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana ittiba edin ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” 3)Âl-i İmrân, 31.

[dropcap]E[/dropcap]fendimiz (s.a.v)’den nakledilen bir hadis bu ayeti şöyle tefsir ediyor: “Kim Allah’ın ve Resulü’nün kendisini sevmesini istiyorsa, doğru sözlü olmaya, emanete riayete ve komşusuna eziyet etmemeye baksın.”4)Abdürrezzâk es-San’ânî, el-Musannef, 11/8.

Kim Allah’ın ve Resulü’nün kendisini sevmesini istiyorsa, doğru sözlü olmaya, emanete riayete ve komşusuna eziyet etmemeye baksın.
Kim Allah’ın ve Resulü’nün kendisini sevmesini istiyorsa, doğru sözlü olmaya, emanete riayete ve komşusuna eziyet etmemeye baksın.
[fotoğraf:© picpickle.com]

Bu hadiste ifade buyurulan üç husus arasında nasıl bir ortak özellik vardır diye düşündüğümüzde karşımıza şu gerçek çıkıyor: Efendimiz (s.a.v) burada namazımıza, orucumuza ve sair bireysel ibadetlerimize değil, toplumsal ilişkilerimize dikkat çekiyor:

1. Yalanı hayatınızdan çıkarın buyuruyor. Her ne şekilde olursa olsun yalan söylemeyin. Buna göre bir başka hadiste ifade buyurulan üç hal dışında yalanın hayatımızda yerinin olmaması gerekiyor. (O üç hal, düşmanla savaş, küs arkadaşların arasının bulunması ve evliliğin kurtarılmasıdır.) 5)Ebû Dâvud, “Edeb”, 58.

2. Size emanet edilen şeye hıyanet etmeyin. Emanet denilince sadece birisinin bize geçici olarak teslim ettiği ve bir süre sonra gelip alacağı şeyleri düşünmeyelim. Bize verilen sağlık sıhhat ve bedenden çoluk-çocuğumuza, malmülkten mevki ve makama kadar hayatımızda uhdemize verilmiş ne varsa hepsi birer emanettir ve bizler onların her birinden hesaba çekileceğiz.

3. “Komşuya eziyet etmeme” ifadesinden sadece aynı binada  veya mahallede oturduğumuz insanlara kötülük etmemeyi anlamamalıyız. Aksi takdirde buradan şöyle bir  anlam çıkar: Komşumuz dışındaki insanlara eziyet edebiliriz! Bu doğru olamayacağına göre Efendimiz (s.a.v)’in bu ikazından, aynı apartman ve mahalleyi paylaştığımız “yakın komşu”dan, aynı şehri paylaştığımız “uzak komşu”ya kadar ilişki ve irtibatta bulunduğumuz bütün insanları anlamalıyız.

Üretim ve tüketim anlayışımıza, eğlenme ve dinlenme tarzımıza, aileden başlayan toplumsal ilişkilerimize kadar hayatın her alanında Sünnet’in öngördüğü davranış ve tutumu ortaya koyamıyorsak, Allah Teala’nın sevdiği ve bağışladığı bahtiyarlar arasına girmemiz hiçbir zaman mümün olmayacaktır.

Yüce Kitabımız’da “De ki: “Eğer Allahı seviyorsanız bana uyun ta ki Allah sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin.”
Yüce Kitabımız’da “De ki: “Eğer Allahı seviyorsanız bana uyun ta ki Allah sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin.”

Yüce Kitabımız’da “De ki: “Eğer Allahı seviyorsanız bana uyun ta ki Allah sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin.6)Ali İmran, 31.buyurulmaktadır.

Efendimiz (s.a.v) de, “Hevasını benim getirdiklerime tabi kılmayan iman etmiş olmaz7)İbn Ebî Âsım, Kitâbu’s-Sünne, I, 12.buyurmak suretiyle Kur’an-Sünnet bütünlüğüne ve Sünnet’i dışlayarak Müslüman kalmanın imkânsızlığına dikkat çekmiştir. Dolayısıyla hakiki ve makbul iman, ancak Efendimiz (s.a.v)’in rehberliğine titizlikle riayet etmekle mümkün olacaktır.

Dipnotlar   [ + ]

1.Müslümanca Bir Hayat İçin, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, Mayıs 2014, Sayfa 147-148
2.[Blog Kapak Görseli: © eurasiacommunity.org]
3.Âl-i İmrân, 31.
4.Abdürrezzâk es-San’ânî, el-Musannef, 11/8.
5.Ebû Dâvud, “Edeb”, 58.
6.Ali İmran, 31.
7.İbn Ebî Âsım, Kitâbu’s-Sünne, I, 12.
tarihinde gönderildi.

Öğrenci Hayatında Teknoloji – Serdar Demirel

[ayraç]‘ta bugün sizlere Serdar Demirel Hocanın Yerelden Küresele Ahlakî Duruşumuz isimli eserinden iktibâs yapıyoruz. Demirel Hoca, Postahanede karşılaştığı bir anısına yer vererek günümüzdeki teknoloji bağımlılığına değiniyor. Hayırlı okumalar… 1)Yerelden Küresele Ahlaki Duruşumuz, Serdar Demirel, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 77-79

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Üniversitenin postahanesindeyim. Sıramı bekliyorum. Karşı köşede bir masa, başında üç satıcı ve üstünde de elektronik cihazlar. Biraz dikkatlice bakınca cihazlar arasından bir DVD player dikkatimi çekiyor. Cihazın aynı zamanda açılıp kapanan ekranı olduğunu görüyorum, laptop bilgisayar tasarımında üretilmiş. Fiyatına gözüm ilişiyor, 105 dolar yazıyor. Kontrol ediyorum, evet yanılmamışım, fiyat doğru. Pazarlık yapsam fiyat indirilecek.

Bu da beni kara kara düşündürmeye yetiyor..

İnsana, hem zaman kazandıran hem de onun zamanını buharlaştıran teknoloji, mekân içerisinde tam nereye oturtacağımızı bilemediğimiz bir heyulâ.
İnsana, hem zaman kazandıran hem de onun zamanını buharlaştıran teknoloji, mekân içerisinde tam nereye oturtacağımızı bilemediğimiz bir heyulâ.
[fotoğraf: © 7-theme.com ]

İnsana, hem zaman kazandıran hem de onun zamanını buharlaştıran teknoloji, mekân içerisinde tam nereye oturtacağımızı bilemediğimiz bir heyulâ. Biz mi teknolojiyi kontrol ediyoruz, yoksa o mu bizi, muallâklaşmaya başladı.

Global çağın en belirgin özelliklerinden birisi de teknolojinin ucuzlaması ve sınır tanımaması. Teknoloji deyip geçmemek lâzım. Hayatımıza giren her yeni teknolojik âlet bize yeni alışkanlıklar, alışık olmadığımız iyi veya kötü davranış biçimleri kazandırıyor. Bunlar arasından en göze çarpanı ise, farklı kültür ve coğrafya insanlarını tek tipleştirmesi ve insanı kendi cinsine benzetmesi.

Bana bunları düşündüren üniversite postahanesinde karşıma çıkan ve öğrenci hayatı konseptini alt-üst eden DVD playerler ve de aynı amaçla kullanılan bilgisayarlar oldu. Öğrenci yurtlarında zamanın nasıl tüketildiğine dair gözlemlerimiz ve de bize ulaşan bilgiler gelecek nesillerin alacağı şekil konusunda insanı kara kara düşündürmeye yetiyor doğrusu. Birçok öğrencide sabahlara kadar film seyretmek bir bağımlılık olmuşsa endişelenmemek elde mi?

Dr. Serdar Demirel
Dr. Serdar Demirel

[quote]Çok uzak olmayan bir dönemde teknolojiye ulaşmak bir lükstü. Bugün ise tek bir kişi bir TV kanalı kadar zengin film koleksiyonuna sahip olabiliyor. Bunun için bir öğrencinin bütçesi bile yetebiliyor.[/quote]

Bakın, neler oluyor piyasada bu meyanda:

Her biri 45 dakika süren 22 bölümlük bir dizi film tek DVD’de toplanmış, 2 dolara tüketicisine ulaşıyor. 7-8 filmi ihtiva eden DVD’ler aynı fiyata piyasada. Öğrenciler işin daha kolayını bulmuş. Bu DVD’leri birbirlerinden ödünç alarak 50 sentlik boş DVD’lere kopya yapıyorlar. Özetle, 50 sentlik bir maliyetle, 20 saat süren film koleksiyonlarına sahip olmak sıradan bir iş anlayacağınız.

Kopyalanan her film seyredilmek üzere algılandığından bu kadar filmi seyretmek geride ne kitap okumaya, ne ders çalışmaya, ne de araştırma yapmaya fırsat vermese gerek. Bırakın bunları, bu bağımlılık devamsızlıkların da artmasını tetikliyor.

Hâlbuki üniversite öğrencisi için zaman çok önemlidir, önemli olmak zorundadır. Artık üniversite bitirmek bir işi garantiye almak manasına da gelmediğinden öğrencilerin kendilerini daha donanımlı yetiştirmeleri gerekiyor. Bu da zamanla yarışmak, üretilen çok yönlü kompleks bilgi ağıyla boğuşmak demek. Uzmanlık yapılan alanda maksimum bilgiyi elde etmek için bile zamanı iktisatlı kullanmak gerekirken, ek donanım için zamanın ne ifade ettiği tartışılmazdır.

Bunu yapmak teknolojinin sunduğu imkânlarla mümkün. Ancak teknolojiyi gerektiği gibi kullanabilene aşkolsun!
Öğrencilerin önemli bir bölümü verilen ödevleri internet sitelerinden veya dijital CD kütüphanelerden kes-yapıştır yöntemiyle hazırlıyor. Böylece günler sürecek bir ödev çalışması birkaç saatte bitirilmiş oluyor. Tabii, öğrenci, çoğu zaman neyi kesip yapıştırdığının farkında bile olmuyor.

Üniversitelerin kaliteyi artırmak için ödev sistemlerini mutlaka değiştirmesi gerekiyor. Çünkü klasik ödevlerin varoluş hikmeti bugünkü teknolojik çağda varlığını yitirmek üzeredir. Öğrenci tembelliğe alışmaktadır.

[box type=”alert” size=”large”]Teknoloji, insana az bir emekle çok iş yapma şansını verdiğinden geriye tüketmek üzere geniş bir zaman dilimi üretmiş oluyor. Lâkin bu boş zaman yine teknolojinin sunduğu eğlence imkânlarıyla doldurulduğundan hızla asosyal tipler ürüyor.[/box]

Bir gün, tanıdık bir öğrenci, bana, hiç unutamayacağım çok manidar bir söz söylemişti. Şöyle demişti mealen: “Ben, en çok bilgisayarımın başında mutluyum. O bana hiç itiraz etmiyor. Her dediğimi yapıyor. Beni fazlasıyla da eğlendiriyor. İnsanlar gibi bana acı da vermiyor.”

Bu ifadeler, bu kardeşimizin insanlarla beraber olmaktan neden hoşlanmadığı merakımı gidermeye yetmişti.

Teknoloji gittikçe küçülüp ucuzlaşıyor. Aynı zamanda bu küçük dünya büyük insanı içine çeken bir labirentler sistemine dönüşüyor.

Bu çerçevede teknoloji, bize, sadece kolaylık sunan bir âlet değil, zihin sağlığımıza, toplum yapımıza yönelmiş bir tehdit hükmündedir de.

Öğrencinin gündelik izleğinden yola çıktık. Buradan varabileceğimiz bir hüküm şu olsa gerek: Teknolojik devrim kontrol edilmekten çıktığı oranda global köyün tüm sakinlerine büyük sosyal problemler yaşatmaktadır.

Dipnotlar   [ + ]

1.Yerelden Küresele Ahlaki Duruşumuz, Serdar Demirel, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 77-79
tarihinde gönderildi.

Şefaat İstenir Mi? – Orhan Çeker

“Şefâat Ya Rasulallah…” diyen insan acaba şirke girer mi? Öncelikle şunu belirtelim: “Şefâat Ya Resûlullah” derken izah isteyen iki tane mesele var

[ayraç]‘ta bugün sizlere Prof. Dr. Orhan Çeker hocanın eseri Tasavvufî Meselelere Fıkhî Bakış isimli eserinden iktibâs yapıyoruz. Şefâat konusu ifrat ve tefritte olan çevreler için çok istismar edilen ve insanların akıllarında soru işareti bırakan bir konu. Çeker hocadan iktibâs ettiğimiz bu yazıda Şefâat konusu detaylı bir şekilde ele alınmış. Çeker Hoca, ayet-i kerimeler ve Asr-ı Saadetten örnek olaylar ile doyurucu açıklamalarda bulunmuş. Hayırlı Okumalar…1)Tasavvufî Meselelere Fıkhî Bakış, Orhan Çeker, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 69-80

[ayraç] | kitaba biraz mola… 

Soru: Şimdi de şefâat konusuna geldik. Evet hocam, şefâat nedir?

Prof. Dr. Orhan Çeker: Evet bir de şefâat konusu var. Ona da çok çatıyorlar, karşı çıkıyorlar. Şefâat yok, diyenlerden tutun, “Şefâat Ya RasulAllah!” dediğin zaman, “hah müşrik oldun, kâfir oldun.” diyenler var. Şimdi bu konuyu yine püf noktalarına temas ederek izah etmeye çalışalım.

“Şefâat Ya Rasulallah…” diyen insan acaba şirke girer mi? Öncelikle şunu belirtelim: “Şefâat Ya Resûlullah” derken izah isteyen iki tane mesele var:

Bir, Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm vefat etmiş iken kendisine “Yâ” diye nida edilebilir mi? İki, RasulAllah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’dan şefâat istenir mi meselesi? Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam vefat etmişken kendisine nida edilmesinin caiz olduğu bizim et-Tahiyyat duasında var. Namaz kılan kişi her iki rekâtta bir defa Tahiyyat duasını okur. Yani günde 40 rekât namaz kılan kişi 20’den fazla et-Tahiyyat okur. Günde 20’den fazla

السَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ

“Ey Peygamber sana selam olsun!” diyor. Peygamberimize nida etmektedir yani. Peygamberimiz vefat etmiş olmasına rağmen kendisine nida edilmektedir. Eğer Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selâm’ın vefatından sonra ya da kendi gıyabında O’na nida etmek şirk olsaydı, insanı dinden çıkarsaydı, namaz kılan insanın günde 20 defadan fazla dinden çıkması gerekirdi ki bunu söylemek mümkün değil. Dolayısıyla et-Tahiyyat duasının delaleti ile rahat rahat diyoruz ki, Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’a buradan veya dünyanın neresinden olursa olsun nida etmek,

السَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ

 “Ey Peygamber sana selam olsun” demek caizdir, insanı şirke götürmez. Üstelik bu dua ile O’na selam da veriyoruz. Burası da ilginç! Hatta namazda et-Tahiyyat’ı okumak vacib olduğuna göre Peygamberimize nida etmek vacibdir de diyebiliriz. Mesele gayet açık yani. Bundan başka bir de şahısla tevessül bahsinde vereceğimiz bir hadis-i şerif var (İbn Mâce, İkametu’s-Sala: 189). Orada Peygamberimiz, kendisine gıyaben “Ya” diye nida edilmesini istiyor.

Prof. Dr. Orhan Çeker
Prof. Dr. Orhan Çeker

Şimdi gelelim Peygamberimiz’den şefâat istenir mi, meselesine. Diyorlar ki ‘Şefâat sadece Allah’tan istenir. Allah müsaade etmeden hiç bir şey olmaz. Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’dan şefâat istemek şirktir.’. Biz zaman zaman bunlara deriz ki; bir meselenin, esas hükmünü ölçen ve belirleyen o püf noktayı (illetini) bilemezseniz ölçtüğünüz, biçtiğiniz bütün şeyler ve sonuçları yanlış çıkar. Mesela metre 100 cm’dir. Sen metreyi 75 cm olarak alırsan ne ölçersen ölç, yanlış ölçersin, yanlış sonuç alırsın. Herkesin mesela diyelim ki 100 m dediği yere, sen 125 m dersin. Bizim fıkhî meselelerde bu ölçü yanlışlığına çok dikkat çekilir. Çünkü dikkat etmezsen hem kendin saparsın, hem de seni sevenleri saptırırsın. Bu şefâat meselesinde de püf noktasını tesbit yanlışlığı yapıyorlar. Bakın nasıl?

[box type=”note” size=”large”]Püf noktasını söylüyorum: Şefâat yetkisini istemek ayrı şeydir. Yetki verilmiş birinden şefâat istemek ayrı şeydir. Bunu tekrar ediyorum, çünkü püf noktası burası. Yani “Ya Resûlullah bana şefâat et!” derken, “Ya RasulAllah bana şefaat yetkisi ver de ben de başkasına şefâat edeyim.” anlamını çıkarmak yanlıştır. Doğrusu, “Ya RasulAllah sana şefâat yetkisi verilecek beni de unutma!”, anlamıdır. Şimdi olayı dağıtmadan tekrar edeyim. Şefâat etme yetkisini istemek ayrı şey, yetki verilmiş bir kimsenin yardımını istemek ayrı konudur. Siz eğer şefâat yetkisi ile ilgili delilleri, şefâat etme olayıyla ilgili olarak kullanırsanız ortalığı tamamen darmadağın etmiş olursunuz. Sapmış da olursunuz., saptırmış da olursunuz. Şefâat etme yetkisiyle ilgili delilleri yetki konusunda kullanacaksınız. Yetki verilmiş bir insanın şefâat etmesiyle ilgili delilleri de kendi noktasında kullanacaksınız. İşte yanılınan, yanlış yapılan püf nokta burasıdır. Yani şefaate karşı çıkanlar, şefaat yetkisi ile ilgili delilleri, yetki verilmiş birisinden şefaat etmesini isteme konusunda kullanıyorlar.[/box]

Hata burada yapılıyor. Dolayısıyla “Şefâat Ya RasulAllah” diyen insan “Ya RasulAllah sen bana şefâat yetkisi ver de ben de başkasına şefâat edeyim.” demek istemiyor. Öyle diyen, düşünen yok. Ama şefâate karşı çıkan böyle değerlendiriyor. Ters taraftan giriyor meseleye. Hâlbuki Peygamberimizden şefâat isteyen kişi “Ya RasulAllah sana şefâat etme yetkisi verilecek, o zaman beni de unutma!” demek istiyor. Bunun böyle olduğu apaçık dururken hala Resûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den yetki isteniyormuş gibi konuyu takdim etmek bir bakıma şeytanlığın/cambazlığın da bir başka uygulamasıdır.

Şimdi gelelim meselenin çözümüne. Şefâat yetkisi sadece Allah’tan istenir. Çünkü şefâat etme yetkisini sadece Cenâb-ı Hakk verir. Cenâb-ı Hakk’ın dışında hiç bir güçte, hiç bir insanda bu yetki ve imkân yoktur. Allah’tan gayrısı böyle bir imkâna sahip değildir. Bu da Allah’ın uluhiyyetinin gereğidir. Bu yetki ve imkân Allah’tan başkasında olmadığı için, Allah’tan başkasından istemenin de manasızlığı ve batıllığı ortadadır. Dolayısı ile bir insan şefâat etme yetkisi isteyecekse sadece Allah’tan ister, yetkiyi başkasından istemesi itikaden tehlikelidir. Yani der ki, “Ya Rabbi bana şefâat etme imkânı ver ki ben de başkalarına şefâat edeyim.” Bu doğru bir istektir.

Çünkü şefaat yetkisi sadece Allah’tan istenir. Şefaat yetkisini Resûlullah Aleyhi's-Salâtu ve’s-Selam’dan ya da başka birinden isteyemezsiniz.
Çünkü şefaat yetkisi sadece Allah’tan istenir. Şefaat yetkisini Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’dan ya da başka birinden isteyemezsiniz.

Çünkü şefaat yetkisi sadece Allah’tan istenir. Şefaat yetkisini Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’dan ya da başka birinden isteyemezsiniz. Apaçık Kur’ân-ı Kerîm diyor ki, “Allah’ın izni olmadan şefâat edecek olan kimdir?” Bu hüküm belli durur. Zira burada söz konusu yapılan şey, şefâatin kendisi değil, yetkisidir. Gelelim şimdi Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’dan istenen şefâat ne öyleyse? Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’dan istenen şefâat, şefâat etme yetkisinin verilmesi değil, kendisine Allah’tan verilecek şefaat etme yetkisinin, ümmetten ihtiyacı olanlar lehine Resûlullah efendimiz tarafından kullanılması talebidir. Yani “Ya RasulAllah, Allah Teâla sana şefâat etme imkânı verecek, beni de unutma!” anlamındadır. Peygamberimize bu yetki ahirette verilecektir. Peki, Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’a şefâat etme yetkisi verildikten sonra, kendisinden şefâat istenilecek mi? Muhtaç olan insanlar O’nun kendileri lehine şefâat etmesini isteyecekler mi? Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam diyor ki, “Başka Peygamberlere verilmeyen beş şey bana verildi.” Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam sayıyor bunları:

Bir: Şefâat-i uzma bana verildi, diyor. En büyük şafaat demektir. En büyük şefâat hiç bir Peygambere verilmemiş, Peygamberimize verilmiştir.

İki: Yeryüzü bana tümden mescid kılındı. Ümmet-i Muhammed her yerde ibadetini yapabilir ama diğer ümmetler yalnızca belli yerlerde ibadet yapabilirdi. Kilise’de, havra’da şurada burada yaparlardı sadece.

Soru: Ama biz dağda, kırda, bayırda… Her yerde namaz kılarız…

Prof. Dr. Orhan Çeker: Kılarız.

Üç: Savaş ganimeti bana helal kılındı.

Dört: Diğer peygamberler yalnızca kavmine gönderiliyordu. Ben tüm insanlara gönderildim.

Beş: düşmanıma ta bir aylık mesafeden korku salınmakla bana yardım olundu, diyor Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam (Buhari, Teyemmüm:1; Salat:56; Ğusl:26). Yani bir düşman ordu toplanıp Peygamberimizle savaşa çıkmaya başladığı an, içlerine korku düşüyordu ve düşmanın morali ta ilk başta bozuluyordu. Bu beş şey diğer Peygamberlere verilmedi. Bizim Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’a verildi.

 Şimdi şefâat-ı uzmaya gelelim şimdi. En büyük şefâat, kıyamette, mahşer yerinde bütün insanlar toplanmış, herkes ne olacağız diye telaşla bekliyorlar. Öyle bir bekleme ki herkes bıkmış, ‘Bir an önce hesabımız görülse de ne olacaksa olsa, biz de bu beklemekten kurtulsak.’ diyecekler. Çare olarak insanlar Hz. Adem’e koşacaklar “Ey insanlığın babası! Bize şefâat et de hesabımız bir an önce görülüversin, beklemekten bıktık.” diyecekler. Hz. Adem kendisine göre bir mazeret söyleyerek “Ben yasaklanmış bir meyveyi yedim, siz Nuh’a gidin.” diyecek. Hz. Nuh’a koşacaklar. O da bir mazeret söyleyerek “İbrahim’e gidin.” diyecek. Hz.İbrahim bir mazeret söyleyerek gelenleri Hz. Musa’ya gönderecek. Musa Aleyhi’s-Selâm bir mazeret söyleyerek onları Hz. İsa’ya yönlendirecek. Hz. İsa da bir mazeret söyleyerek onları Peygamberimiz Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e gönderecektir. Nihayet bütün insanlar Peygamberimiz’den şefâat isteyeceklerdir. O da hesapların bir an önce görülmesi için şefaat edecek, mümin-kâfir ayırımı olmaksızın tüm insanlar bu şefaatten istifade edeceklerdir. Herkes istifade edeceği için bu şefaate “Uzma” yani en büyük şefaat denilmiştir.

[highlight]Dikkat edin, burada Peygamberimiz’den istenen şey, başkasına şefâat etme yetkisi isteği değil, Peygamberimize şefaat etme imkânı verilecek, onu insanlar lehine kullanma isteğidir. Yoksa bu insanlar, başkasına şefaat etmek için Resûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den yetki istiyor değiller. Bir de diyorlar ki bu istek ahirette olacaktır. Dünyada şefaat isteneceğine delil olmaz. Halbuki sahabe, Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’dan hayatta ve dünyada iken şefâat istemişlerdir. Örneklerini biraz sonra vereyim. Bir de bu istek Resûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem hayatta iken olmuş, vefat ettikten sonra bu istek caiz değildir, diyorlar. Her iki iddia da yanlıştır. Şimdi hadisten delilleri getireceğim.[/highlight] Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam hayatta iken de kendisinden şefâat istenmiş, kendisi dünyada yok iken de şefâat istenmiştir. Örnek rivayetler şöyle:

Sahabeden Enes b. Malik, diyor ki, Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’dan kıyamet gününde bana şefâat etmesini istedim. Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam da,

Evet, ben sana şefâat edeceğim.” diyor.

 Fakat Enes b. Malik işi biraz kendince sağlama bağlamak istiyor.

Ya RasulAllah! Kıyamette ben seni nerede bulacağım?’ diyor. Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam cevaben diyor ki:

Beni ilk önce sırat köprüsü yanında ara.” [[highlight]Dikkat edin, Peygamberimiz stratejik noktalarda bulunuyor yani. Orhan Çeker[/highlight]]. Dedim ki:

Ya orada seninle karşılaşmazsam?”,

Buna da Efendimiz cevaben:

Beni amellerin tartıldığı terazinin yanında ara.”  [[highlight]Yine önemli bir nokta. Orhan Çeker[/highlight]].

Ya RasulAllah! Ya orada seninle karşılaşamazsam?” [diye tekrar soruyor. O zaman da]:

Beni Havz-ı Kevser’in yanında ara, Bu üç yerden başka yerde olmam.” cevabını veriyor Efendimiz 2)Tirmizi, Kıyamet: 9

Soru: Üç tane stratejik nokta.

Prof. Dr. Orhan Çeker: Evet, sırat köprüsü amellerin tartıldığı, terazi, mizan ve üçüncüsü Kevser havuzunun başında. Bakınız Enes b. Malik, dünyada iken Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’dan şefâat istiyor ve işi sağlama bağlıyor. Bu rivayetten ayrıca Peygamberimizin ahirette nerede olacağını öğreniyoruz. Bir başka rivayet daha veriyorum şimdi (Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde, iki yerde geçiyor, bir tanesi I/350). Rivayet şöyle: Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’a zaman zaman hizmet eden birisi vardı. Her seferinde Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam ona soruyordu:

Senin de bir ihtiyacın var mı (ki ben karşılayayım)?” diyordu. O hizmetçi:

Bir ihtiyacım yok Ya RasulAllah!” diyordu. Nihayet bir gün hizmetçi:

Ya RasulAllah! Benim bir ihtiyacım var.” demiş. O ihtiyacını şöyle ifade etmiş:

أَنْ تَشْفَعَ لِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ

Kıyamet gününde bana şefâat etmendir.

Hatta bir rivayette diyor ki:

 “Cennette sana komşu olmak istiyorum.” Peygamberimiz bunun üzerine diyor ki “Sana bu aklı kim verdi (böyle bir istekte bulun diye sana kim söyledi)?” O adam,

Bunu bana Rabbim öğretti.” diye cevap veriyor. Bunun üzerine Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam,

Peki, başka bir istek olmaz mı (bu çok büyük birşey)?” diyor. Adam bunun üzerine:

Ya RasulAllah, ben bunu istiyorum.” diye cevap veriyor. Nihayet Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam:

(Eğer başka bir istek olmazsa, bunda ısrar ediyorsan) o zaman çok secde yaparak (namaz kılarak) bana yardımcı ol!” diyor.

Bakınız bunda da Resûlullah Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’ın bizzat kendisinden şefâat istenmiştir. Ama dikkat edin, şefâat yetkisi değil, o istenmemiş, Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam’a yetki verildikten sonra, o hizmetçi kendi lehine de şefaat etmesini istemiştir. Zaten bizim de şefaat isterken, istediğimiz odur. Peki, Peygamberimiz hayatta değilken istenmiş midir?

Rasûllah (sav)'in Tevekkül Anlayışı - M. Yusuf Kandehlevî
Özellikle Kaside-i Nûniye veya Nu’maniyye denilene bakın, baştan sona Peygamberimizden şefâat isteği ile doludur.
[fotoğraf:© picpickle.com]

Şimdi ona geliyorum: Peygamberimizden sonraki eserlere bir bakın, hak yolda olduğu ümmetçe tasdik edilen, hidayet üzere olduğu konusunda hiç kimsenin aksi bir lafı olmayan âlimlerimize bakıyoruz. Peygamberimizden şefâat istemişlerdir. Peygamberimizden sonra mesela İmam Azam’ın kasidelerine bakın. Özellikle Kaside-i Nûniye veya Nu’maniyye denilene bakın, baştan sona Peygamberimizden şefâat isteği ile doludur. Bu hem bir örnek hem de bir hatırlatma olsun. Şimdi öyle bir örnek vereceğim ki artık buna insanın teslim olması ve kabul etmesi gerekecektir. Örnek şu: Kur’ân-ı Kerîm’de Tubba’ ismi iki yerde geçer: Duhan (37) ve Kâf (14) sûrelerinde وقوم تبع “Tubba’ın kavmi” şeklinde geçmektedir. Tubba’ Yemen krallarına verilen bir isimdi. İşte bu Tubba’ların birincisi Yemen’de ordusunu hazırlamış, kuzeye doğru fetihlere başlamıştır. Mekke-i Mükerreme’yi geçmiş, Medine/Yesrib’e kadar gelmiştir. O zaman Medine’deki Yahudi âlimler;

Burası son Peygamberin geleceği yerdir. Burada sakın haa zulüm falan işlemeyesin!” diye uyarmışlar. O Yahudiler de oraya göç etmişler, son Peygamber gelecek biz de ona tabi olacağız diye oraya yerleşmişler.

Tubba’ iyi niyetli, iyi kalbli birisi olduğu için orada hemen fütûhatına son vermiş ve Peygamberimize verilmek üzere bir de mektup yazmıştır. Hani şimdi kutlu doğum haftalarında Peygamber’e (SallAllahu Aleyhi ve Sellem) mektup yazılıyor ya, benim bildiğim ilk mektup Tubba’ tarafından yazılmıştır. Tubba’ biraz sonra içeriğini okuyacağım o mektubu yazmış, altına da mührünü vurduktan sonra Medine yerlilerinden birisine vermiş ve ona:

“O Peygamber sen hayatta iken buraya gelirse, bunu bizzat kendin ver, yok sen ölürsen çocuklarına vasiyet et, onlar versinler. Onlar ölürse, onların çocukları… ulaştırsın!” demiş o emanetçi kişiye. Yani elden ele bu mektubu son Peygamber, ahir zaman Peygamberine ulaştırın, diye vasiyet etmiş ve geriye dönmüştür. Geriye dönerken gene Mekke’ye uğramış, Kâbe’ye örtü giydirmiştir. Kâbe’nin siyah örtüsü âdetinin Tubba’dan kalma olduğu söylenir. Tubba’ Mekke’de hacılar için evler de yaptırmıştır. Hacca gelenler burada bedava kalsınlar diye ilk ev vakfiyeleri belki de bu evlerdir. Tubba’ sonra Yemen’e dönmüştür.

Şimdi bu mektup ne oldu? Oraya geliyorum. Kitaplarımızın kaydına göre, tam 1000 (bin) sene sonra Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam Medine’ye hicret edince Peygamberimiz’e bu kıymetli emanet/mektup teslim edilmiştir. Hatta Peygamberimiz Aleyhi’s-Salâtu ve’s-Selam bu mektubu bir mucize eseri olarak bizzat kendisinin istediğine dair rivayetler var. Biraz sonra bu hususu anlatayım. Peki, bu mektupta neler yazılı?

إِلىَ مُحَمَّدٍ بْنِ عَبْدِاللهِ نَبِيِّ اللَّهِ وَرَسُولِهِ، خَاتَمِ النَبِيِّينَ وَرَسُولَ رَبِّ الَعَالَمِينَ صَلَّى اللَهُّ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ. مِنْ تُبَّع الأول أَمَّا بَعْدُ، فَإنّي آمَنتُ بِكَ وَبِكِتَابِكَ الَّذي أُنزِلَ عَلَيكَ وَأنَا عَلى دِينِكَ وَسُنَّتِكَ وَآمَنتُ بِرَبِّكَ وَربِّ كُلِّ شَيْءٍ وَبِكُلِّ مَا جَاءَ مِن رَبِّكَ مِن شَرَايعِ الإيمَانِ وَالإسْلَامِ، فَإِنْ أَدْرَكْتُكَ فَبِهَا وَنِعْمَتْ، وَإن لَم أدرَكتُكَ فَاشفَع لي وَلا تَنْسَني يَومَ القيامةِ، فَإنّي مِن اُمَّتِكَ الْأوَّلِينَ وَتَابَعتُكَ قبْلَ مَجيئِكَ، وَأنَا عَلي مِلَّتِكَ وَمِلَّةِ أِبيكَ إِبْرَاهيمَ عَلَيهِ السَّلامُ.

Tubba’ Peygamberimizin adını hürmeten kendi adından önce yazıyor. Diyor ki,

Allah’ın Nebisi ve Elçisi, Peygamberlerin sonuncusu Rabbü’l-âleminin Elçisi Abdullah oğlu Muhammed’e Tubba’den” “Bundan sonra: Ben sana da, sana indirilen Kitab’a da iman ettim. Ben senin dinin ve sünnetin üzereyim ve Sen’in de her şeyin de Rabbine iman ettim. İslam şeriatı/dini olarak Rabbinden sana ne geldiyse hepsine iman ettim. Ben bizzat sana yetişirsem ne kadar güzel, ne mutlu bana. Eğer sana yetişemeyecek olursam, Kıyamet gününde bana şefâat et ve beni unutma. Çünkü ben Sen’in ümmetinin ilklerindenim. Sen’in gelişinin (bin sene) öncesinden sana biat ettim. Ben Sen’in dinin ve baban İbrahim’in dini üzereyim.

Soru: Yani bu kralın, Peygamber Efendimiz hakkında bilgisi varmış aslında, öyle mi?

Prof. Dr. Orhan Çeker: Evet, Yahudilerden o bilgiyi almış. Yahudilerdeki bilgi de ne kadar açık bir bilgi. Bakınız, Peygamberimizin gelişinden bin sene önce, Peygamberimiz hayatta değilken Tubba’ Peygambe-rimiz’den şefâat istiyor, (şefaat etme yetkisi değil tabii ki). Hem de bu mektubu, Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem en son Ebu Leyla isminde birinden “Sen, yanında Tübba’ın mektubu olan Ebu Leyla mısın? (Evet, cevabını alınca ) “Ben Muhammed’im o mektubu bana getir, ver.” diyerek emaneti elinde bulunduran Ebu Leyla’dan bizzat SallAllahu Aleyhi ve Sellem kendisi istemiştir. Bu mektup bizim kaynaklarımızın pek çoğunda yer almaktadır (Örnek olarak bkz: İbn İshak’tan naklen Kurtubi, Tefsir, Duhan suresi 37. ayet tefsiri; Halebi, es-Sira, Beyrut,1400, 2/279…). Hiçbir İslam âlimi “Böyle bir istek caiz değil, peygamberimiz yokken şefâat istenmez.” şeklinde bir itirazda bulunmamıştır.

Soru: Son cümlesi çok önemli değil mi hocam? “Beni unutma!” diyor.

Prof. Dr. Orhan Çeker: Evet “Beni unutma!” ve Bana şefâat et!” diyor. Peygamberimiz dünyada yok iken kendisinden şefaat istenmiştir.

[box type=”alert” size=”large”]Dolayısıyla biz şimdi Peygamber Efendimiz yokken “Ya RasulAllah! Bana şefâat et” desek, hiç mi hiç şirkle ilgisi olmaz. Bu istek sahih iman ve sünnetle uyumludur. Sahabe bizzat Peygamber Efendimizden şefaat istemişlerdir. Peygamber Efendimiz’den de bu mektuptaki ifadeleri nahoş gördüğü yolunda birşey nakledilmemiştir. Ümmet içerisindeki hiç bir âlim de bu mektuba bu yönü ile itiraz etmemiştir. [/box]

Dipnotlar   [ + ]

1.Tasavvufî Meselelere Fıkhî Bakış, Orhan Çeker, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 69-80
2.Tirmizi, Kıyamet: 9
tarihinde gönderildi.

Amerika’ya Numune Olan Devşirme Usulü – Ekrem Buğra Ekinci

Osmanlılarda yükselmek için tek şart liyakattir. Hangi ırka ve dine mensup olursa olsun, kabiliyetli gençlerin önü açıktır. Devşirme denilen bu usul, devleti 6 asır ayakta tutan prensiplerden biri olmuş; Amerika’ya da numune teşkil etmiştir.

[dropcap]O[/dropcap]smanlı devlet adamları ilk devirlerde medrese mezunlarından seçilirdi. Zamanla devlet büyüdü. Devlet adamlarında daha fazla siyaset tecrübesi aranır oldu. Devlet, kendi idarecilerini kendisi yetiştirmeye başladı. Medreseliler devletin hukuk ve din adamları olarak pozisyonunu sürdürdü. Küçük memurlar ise hükümet ofislerinde usta-çırak münasebetiyle yetiştirildi. Devlet ricali, saraydaki Enderun Mektebi’nde tahsil görürdü. Burası hem padişahın hususi hizmetinin görüldüğü idari ofisler hem de devlet ricalinin yetiştiği bir akademiydi.

Adam Olacak Çocuk!

Osmanlı Arması  [fotoğraf: © onedio.com]
Osmanlı Arması
[fotoğraf: © onedio.com]

Pençik, Farsça “beşte bir” demektir. İslâm hukuku, esirleri hakkında hükümdara muhayyerlik tanımıştır. Hepsi öldürülebilir veya fidye karşılığı serbest bırakılır veyahut da köle yapılırdı. Bu üçüncü hâlde beşte biri devlete aittir. Bunlardan istikbal vadedenleri kabiliyetlerine göre mekteplerde Müslüman Türk kültürüyle devlet adamı ve asker olarak yetiştirilirdi. Geri kalanı devlete ait toprak ve ahırlarda çalışırlardı. Bunlara “ortakçı kullar” denirdi.

Harplerde Alman esirlerden devlet hissesine düşen beşte birine “pençik” denirdi. Pençik Kanunu Sultan I. Murad zamanında çıkarıldı. Ankara Harbini müteakip fetihler durup kâfi miktarda pençik ele geçmediği için Sultan II. Murad zamanında Devşirme Kanunu çıkarıldı. Gayrimüslim çocuklar, umumiyetle ebeveyninin de rızasıyla yetiştirilmek üzere devlet hizmetine alınmaya başladı. Bunlar 8 ilâ 15 yaşlarında olup, zekâ, terbiye ve fizikî görünüş bakımından en mükemmel olanlar arasından ilm-i kıyafet (fizyonomi ilmi) bilen hususi memurlarca muhtelif imtihanlardan geçirilerek seçilirdi.

Kim Devşirilir, Kim Devşirilmez?

İmam Şafiî, İslâmiyet’in zuhurundan sonra kitabî bir dine girenlerin, memleketleri savaş ile fethedilirse, kölelikten kurtulamayacağını söyler. Devşirme usulü bu kavle göredir. Nitekim İslâmiyet’in zuhurundan evvel kitabî dine girmiş topluluklar olduğu için Yahudi ve Ermeni çocukları devşirilmez.

Terbiye kabul etmez görülen gözü açık şehirli çocuklar devşirilmez. Saray ahırlarına bağlı Üsküdar çayırlarına bakmak ve hariçten gelenlere kılavuzluk yapmak karşılığında Kartal ve Kadıköy’den çocuk devşirilmez. Hâkim sınıfa dayanarak halkı ezer yahut firar ederler endişesiyle Müslümanlardan devşirme alınmaz.

Ekrem Buğra Ekinci (Prof. Dr.) [Fotoğraf: © ekrembugraekinci.com]
Ekrem Buğra Ekinci (Prof. Dr.)
[Fotoğraf: © ekrembugraekinci.com]

[highlight]Devşirme, bir şehirde 40 evden bir çocuk nispetindedir. Tek oğul devşirilmez. Çocukları devşirilenler, vergiden muaf tutulur. Az da olsa çocuğunu vermek istemeyen çıkar, bunlar çeşitli yollarla ikna edilir. Devşirildikten sonra firar edenlere çok az rastlanır. Böylece köyünde kalsa en fazla papaz olabilecek çocuğun önünde icabında sadrazamlığa kadar giden bir yol açılır. Fakir Balkan köyleri için devşirilmek aslında bir kurtuluştur.[/highlight]

Sultan Fatih’ten itibaren idarede devşirmeler tercih edilmiş; padişahın kulu oldukları için bu usulün çok faydaları görülmüştür. Bu usulle yetiştirilenler, kökünden apayrı, cemiyetle herhangi bir kan veya mahallî bağı bulunmayan, padişaha sadık ve tarafsız bir bürokrasi ve ordu teşkil etmiştir. Devşirme usulü, gayrimüslimlerin ekseriyette bulunduğu eyaletlerin daha itaatli olmasına yardım etmiştir. Buralarda eli silah tutabilecek gençler, umumiyetle devlet hizmetinde idi. Nitekim devşirme usulü kalktıktan sonra, bu eyaletler birer ikişer istiklal mücadelesine girişmiştir.

Ailesiyle irtibata geçen devşirmelerin sayısı azdır. Bunlar da ailesini Müslüman yapmışlardır. Hırvat asıllı Sokullu Mehmed Paşa, daha silahtarken Bosna’nın Sokol kasabasındaki ailesiyle temasa geçmiş; kardeşi ve amcazâdesini İstanbul’a getirterek Enderun’a aldırmış; bilahare anne ve babası da gelmiş ve hepsi Müslüman olmuştu. Sokol’da yalnızca Papaz olan bir kardeşi kalmıştı. Devşirmelerin hemen hepsi Müslüman Türk kimliğine uygun yaşamış; sadıkane hizmetleri ve hayır eserleriyle öne çıkmışlardır. Devşirmeler halis Müslüman ve Osmanlı’dır. [quote]Hadis-i şerif, “Bir kavimin köle ve azatlıları da o kavimden sayılır” der.[/quote]

Gücün Sebebi

Devşirme Kanunundaki evsafı taşımadığı görülen çocuklar, tophaneye işçi verilir. Diğerleri önce Müslüman Türk çiftçilerin yanına yerleştirilir, Türkçe ve İslamiyet’i öğrenmeleri sağlanır. Sonra İstanbul ve Edirne’deki Acemioğlanlar Mektebi’ne alınır. Burada muvaffak olanlardan hüsn-i cemal sahipleri Enderun’a geçer. Güçlü kuvvetli olanları da saray bahçelerine ve sahil emniyetine bakan Bostancı Ocağı’na ayrılır. Geri kalanları yeniçeri olur.

Merhum Mimarsinan'ın Eseri: Selimiye Camiisi @ Edirne  [fotoğraf: © edirnegezilecekyerler.org]
Merhum Mimarsinan’ın Eseri: Selimiye Camiisi @ Edirne
[fotoğraf: © edirnegezilecekyerler.org]

Mahmud Paşa, Gedik Ahmed Paşa, Davud Paşa, Hersekzâde Ahmed Paşa, Koca Mustafa Paşa, Dukakinzâde Ahmed Paşa, Şehit Hadım Sinan Paşa, Makbul İbrahim Paşa, Lütfi Paşa, Kılıç Ali Paşa, Rüstem Paşa, Lala Mustafa Paşa, Cağaloğlu Sinan Paşa, Cerrah Paşa, Kuyucu Murad Paşa, Koca Yusuf Paşa, Cezayirli Gazi Hasan Paşa, Tiryaki Hasan Paşa gibi meşhur vezirler, hatta Mimar Sinan köle yahut devşirme acilidir.

1633 yılından itibaren devşirme usulü zaafa uğradı. Müslüman halkın çocuklarından da okumaya hevesli olanlar Enderun’a alındı. Yeniçeri Ocağı kaldırılana kadar devşirme usulü cereyan etti.

Liyakati ön planda tutan, din ve ırkına bakmaksızın halkın, istidadından faydalanmayı öngören devşirme sistemi, Osmanlı Devleti’ni altı asır ayakta tutan prensiplerdendir. Süper güç davasındaki Amerika’ya da numune olmuştur. Amerika, ırkı ne olursa olsun, zeki ve kabiliyetli insanlardan istifadeyi şiar edinmiştir.

tarihinde gönderildi.

Ehl-i Beyt İmamları – Ebubekir Sifil

Soru: Eimme-i İsna Aşeriye denilen zatlar Şii midirler, yoksa Ehl-i Sünnet midirler?

[ayraç]‘ta bugün sizlere Ebubekir Sifil hocanın sana din’den sorarlar I eserinden iktibâs yapıyoruz. Sifil hoca, “Masum İmamlar” sorusunu soran okuyucuya cevap veriyor. Hayırlı Okumalar…1)sana din’den sorarlar I, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2009, Sayfa 253-255

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Soru


Eimme-i İsna Aşeriye denilen zatlar Şii midirler, yoksa Ehl-i Sünnet midirler?

Cevap


Eimme-i İsnâ Aşer, Şia’nın “masum imamlar” silsilesini oluşturan 12 İmam’dır. Bu imamlar arasında, fırkalaşmanın zuhur ettiği dönemde yaşamış olanların Ehl-i Sünnet’in temel itikadî kabullerine aykırı bir görüşü benimsediği yolunda herhangi bir bilginin Sünnî kaynaklarda yer aldığından haberdar değilim.

SanaDindenSoralar-I - Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Kitapları
SanaDindenSoralar-I – Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Kitapları

Sünnî kaynaklar ve âlimler onların tamamını -tabii ki başta Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (Allah hepsinden razı olsun) olmak üzere- fazilet, üstünlük, ilim, takva ve nesep şerefi ile anmıştır, anmaktadır.2)Örnek olarak Ehl-i beyt imamlarının ez-Zehebî’nin Siyeru A’lâmi’n Nübelâ’sındaki tercemelerine bakılabilir.

Bununla birlikte Sünnî kaynaklar, bu imamlardan herhangi birinden, kendisinin veya mensubu bulunduğu pak silsilenin “ismet”inden bahsettiği, ya da Hz. Ebû Bekr ile Hz. Ömer (r.anhuma)’dan teberri ettiği yolunda herhangi bir bilgi vermez.

Burada bir örnek olması kabilinden şu olayı zikredebiliriz: Sâlim b. Ebî Hafsa şöyle demiştir: “Ebû Ca’fer (Hz. Hüseyin (r.a.)’in torunu Muhammed el-Bâkır) ve oğlu Ca’fer’e (Ca’fer es-Sâdık), Ebû Bekr ve Ömer hakkında ne düşündüğünü sordum; şöyle dediler: “Ey Sâlim! O ikisini sev; onların düşmanlarındansa uzaklaş! Zira onlar hidayet imamları idiler.3)İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk, LIV, 285; el-Mizzî, Tehzîbu’l-Kemâl, V, 80; ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, IV, 402.

[box type=”alert” size=”large” style=”rounded”]Burada dikkat çekilmesi gereken bir nokta var: Rivayette soruyu sorduğu nakledilen kişi bir Şii’dir. Keza bu rivayeti ondan nakleden Muhammed b. Fudayl da Şii’dir.[/box]

Öte yandan -İmam Ebû Hanîfe ile Muhammed el-Bâkır veya Ca’fer es-Sâdık arasında olduğu gibi- Sünnî imamlar ile Ehl-i Beyt arasında, birincilerin ikincilere hürmeti temelinde sıcak ilişkiler bulunduğunu biliyoruz. İtikadî sahada aralarında herhangi bir ihtilaf bulunsaydı, elbette böyle bir ilişki söz konusu olmazdı.

“12. İmam” olarak kabul edilen Muhammed el-Mehdî, Ehl-i Sünnet’e göre ya hiç doğmamış ya da küçük yaşta ölmüştür. Babasının mirasının 7 yıl bekledikten sonra kardeşi (Ca’fer b. Ali) tarafından alınması, Hasan b. Ali el-Askerî‘nin Muhammed el- Mehdî adında bir çocuğunun dünyaya geldiği iddiasını boşa çıkarmaktadır.

Dipnotlar   [ + ]

1.sana din’den sorarlar I, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2009, Sayfa 253-255
2.Örnek olarak Ehl-i beyt imamlarının ez-Zehebî’nin Siyeru A’lâmi’n Nübelâ’sındaki tercemelerine bakılabilir.
3.İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk, LIV, 285; el-Mizzî, Tehzîbu’l-Kemâl, V, 80; ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, IV, 402.
tarihinde gönderildi.

Amelsiz Müslümanlık Olur Mu? – Dilaver Selvi

Allah’a iman ettiğin i söyleyen bir kimsenin O’nun emir ve hükümlerini hafife alması, onları ihmal etmesi veya gereksiz görmesi imanı ile bağdaşmaz.

[ayraç]‘ta bugün sizlere Dilaver Selvi‘nin Ehl-i Sünnet İnancı isimli eserinden iktibâs yapıyoruz. Selvi Hoca, Amel işlemenin önemine, Amelsiz Müslümanlığın tehlikelerine Kur’an-ı Kerim ayetleri ve Hadis-i Şerifler ile örnekler vererek değiniyor. Hayırlı Okumalar…1)Ehl-i Sünnet İnancı, Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, İstanbul 2013, Sayfa 218 – 221

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Din sadece bir fikirden, güzel düşünceden ibaret değildir. Din, Allah Teâlâ’nın hükümleridir. Müslüman, bu hükümlere samimiyetle uyan kimse demektir. Teslim olan tâbi olur, tâbi olan huzur bulur. Çünkü Allah Teâlâ’nın dininde, insanı mutlu edecek her şey vardır. insanı yaratan onun derdini ve dermanını en iyi bilmez mi?

Din, sadece inanmak ve kalple kabul etmek de değildir.

Din, samimi olarak inanmak ve inandığı esasları ihlâsla yaşamak demektir.

Dinin esası ihlâstır; yani Allah’a karşı samimi olmaktır.

Din, baştan sona kulluk ve güzel ahlâk demektir.

Ehl-i Sümmet İnancı - Dilaver Selvi - Semerkand Yayınları
Ehl-i Sümmet İnancı – Dilaver Selvi – Semerkand Yayınları

Din, Allah Teâlâ’nın kulun yaşaması için gönderdiği hükümlerden ve edeplerden ibarettir. Allah’a iman ettiğin i söyleyen bir kimsenin O’nun emir ve hükümlerini hafife alması, onları ihmal etmesi veya gereksiz görmesi imanı ile bağdaşmaz. Böyle düşünen bir kimse, ya aklının kusurunu anlar, şeytanın hilesini farkeder ve bu hallere tövbe eder veya kalbinden imanı gider.

[highlight]Hiç tövbe edilmeyen veya salih amellerle temizlenmeyen günahlar kalbi öldürür. Kalbi ölen kimsenin imanı tehlikededir. Tövbe edip imanını tazeleyen ve güzel amellere dönen bir kimse tehlikeden kurtulur.[/highlight] Şu hadis-i şerifin uyarısına dikkat etmek zorundayız:

[quote]“Mümin bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer tövbe eder, günahtan elini çeker ve istiğfar ederse kalbi temizlenir. Günah işlemeye devam eder ve günahı çoğaltırsa siyahlık kalbini tamamen sarar. işte bu hal kalbin paslanmasıdır. Allah Teâlâ’nın, ‘Hayır, doğrusu onların yaptıkları ameller yüzünden kalpleri pas tutmuştur’ (Mutaffifîn 83/14) âyetiyle belirttiği durum bu dur.”2)Tirmizî, Tefsir, nr. 3345; İbn Mâce, Zühd, nr. 4244; Hâkim, Müstedrek, 2/518; Ahmed, Müsned, 21297.[/quote]

Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Hakim’de elliden fazla yerde, cennete giren müminlerin en önemli iki özelliğinden bahsetmiştir. Bunların birincisi şeksiz iman, ikincisi de Allah için salih amel işlemektir. Elbette cennete Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle girilir; ancak yüce Rabbimiz, bu rahmetini ve mağfiretini salih amel işleyen mümin kullarına vaat etmiştir.

Gerçek bir Müslüman, “Ben yüce Yaratıcı ’ya iman ederim fakat dünyada nasıl yaşayacağımı kendim belirlerim, iyiyi kötüyü aklımla seçerim, arzuladığımı yerim, istediğimi içerim, beğendiğimle evlenirim, haram ve helâl diye bir sınır tanımam” diyemez. Bunu diyen mümin olmaz; böyle düşünen ve söyleyende iman kalmaz.

Bir Müslüman, Allah’a imanı tam ve şirkten uzak olduğu halde, nefsinin hevâsına uyup bazı farzları terketse veya haramlara girse, bu yüzden küfre girmiş olmaz. Bu durumda kendisine tövbe farzdır. Tövbe etmeden ölse bile, yine mümindir; tevhid üzere ölmüştür.

Cenâb-ı Hak dilerse kendisine hiç azap etmeden affederek onu rahmetiyle cennetine koyar veya geçici bir azapla cezalandırır ve sonunda ebedî nimet yurdu cennete alır.3)bk. Sâbûnî, er-Risâle fi i’tikâdi Ehli’s-Sünne (Aktdetü’s-Selet, s. 276. Asıl olan Allah’ın birliğini bilmek ve buna iman etmektir. Bu kadar bilgi ve iman olmadan cennete girmek mümkün değildir.

İmanın, ilim ve Salih amel ile korunma altına alınması gerekir. Çünkü kalpteki iman, dil ile söylenmez ve amel ile ispat edilmezse, imanın ne varlığı anlaşılır ne de tadı tadılır. Bir kimsenin Müslüman olduğuna şahitlik edilebilmesi için, onun Müslümanlığını ilan etmesi veya bunu bir ameli ile göstermesi gerekir.

İman ile amel, kalple vücut gibidir. Kalp de vücut da tek başına hayat bulamaz. İmanın salih amel, taat ve ibadetle gereği yapılınca, İslâm yaşanmış olur. İslâm imanın ilan edilmesidir. İman da İslâm’ın akaididir.

[box type=”alert” size=”large”]Allah katında imansız amel kabul edilmediği gibi, akaidsiz amel de kabul edilmez.[/box]

“Vahdet-i vücud”, “Râbıta” vb. Konulara Bakış Açısı Nasıl Olmalıdır? - Osman Nuri Topbaş
Lâ ilâhe illallah şehadetinin cennetin kapısını kolayca açması için, onu söyleyen müminde şu dört şeyin bulunması lazımdır: 1. Yalan ve gıybetten temiz bir dil. 2. Hile ve hıyanetten arınmış bir kalp. 3. Haram ve şüpheli şeylerden uzak duran bir karın. 4. İçinde hevâ ve bidat bulunmayan salih amel. 
[fotoğraf: © Reuters]

Amel ve ibadet, kalpteki imanın dili hükmündedir.

Velilerden Bâyezid-i Bistâmî’nin (k.s) huzurunda biri, “lâ ilahe illallah şehadeti cennetin anahtarıdır” hadisini okudu. Hazret, bu hadise şu açıklamayı getirdi:

“Evet, böyledir, fakat bir anahtarın dişleri olmazsa kapıyı açmaz. Lâ ilâhe illallah şehadetinin cennetin kapısını kolayca açması için, onu söyleyen müminde şu dört şeyin bulunması lazımdır:
1. Yalan ve gıybetten temiz bir dil.
2. Hile ve hıyanetten arınmış bir kalp.
3. Haram ve şüpheli şeylerden uzak duran bir karın.
4. İçinde hevâ ve bidat bulunmayan salih amel.4)Ahmed, Müsned, 5/242; Bezzâr, Müsned, nr. 2660; Taberânî, Kitâbü’d- Duâ, nr. 1479; Heysemî, ez-Zevâid, 1/16. 5)Münâvî, el-Kevâkibü’d-Dürriyye, 1/660 (Beyrut 1999).

Kendisini yaratan ve yaşatan yüce Rabb’ine imanı olup da hiç itaati olmayan bir insanda, O’na karşı hiç değilse biraz mahcubiyet ve hayâ bulunmalıdır. Bu kadarcık hayâ da bir iman alametidir ve Hz. Resûlullah’ın (s.a.v) müjdesiyle, bunun bile kazancı büyüktür.

Allah Resûlü (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
Sizden evvelki ümmetler içinde bir adam vardı. Tevhid hariç işe yarar hiçbir hayırlı ameli yoktu. Bir gün ailesini toplayıp,

‘Öldüğüm zaman beni yakınız. Kemiklerimi havanda döverek toz ediniz. Sonra rüzgârlı bir günde bu tozun yarısını karaya, yarısını denize atınız’ diye vasiyet etti. Adam ölünce vasiyet yerine getirildi. Aziz ve Celil olan Allah rüzgâra, ‘Dağıttığın tozları topla’ buyurdu. Rüzgâr tozları topladı, huzur-i ilâhiyyeye getirdi.

Hak Teâlâ adama, ‘Neden böyle hareket ettin?’ diye sordu.

Adam,‘Senden hayâ ettiğim için yâ Rab’ diye cevap verdi.

O zaman Allah Teâlâ, ‘Ben de seni mağfiret ettim’ buyurdu. ’ 6)Hadis için bk. Buhârî, Enbiya, 54; Müslim, Tövbe, 24; Ahmed, Müsned, 1/398.

Dipnotlar   [ + ]

1.Ehl-i Sünnet İnancı, Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, İstanbul 2013, Sayfa 218 – 221
2.Tirmizî, Tefsir, nr. 3345; İbn Mâce, Zühd, nr. 4244; Hâkim, Müstedrek, 2/518; Ahmed, Müsned, 21297.
3.bk. Sâbûnî, er-Risâle fi i’tikâdi Ehli’s-Sünne (Aktdetü’s-Selet, s. 276.
4.Ahmed, Müsned, 5/242; Bezzâr, Müsned, nr. 2660; Taberânî, Kitâbü’d- Duâ, nr. 1479; Heysemî, ez-Zevâid, 1/16.
5.Münâvî, el-Kevâkibü’d-Dürriyye, 1/660 (Beyrut 1999).
6.Hadis için bk. Buhârî, Enbiya, 54; Müslim, Tövbe, 24; Ahmed, Müsned, 1/398.
tarihinde gönderildi.

Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi – Ebubekir Sifil

[ayraç]‘ta bugün sizlere Ebubekir Sifil hocanın Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi isimli eserinden iktibâs yapıyoruz. Sifil hoca serinin ikinci cildinde İslam Modernizmi’ne değiniyor ve Fazlur Rahman’ın görüşlerini tenkid ediyor. İslam Modernizmi’nin ne anlama geldiğine, hangi söylemleri olduğuna değiniyor. Kitabın ana hatlarını çizen önsözü bugün [ayraç] okuyucuları için iktibâs yapıyoruz. Hayırlı Okumalar…1)Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Önsöz

[ayraç] | kitaba biraz mola…

[dropcap]M[/dropcap]odern İslam düşüncesinin, günümüz Müslümanlarının bi­lincini meşgul eden en önemli problem olduğunu söylemek abartı olmasa gerektir. Müslümanlar Batı’dan ya da daha genel bir ifadeyle “dışarıdan” gelen herhangi bir telkin ya da yönlen­dirme girişimine karşı doğal bir refleksle karşı koymakta iken -burada bunun genellikle bilinçli bir tepki değil, sadece bir “refleks” olduğunu özellikle belirtmemiz gerekiyor- aslında kökü yine dışarıda olmakla birlikte, kendi dillerini konuşanların yaklaşımlarına karşı daha bir savunmasız ve kabule yatkın olabilmektedirler.

[highlight]Bir de Modernizm’in “topyekün” bir hareket olduğunu hesaba katarsak, karşı karşıya olduğumuz durumun ciddiyetini bir an önce gerektiği gibi kavramanın ne derece öncelikli bir çaba olması gerekti­ğini ifade etmiş oluruz.[/highlight]

Buradaki “topyekün” kelimesi, İslam Modernizmi‘nin homojen ve yeknesak bir hareket olduğunu anlatmaktan ziyade, onun “kök­tenci” tavrını vurgulamaktadır. Zira onun temel hedefi, her şeyden önce “yeni bir bilinç” oluşturmaktır. O, öncelikle kavramları ele alır; gereğinde onlara yeni anlamlar yükler ve gerekirse temelden yenile­riyle değiştirir.

Bununla birlikte, İslam Dünyası’nda özellikle son yüzyılda boy veren Modernist hareketlerin belki de en egzantrik ve hatta trajik ta­rafı, bütüncül bir yapıya kavuşturulamamış olmasıdır.

[quote]Her ne kadar bunda, Modernizm’in yerel görünümlerinin, -özellikle başlangıç dönemleri için- birbirlerinden kopuk hareketler olarak ortaya çıkmasının ve henüz oluşum döneminde bulunmasının rolü büyük olmuşsa da, aslında temel etken, belki de Modernizm’in doğasında aranmalıdır. “Değişim” olgusunun, tarihsel ve evrensel bir belirleyici olarak hareketin temel dinamiğini teşkil etmesi, “nelerin”, “nasıl”, “ne kadar” ve “neye göre” değişeceğine dair soruların da de­ğişik biçimlerde cevaplandırılmasını intaç etmiştir.[/quote]

Yelpazenin bir ucunda en katı laikçiler, diğer ucunda İslam’ı temel dinamik olarak kabul etmekle birlikte bu noktadan itibaren ala­bildiğine renklenen görüşler demetini oluşturan “İslamcı Modernist”ler…

Hal böyle olunca, Modernizm’den ne anlaşılması gerektiği, belki de en temel soru olarak karşımıza çıkmaktadır.

[box type=”info” size=”large” style=”rounded” border=”full”]Bu noktanın tahlilini ilgili çalışmalara bırakarak burada şunu söylemeliyiz ki Modernizm’in en temel karakteristiği, hareket nokta­larını, enerjisini ve istikametini çok büyük ölçüde İstişrak (Oryantalizm) hareketine borçlu olmasıdır. Bu çalışmada da sık sık dikkat çekileceği gibi, başından beri “en temel İslamî göstergeler” olarak kabul gören fenomenler, Modernizm açısından bakıldığında birden buharlaşmakta ve anlamını/etkisini yitirmektedir. Burada özel­likle “Hermenötik (Yorumsamacı) okuma” ve “Tarihsel bakış” olarak formüle edilen yaklaşım biçimlerinin anılması gerekmektedir. Buna göre İslâmî nasslar bağlamında en temel problematik, “Nassların bize ne dediği” değil, “bizim nasslardan ne anladığımız”dır.[/box]

Aslında Müslüman için bu noktanın bir problem olarak görül­mesi bile temelde saçmadır. Çünkü Müslüman, yalın bir mantıkla şöyle düşünür: Beni yaratan Allah olduğuna göre, bunun bir sebebi olmalıdır. Eğer Allah beni niçin yarattığını bildirmemişse, nasıl ya­şayacağım beni ilgilendirir. Ama eğer bildirmişse -ki öyledir- o za­man yaratılış amacıma uygun davranışın hangisi olduğunu da öğ­retmiş olması gerekir. İşte tarih boyunca insanlığa ısrarla ve art arda peygamberler gönderilmesinin hikmeti burada aranmalıdır.

Rasûllah (sav)'in Tevekkül Anlayışı - M. Yusuf Kandehlevî
Peygamber, insana yaratılışın bilgisini ilettiği gibi, ama­cını da bildiren ve en az bunun kadar önemlisi, bu amaca uygun tav­rın nasıl geliştirileceğini öğreten elçidir.
[fotoğraf:© picpickle.com]

Zira peygamber, insana yaratılışın bilgisini ilettiği gibi, ama­cını da bildiren ve en az bunun kadar önemlisi, bu amaca uygun tav­rın nasıl geliştirileceğini öğreten elçidir.

Bu bildirim, Kur’an ve Sünnet nasslarının muhtevasında ahlakî öğretiler şeklinde olduğu gibi, hukukî ilkeler şeklinde de tezahür eder.

İşte Fazlur Rahman’ın söyleminin tam da bu noktada farklı­laştığı görülmektedir. Zira ona göre Kur’an bizim için ve bugün, sa­dece kendisine temel ahlakî ilkeleri bulup çıkarmamız noktasında referans olabilecektir. Bu ilkeler üzerine bina edilecek olan teolojik ve hukukî prensipler ise, tamamen bizim gayretimizle oluşturulacaktır.

Hz. Peygamber (s.a.v) dönemi de dâhil olmak üzere Kur’an’dan çıkarılan ya da daha doğru bir ifade ile Kur’an’da mevcut bulunan hukukî ilkeler, -tıpkı Nebevî Sünnet’in verilerinin arz ettiği durum gibi- tarihseldir ve bugün aynen tekrarlanamaz. Eğer Nebevî Sünnet’i, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Kur’an’dan ilham alarak oluşturduğu bir sis­tem olarak düşünmemiz doğruysa, Yaşayan Sünnet de genel olarak ilk dönem hukukçularının Nebevî Sünnet’ten ilham alarak oluşturdukları sistemin adıdır.

İşte bu temel farklılık, Fazlur Rahman’ın -büyük ölçüde Müsteşrikler’e dayanan ama yine de kendine özgü motifleri bulunan terminolojisi ile daha da renkli ve ilgi çekici bir yapı arz etmektedir.

Kuşkusuz onun uzun sayılabilecek -ve çalkantılı- bir ömür içinde oluşturup geliştirmeye çalıştığı sistemin, bütün unsurlarıyla bu çalışmaya yansımasını beklemek doğru olmaz.

Bizim, -‘Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi’ başlığı al­tında- sürdürdüğümüz çalışmanın bu basamağında gerçekleştirmeye gayret edeceğimiz şey, Fazlur Rahman’ın düşünce dünyasını oluştu­ran temel metodolojik argümanlar ile bunlardan hareketle -ve kimi zaman önerdiği sistemin somut örneklemelerini ortaya koymak mak­sadıyla- gündeme getirdiği parça konuların tahlil ve kritiğidir.

Çalışmanın, okuyucuya bir bütün olarak arz edilmesini hedef­lemiş olmakla birlikte, ele aldığımız hususların, ilki metodolojik ve ikincisi pratik konuların işlendiği iki kısım halinde sunulmasının siste­matik açıdan daha uygun olacağı düşüncesinden hareket ettik.

Fazlur Rahman’dan yaptığımız alıntılarda, onun dilimize çevrilmiş çalışmalarını kullandık ve çok gerekli görmedikçe İngilizce metinlere başvurmadık. Onun düşünce dünyasının bütünlük arz edecek argümanlarının, dilimize aktarılmış çalışmalarında genel olarak yer aldığı söylenebilir. Bu bakımdan, yazarımızın Türkçeye henüz çevrilmemiş çalışmalarını kullanmadık.2)Burada bahsi geçen ifadeler kitabın ilk yayımlandığı tarih (1998) itibariyledir. Kitabın yayımlanmasını takip eden süre içerisinde Fazlur Rahman’a ait yayımlanmış başka kitaplar bu ifadenin kapsamı dışındadır.

Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi - Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Yazıları
Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi – Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Yazıları

Çalışmanın sistematiği, Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi serisinin ilk cildinde3)Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün görüşlerinin kritiğine ayırdığımız cilt. ortaya konduğu şekliyle aynen korunmuştur, izlediğimiz yöntemin, okuyucu açısından pratik faydaları bulunduğunu biliyoruz. Bu bakımdan, ele aldığımız görüşlerin bütünlük arz etmesine özen göstererek, çalışmamızı ilk kısımda 13 ana başlık altında şekillendirdik. İkinci kısımda da Fazlur Rahman’ın Akaid/Kelam konu­sundaki görüşleri ile Usul-i Fıkıh alanındaki yaklaşımları noktasın­daki tenkitlerimiz yer almaktadır. Akaid/Kelam hakkındaki yazılarda, gerek Fazlur Rahman, gerekse başkaları tarafından özellikle İmam el-Eş’arî’nin çözümleri ağırlıklı olarak tartışma konusu yapıldığı için biz de bu noktaya ağırlık verdik. Bununla birlikte, genel olarak Ehl-i Sünnet’e yönelik eleştirileri de irdelemeye gayret ettik.

Usul-i Fıkıh konusundaki yazıda ise ağırlıklı olarak Kıyas, İstihsan, Mesalih-i Mürsele, Örf vb. hususlar işlendi.

Elinizdeki çalışmada “Ekler” bölümünde yer alan bazı yazılar bulunuyor. Bunlardan ilki, Modernistler’in üzerinde ağırlıklı olarak durduğu “iman-amel” münasebeti meselesi bağlamında İmam Ebû Hanîfe’nin ve bu ekolün diğer imamlarının Mürciîlik’le ithamı hususunu ele aldık. Bu noktayı bizim için önemli kılan hususlardan birisi de, İmam el-Eş’arî’nin “Makâlâtu’l-İslâmiyyîn”inde, İmam Ebû Hanîfe hakkındaki “irca” iddiasının yer almış olmasıdır.

Bir diğer yazı, Fazlur Rahman’ın Fıkıh ve Hadis tarihi ile ilgili bir takım tespitlerini test etme imkânı sunan iki tarihî mektup: İmam Mâlik ve İmam el-Leys b. Sa’d’ın birbirlerine hitaben yazdıkları bu mektuplar hakkında kısa bir de değerlendirmemiz oldu.

Nihayet “Ekler” bölümünün son yazısı da, Fazlur Rahman’ın görüşlerine ayırdığımız ve bundan önce yayımlanmış bulunan ça­lışma ile ilgili bir eleştiri denemesi ile ilgili. (Bize oldukça şaşırtıcı gelen bu eleştirinin hiç yapılmamış olmasını arzu ederdik.)

Çaba bizden, başarı Yüce Allah’tan.

Ebubekir SİFİL

Keçiören

8 Ramazan 1418 / 7 Ocak 1998

Dipnotlar   [ + ]

1.Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Önsöz
2.Burada bahsi geçen ifadeler kitabın ilk yayımlandığı tarih (1998) itibariyledir. Kitabın yayımlanmasını takip eden süre içerisinde Fazlur Rahman’a ait yayımlanmış başka kitaplar bu ifadenin kapsamı dışındadır.
3.Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün görüşlerinin kritiğine ayırdığımız cilt.
tarihinde gönderildi.

Takva Nedir? – Salim Öğüt

Takva, önce Allah korkusudur ve bu manasıyla her türlü hayrın ve bereketin kaynağıdır. Onun olmadığı yerde hiçbir iyilikten ve faziletten bahsedilemez. Salim Öğüt

[ayraç]‘ta bugün sizlere Merhum Salim Öğüt Hoca‘nın Modern Bir Din Projesinin Tenkidi isimli eserinden iktibâs yapıyoruz.Merhum Öğüt Hoca bu pasajda Takva’nın anlamını açıklıyor. Son yıllarda -özellikle Modern kesim tarafından neşredilen- meallerde “Takva’nın saygı duymak” vb. gibi anlamlar ile basitleştirilmesine karşı bu pasajı siz okuyucularımıza paylaşıyoruz. Hayırlı okumalar.1)Modern Bir Din Projesinin Tenkidi, Salim Öğüt, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 63-65

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Konunun önemine binaen biraz daha genişletilmesinde fayda görmekteyiz.

Elmalılı’dan sonra, Öztürk2)Yaşar Nuri Öztürk’ün en çok başvurduğu kaynak eserlerden biri olan Ragıb el-Isfehânî takvayı şöyle tarif etmiştir:

“Nefsi günaha düşmekten muhafaza etmektir.”

Yani nefsi, günah işlemekten ve kötülük yapmaktan korumak, her türlü çirkinlik ve rezillikten arınmış olarak muhafaza etmektir.

Kuşeyri Risalesi‘nde ise “Allah’a itaat etmek suretiyle O’nun ukûbetinden sakınmaktır diye tarif edilmiştir.”3)Salih Udayme, s. 105

el-Mevsû’atü’l-Fıkhiyyetü’l-Müyessere‘de Takvâ şöyle tarif edilmiştir: “İnsanı, Allah’ın emirlerini yerine getirmeye, yasakladıklarını da terketmeye sevkeden nefsî bir niteliktir.”4)I, 558559

 el-Mevsû’atü’l-İslâmiyyetü’l-‘Âmme‘de ise şu şekilde tarif edilmiştir: “Alah’ın emirlerine uymak ve yasaklarından kaçmak suretiyle, O’nun azabından ve cezasından korunmak ve sakınmaktır.”

Hz. Ömer, Ubeyy hazretlerine takvanın ne olduğunu sordu. O da: “Dikenli bir yolda yürürken ne yaparsın?” diye, soruyla karşılık verdi. Hz. Ömer: “Dikkat eder ve eteklerimi toplarım.” deyince Übeyy: “İşte takva budur.” buyurdu.

Temelde takva, kalbin Allah’ın azametini sürekli hatırda tutması celalini, heybetini ve kibriyâsım (ululuğunu) yüreğinde hissetmesi demektir. Buna bağlı olarak da O’nun makamından dolayı haşyet, hesap ve cezasından dolayı havf duymaya devam etmesidir.

Takvanın manası bu olunca, çerçevesi, sadece büyük günahlardan kaçınmakla sınırlı kalmaz, en küçük kusurlardan arınmayı da gerekli kılar. Sahabe döneminden itibaren de böyle anlaşılmıştır.

[box type=”info” size=”large”]Çünkü onlar hep şöyle söylerler: “İşlediğin günahın küçüklüğüne değil, kime isyan ettiğine bak!”[/box]

Allah’a hamdolsun ki bugün de takvayı böyle anlayan ve yaşayan insanlar mevcuttur.

İkamet ettiğim şehirde bir Allah dostundan bahsettiler ve dediler ki bu kişi et almak için kasaba kendisi gitmez. Çünkü bütün esnaf gibi kasap tarafından da sevilip sayılmaktadır. Bu yüzden etin en iyi yerini keser verir de, kendisinden sonra gelenlere haksızlık etmiş olur diye düşünür. Bu yüzden hep başkalarını gönderir.

İlahiyatçı yazar diyor ki: bu anlayışı, bu ahlakı, bu erdemi, bu karakteri bu iffeti, bu istiğnayı, bu fazileti vb. insani değerlerin kaynağı olan en temel telakkiyi insanlar arasında üstünlük ölçüsü olmaktan çıkarmak, Kur’an’ın emridir.

Evet, takva akla ve gelebilecek ve sözlüklerde bulunabilecek bütün erdemlerin ortak adıdır.

 Takva, önce Allah korkusudur ve bu manasıyla her türlü hayrın ve bereketin kaynağıdır. Onun olmadığı yerde hiçbir iyilikten ve faziletten bahsedilemez.

Nitekim Safahatin en muhteşem manzumelerinden biri aşağıdaki beyitlerle başlar:

Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır,

Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

Yüreklerden çekilmişfarzedilsin havfı Yezdan’ın Ne irfanın kalır tesiri kat’iyyen ne vicdanın!

Mehmet Akif bu uzun manzumeyi, şu ayet-i kerimenin tefsiri olarak kaleme almıştır:

Ey imân etmiş olanlar! Allah Teâlâ’ya bihakkın takvâ ile itti- kada bulununuz. Ve siz ancak müslümanlar olduğunuz halde vefat ediniz.5)Âl-i İmrân, 3/102

Bu meal, Ömer Nasuhi Bilmen‘e aittir. Ayet-i kerimenin aslına sadık kalarak takva kelimesini aynen koruduğu için tercihe şayan bulduk. Ancak yeni neslin daha iyi anlaması ve takvanın bu ayette hangi manada kullanıldığını göstermek için Muhammed Esed’in mealindeki karşılığını da sunmak istiyoruz: “Siz ey imana ermiş olanlar! Derin bir duyarlıkla Allah’a karşı sorumluluğunuzun hakkıyla bilincinde olun ve O’na kendinizi yürekten teslim etmeden önce ölümün sizi alt etmesine izin vermeyin.”

Dipnotlar   [ + ]

1.Modern Bir Din Projesinin Tenkidi, Salim Öğüt, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 63-65
2.Yaşar Nuri Öztürk
3.Salih Udayme, s. 105
4.I, 558559
5.Âl-i İmrân, 3/102
tarihinde gönderildi.

Hz. Ömer’in Hazîneden İsteyen Bir Akrabasını Azarlaması – M.Yusuf Kandehlevî

Hz. Ömer'in bir akrabası, ona gelerek hazineden kendisine bir şeyler vermesini teklif etti. Hz. Ömer'de onu azarlayarak

[ayraç]‘ta bugün sizlere kısa fakat etkili bir pasajı iktibâs ediyoruz. Merhum Yusuf Kandehlevî‘nin meşhur eseri Hayatü’s-Sahabe eserinde yer alan bu iktibâsta Hz. Ömer (ra)‘ın Halifelik dönemindeki hassasiyetini aktarıyor.

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Muhammed b. Sirin anlatıyor:

Hz. Ömer‘in bir akrabası, ona gelerek hazineden kendisine bir şeyler vermesini teklif etti. Hz. Ömer‘de onu azarlayarak:

M.Yusuf Kandehlevi
M.Yusuf Kandehlevi

[box type=”alert” size=”large”]’Allah’ın huzuruna hain bir devlet adamı olarak çıkmamı mı istiyorsun?’ [/box]

dedi. Fakat daha sonra kendi malından ona on bin dirhem verdi. “1)İbn-i Sa’d, III 219.

Harun b. Antere anlatıyor:

Hz. Ali, Kufe yakınlarındaki Havernak’ta iken yanına gittim. Üstünde eski bir elbise vardı ve soğuktan titriyordu. Kendisine:

  • ‘Ey Halife, şüphesiz ki Allah, sana ve ailene bu maldan bir pay vermiştir ve sen ise soğuktan titriyorsun,’ dedim. Bunun üzerine bana:

[quote]’Allah’a yemin ederim ki, ben sizin malınızdan bir şey eksiltmedim. Bu üstümdeki de evimden -yahut Medine’den- getirdiğim, bir elbisedir,’ dedi.”[/quote]2)El-Bidâye ve’n-Nihâye. VIII, 3.

Dipnotlar   [ + ]

1.İbn-i Sa’d, III 219.
2.El-Bidâye ve’n-Nihâye. VIII, 3.