tarihinde gönderildi.

Hz. Peygamber’in Sözlerinin Değeri – Salim Öğüt

Malumdur ki O'nu diğer insanlardan üstün kılan yönü, kendisine vahyolunmasıdır.

[ayraç]‘ta bugün sizlere Merhum Salim Öğüt Hocanın Modern Düşüncenin Kur’an Anlayışı eserinden iktibâs yapıyoruz. Merhum Öğüt Hoca, Efendimiz (sav)’in sözlerin niçin ve neden önemli olduğuna değiniyor. Güzel tespitlerin yer aldığı bu iktibâsı hayırlı okumanız duası ile…1)Modern Düşüncenin Kuran Anlayışı, Salim Öğüt, RIHLE Kitap, Sayfa 147-148

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Hz. Peygamber’e gelince, O’nun (s.a.v.) kendi sözlerine dair bu şekilde bir değerlendirmesi olduğunu bilmiyoruz ama bu alanda câiz olduğunu düşünerek kıyas yoluyla aynı sonuca varabileceğimizi sanıyoruz. Yani Hz. Peygamber’in sözlerinin de bizim sözlerimize nisbeti, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) bizlere nisbeti gibi olmalıdır.

Malumdur ki O’nu diğer insanlardan üstün kılan yönü, kendisine vahyolunmasıdır.2)Kehf Sûresi, 18/110

"O, kendiliğinden konuşmamaktadır. O(nun konuşması kendisine) vahyedilenden başkası değildir."<br/>Necm Sûresi, 53/ 3-4
“O, kendiliğinden konuşmamaktadır. O(nun konuşması kendisine) vahyedilenden başkası değildir.”
Necm Sûresi, 53/ 3-4

Dolayısıyla O’nun sözünü bizim sözümüzden üstün kılan yönü de budur. Çünkü “O, kendiliğinden konuşmamaktadır. 0(nun konuşması kendisine) vahyedilenden başkası değildir.3)Necm Sûresi, 53/ 3-4

[highlight]Bütün bu ön bilgilerden sonra asıl ifade etmek istediğimiz nokta şudur: Sözün değerinin muhtevasından/içeriğinden kaynaklanması prensibi, Allah ve Rasulü için geçerli değildir. Hatta onlar için bu kural tersinden çalışmakta, çünkü onlardan sâdır olan sözün kıymeti, kaynağından ileri gelmektedir.[/highlight]

Yani bir Kur’ an ayeti değerlendirilirken, muhteva bakımından incelendikten sonra değer hükmüne varılmaz. Tam tersine, o sözün değeri söyleyeninden ileri gelmektedir, dolayısıyla bizatihi kendisi değerlidir. Buna göre bir ayetle karşılaştığımız zaman, sadece ve sadece ondan en verimli, en isabetli ve en doğru şekilde istifade etmeye bakarız.

Sünnet için de aynı değerlendirme geçerlidir. Uzmanlarınca bilinmektedir ki, Sünnet’in Kur’an’dan farkı, sübut problemidir.

Sünnet diye rastladığımız herhangi bir söz, fiil veya takrir, gerçekten de, O’na ait mi, değil mi, sorusu, her dönemde geçerliliğini korumuştur. O’na aidiyeti sabit olduktan sonra, Sünnet’in hükmü de Kur’an gibidir.

Bu yüzden, soru sormak üzere gelen bir kimseye Rasulüllah’ın bir hadisiyle cevap veren İmam Mâlik, soran kişinin: “ama falan sahabe de bu konuda şöyle diyor” demesi karşısında öfkelenmiş ve parmağıyla Hz. Peygamber’in kabrine işaret ederek 4)İmam Mâlik derslerini Hz. Peygamber’in (s.a.v.) mescidinde, O’nun kabr-i şerifinin yanında vermekte idi şu tarihi cevabı vermiştir: [dropcap]”Herkesin sözü alınır da, reddedilir de, ancak şu kabrin sahibi müstesna; O’nun sözü sadece alınır.”[/dropcap]

Basit gibi gözüken bu hakikat, son zamanlarda göz ardı edilmeye başlandığı için, bazı problemlerimizi eskiye nisbetle daha zor halleder, hatta daha doğru bir tabirle, halledemez duruma düştük.

Dipnotlar   [ + ]

1.Modern Düşüncenin Kuran Anlayışı, Salim Öğüt, RIHLE Kitap, Sayfa 147-148
2.Kehf Sûresi, 18/110
3.Necm Sûresi, 53/ 3-4
4.İmam Mâlik derslerini Hz. Peygamber’in (s.a.v.) mescidinde, O’nun kabr-i şerifinin yanında vermekte idi
tarihinde gönderildi.

Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi – Ebubekir Sifil

[ayraç]‘ta bugün sizlere Ebubekir Sifil hocanın Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi isimli eserinden iktibâs yapıyoruz. Sifil hoca serinin ikinci cildinde İslam Modernizmi’ne değiniyor ve Fazlur Rahman’ın görüşlerini tenkid ediyor. İslam Modernizmi’nin ne anlama geldiğine, hangi söylemleri olduğuna değiniyor. Kitabın ana hatlarını çizen önsözü bugün [ayraç] okuyucuları için iktibâs yapıyoruz. Hayırlı Okumalar…1)Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Önsöz

[ayraç] | kitaba biraz mola…

[dropcap]M[/dropcap]odern İslam düşüncesinin, günümüz Müslümanlarının bi­lincini meşgul eden en önemli problem olduğunu söylemek abartı olmasa gerektir. Müslümanlar Batı’dan ya da daha genel bir ifadeyle “dışarıdan” gelen herhangi bir telkin ya da yönlen­dirme girişimine karşı doğal bir refleksle karşı koymakta iken -burada bunun genellikle bilinçli bir tepki değil, sadece bir “refleks” olduğunu özellikle belirtmemiz gerekiyor- aslında kökü yine dışarıda olmakla birlikte, kendi dillerini konuşanların yaklaşımlarına karşı daha bir savunmasız ve kabule yatkın olabilmektedirler.

[highlight]Bir de Modernizm’in “topyekün” bir hareket olduğunu hesaba katarsak, karşı karşıya olduğumuz durumun ciddiyetini bir an önce gerektiği gibi kavramanın ne derece öncelikli bir çaba olması gerekti­ğini ifade etmiş oluruz.[/highlight]

Buradaki “topyekün” kelimesi, İslam Modernizmi‘nin homojen ve yeknesak bir hareket olduğunu anlatmaktan ziyade, onun “kök­tenci” tavrını vurgulamaktadır. Zira onun temel hedefi, her şeyden önce “yeni bir bilinç” oluşturmaktır. O, öncelikle kavramları ele alır; gereğinde onlara yeni anlamlar yükler ve gerekirse temelden yenile­riyle değiştirir.

Bununla birlikte, İslam Dünyası’nda özellikle son yüzyılda boy veren Modernist hareketlerin belki de en egzantrik ve hatta trajik ta­rafı, bütüncül bir yapıya kavuşturulamamış olmasıdır.

[quote]Her ne kadar bunda, Modernizm’in yerel görünümlerinin, -özellikle başlangıç dönemleri için- birbirlerinden kopuk hareketler olarak ortaya çıkmasının ve henüz oluşum döneminde bulunmasının rolü büyük olmuşsa da, aslında temel etken, belki de Modernizm’in doğasında aranmalıdır. “Değişim” olgusunun, tarihsel ve evrensel bir belirleyici olarak hareketin temel dinamiğini teşkil etmesi, “nelerin”, “nasıl”, “ne kadar” ve “neye göre” değişeceğine dair soruların da de­ğişik biçimlerde cevaplandırılmasını intaç etmiştir.[/quote]

Yelpazenin bir ucunda en katı laikçiler, diğer ucunda İslam’ı temel dinamik olarak kabul etmekle birlikte bu noktadan itibaren ala­bildiğine renklenen görüşler demetini oluşturan “İslamcı Modernist”ler…

Hal böyle olunca, Modernizm’den ne anlaşılması gerektiği, belki de en temel soru olarak karşımıza çıkmaktadır.

[box type=”info” size=”large” style=”rounded” border=”full”]Bu noktanın tahlilini ilgili çalışmalara bırakarak burada şunu söylemeliyiz ki Modernizm’in en temel karakteristiği, hareket nokta­larını, enerjisini ve istikametini çok büyük ölçüde İstişrak (Oryantalizm) hareketine borçlu olmasıdır. Bu çalışmada da sık sık dikkat çekileceği gibi, başından beri “en temel İslamî göstergeler” olarak kabul gören fenomenler, Modernizm açısından bakıldığında birden buharlaşmakta ve anlamını/etkisini yitirmektedir. Burada özel­likle “Hermenötik (Yorumsamacı) okuma” ve “Tarihsel bakış” olarak formüle edilen yaklaşım biçimlerinin anılması gerekmektedir. Buna göre İslâmî nasslar bağlamında en temel problematik, “Nassların bize ne dediği” değil, “bizim nasslardan ne anladığımız”dır.[/box]

Aslında Müslüman için bu noktanın bir problem olarak görül­mesi bile temelde saçmadır. Çünkü Müslüman, yalın bir mantıkla şöyle düşünür: Beni yaratan Allah olduğuna göre, bunun bir sebebi olmalıdır. Eğer Allah beni niçin yarattığını bildirmemişse, nasıl ya­şayacağım beni ilgilendirir. Ama eğer bildirmişse -ki öyledir- o za­man yaratılış amacıma uygun davranışın hangisi olduğunu da öğ­retmiş olması gerekir. İşte tarih boyunca insanlığa ısrarla ve art arda peygamberler gönderilmesinin hikmeti burada aranmalıdır.

Rasûllah (sav)'in Tevekkül Anlayışı - M. Yusuf Kandehlevî
Peygamber, insana yaratılışın bilgisini ilettiği gibi, ama­cını da bildiren ve en az bunun kadar önemlisi, bu amaca uygun tav­rın nasıl geliştirileceğini öğreten elçidir.
[fotoğraf:© picpickle.com]

Zira peygamber, insana yaratılışın bilgisini ilettiği gibi, ama­cını da bildiren ve en az bunun kadar önemlisi, bu amaca uygun tav­rın nasıl geliştirileceğini öğreten elçidir.

Bu bildirim, Kur’an ve Sünnet nasslarının muhtevasında ahlakî öğretiler şeklinde olduğu gibi, hukukî ilkeler şeklinde de tezahür eder.

İşte Fazlur Rahman’ın söyleminin tam da bu noktada farklı­laştığı görülmektedir. Zira ona göre Kur’an bizim için ve bugün, sa­dece kendisine temel ahlakî ilkeleri bulup çıkarmamız noktasında referans olabilecektir. Bu ilkeler üzerine bina edilecek olan teolojik ve hukukî prensipler ise, tamamen bizim gayretimizle oluşturulacaktır.

Hz. Peygamber (s.a.v) dönemi de dâhil olmak üzere Kur’an’dan çıkarılan ya da daha doğru bir ifade ile Kur’an’da mevcut bulunan hukukî ilkeler, -tıpkı Nebevî Sünnet’in verilerinin arz ettiği durum gibi- tarihseldir ve bugün aynen tekrarlanamaz. Eğer Nebevî Sünnet’i, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Kur’an’dan ilham alarak oluşturduğu bir sis­tem olarak düşünmemiz doğruysa, Yaşayan Sünnet de genel olarak ilk dönem hukukçularının Nebevî Sünnet’ten ilham alarak oluşturdukları sistemin adıdır.

İşte bu temel farklılık, Fazlur Rahman’ın -büyük ölçüde Müsteşrikler’e dayanan ama yine de kendine özgü motifleri bulunan terminolojisi ile daha da renkli ve ilgi çekici bir yapı arz etmektedir.

Kuşkusuz onun uzun sayılabilecek -ve çalkantılı- bir ömür içinde oluşturup geliştirmeye çalıştığı sistemin, bütün unsurlarıyla bu çalışmaya yansımasını beklemek doğru olmaz.

Bizim, -‘Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi’ başlığı al­tında- sürdürdüğümüz çalışmanın bu basamağında gerçekleştirmeye gayret edeceğimiz şey, Fazlur Rahman’ın düşünce dünyasını oluştu­ran temel metodolojik argümanlar ile bunlardan hareketle -ve kimi zaman önerdiği sistemin somut örneklemelerini ortaya koymak mak­sadıyla- gündeme getirdiği parça konuların tahlil ve kritiğidir.

Çalışmanın, okuyucuya bir bütün olarak arz edilmesini hedef­lemiş olmakla birlikte, ele aldığımız hususların, ilki metodolojik ve ikincisi pratik konuların işlendiği iki kısım halinde sunulmasının siste­matik açıdan daha uygun olacağı düşüncesinden hareket ettik.

Fazlur Rahman’dan yaptığımız alıntılarda, onun dilimize çevrilmiş çalışmalarını kullandık ve çok gerekli görmedikçe İngilizce metinlere başvurmadık. Onun düşünce dünyasının bütünlük arz edecek argümanlarının, dilimize aktarılmış çalışmalarında genel olarak yer aldığı söylenebilir. Bu bakımdan, yazarımızın Türkçeye henüz çevrilmemiş çalışmalarını kullanmadık.2)Burada bahsi geçen ifadeler kitabın ilk yayımlandığı tarih (1998) itibariyledir. Kitabın yayımlanmasını takip eden süre içerisinde Fazlur Rahman’a ait yayımlanmış başka kitaplar bu ifadenin kapsamı dışındadır.

Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi - Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Yazıları
Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi – Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Yazıları

Çalışmanın sistematiği, Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi serisinin ilk cildinde3)Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün görüşlerinin kritiğine ayırdığımız cilt. ortaya konduğu şekliyle aynen korunmuştur, izlediğimiz yöntemin, okuyucu açısından pratik faydaları bulunduğunu biliyoruz. Bu bakımdan, ele aldığımız görüşlerin bütünlük arz etmesine özen göstererek, çalışmamızı ilk kısımda 13 ana başlık altında şekillendirdik. İkinci kısımda da Fazlur Rahman’ın Akaid/Kelam konu­sundaki görüşleri ile Usul-i Fıkıh alanındaki yaklaşımları noktasın­daki tenkitlerimiz yer almaktadır. Akaid/Kelam hakkındaki yazılarda, gerek Fazlur Rahman, gerekse başkaları tarafından özellikle İmam el-Eş’arî’nin çözümleri ağırlıklı olarak tartışma konusu yapıldığı için biz de bu noktaya ağırlık verdik. Bununla birlikte, genel olarak Ehl-i Sünnet’e yönelik eleştirileri de irdelemeye gayret ettik.

Usul-i Fıkıh konusundaki yazıda ise ağırlıklı olarak Kıyas, İstihsan, Mesalih-i Mürsele, Örf vb. hususlar işlendi.

Elinizdeki çalışmada “Ekler” bölümünde yer alan bazı yazılar bulunuyor. Bunlardan ilki, Modernistler’in üzerinde ağırlıklı olarak durduğu “iman-amel” münasebeti meselesi bağlamında İmam Ebû Hanîfe’nin ve bu ekolün diğer imamlarının Mürciîlik’le ithamı hususunu ele aldık. Bu noktayı bizim için önemli kılan hususlardan birisi de, İmam el-Eş’arî’nin “Makâlâtu’l-İslâmiyyîn”inde, İmam Ebû Hanîfe hakkındaki “irca” iddiasının yer almış olmasıdır.

Bir diğer yazı, Fazlur Rahman’ın Fıkıh ve Hadis tarihi ile ilgili bir takım tespitlerini test etme imkânı sunan iki tarihî mektup: İmam Mâlik ve İmam el-Leys b. Sa’d’ın birbirlerine hitaben yazdıkları bu mektuplar hakkında kısa bir de değerlendirmemiz oldu.

Nihayet “Ekler” bölümünün son yazısı da, Fazlur Rahman’ın görüşlerine ayırdığımız ve bundan önce yayımlanmış bulunan ça­lışma ile ilgili bir eleştiri denemesi ile ilgili. (Bize oldukça şaşırtıcı gelen bu eleştirinin hiç yapılmamış olmasını arzu ederdik.)

Çaba bizden, başarı Yüce Allah’tan.

Ebubekir SİFİL

Keçiören

8 Ramazan 1418 / 7 Ocak 1998

Dipnotlar   [ + ]

1.Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Önsöz
2.Burada bahsi geçen ifadeler kitabın ilk yayımlandığı tarih (1998) itibariyledir. Kitabın yayımlanmasını takip eden süre içerisinde Fazlur Rahman’a ait yayımlanmış başka kitaplar bu ifadenin kapsamı dışındadır.
3.Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün görüşlerinin kritiğine ayırdığımız cilt.
tarihinde gönderildi.

Takva Nedir? – Salim Öğüt

Takva, önce Allah korkusudur ve bu manasıyla her türlü hayrın ve bereketin kaynağıdır. Onun olmadığı yerde hiçbir iyilikten ve faziletten bahsedilemez. Salim Öğüt

[ayraç]‘ta bugün sizlere Merhum Salim Öğüt Hoca‘nın Modern Bir Din Projesinin Tenkidi isimli eserinden iktibâs yapıyoruz.Merhum Öğüt Hoca bu pasajda Takva’nın anlamını açıklıyor. Son yıllarda -özellikle Modern kesim tarafından neşredilen- meallerde “Takva’nın saygı duymak” vb. gibi anlamlar ile basitleştirilmesine karşı bu pasajı siz okuyucularımıza paylaşıyoruz. Hayırlı okumalar.1)Modern Bir Din Projesinin Tenkidi, Salim Öğüt, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 63-65

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Konunun önemine binaen biraz daha genişletilmesinde fayda görmekteyiz.

Elmalılı’dan sonra, Öztürk2)Yaşar Nuri Öztürk’ün en çok başvurduğu kaynak eserlerden biri olan Ragıb el-Isfehânî takvayı şöyle tarif etmiştir:

“Nefsi günaha düşmekten muhafaza etmektir.”

Yani nefsi, günah işlemekten ve kötülük yapmaktan korumak, her türlü çirkinlik ve rezillikten arınmış olarak muhafaza etmektir.

Kuşeyri Risalesi‘nde ise “Allah’a itaat etmek suretiyle O’nun ukûbetinden sakınmaktır diye tarif edilmiştir.”3)Salih Udayme, s. 105

el-Mevsû’atü’l-Fıkhiyyetü’l-Müyessere‘de Takvâ şöyle tarif edilmiştir: “İnsanı, Allah’ın emirlerini yerine getirmeye, yasakladıklarını da terketmeye sevkeden nefsî bir niteliktir.”4)I, 558559

 el-Mevsû’atü’l-İslâmiyyetü’l-‘Âmme‘de ise şu şekilde tarif edilmiştir: “Alah’ın emirlerine uymak ve yasaklarından kaçmak suretiyle, O’nun azabından ve cezasından korunmak ve sakınmaktır.”

Hz. Ömer, Ubeyy hazretlerine takvanın ne olduğunu sordu. O da: “Dikenli bir yolda yürürken ne yaparsın?” diye, soruyla karşılık verdi. Hz. Ömer: “Dikkat eder ve eteklerimi toplarım.” deyince Übeyy: “İşte takva budur.” buyurdu.

Temelde takva, kalbin Allah’ın azametini sürekli hatırda tutması celalini, heybetini ve kibriyâsım (ululuğunu) yüreğinde hissetmesi demektir. Buna bağlı olarak da O’nun makamından dolayı haşyet, hesap ve cezasından dolayı havf duymaya devam etmesidir.

Takvanın manası bu olunca, çerçevesi, sadece büyük günahlardan kaçınmakla sınırlı kalmaz, en küçük kusurlardan arınmayı da gerekli kılar. Sahabe döneminden itibaren de böyle anlaşılmıştır.

[box type=”info” size=”large”]Çünkü onlar hep şöyle söylerler: “İşlediğin günahın küçüklüğüne değil, kime isyan ettiğine bak!”[/box]

Allah’a hamdolsun ki bugün de takvayı böyle anlayan ve yaşayan insanlar mevcuttur.

İkamet ettiğim şehirde bir Allah dostundan bahsettiler ve dediler ki bu kişi et almak için kasaba kendisi gitmez. Çünkü bütün esnaf gibi kasap tarafından da sevilip sayılmaktadır. Bu yüzden etin en iyi yerini keser verir de, kendisinden sonra gelenlere haksızlık etmiş olur diye düşünür. Bu yüzden hep başkalarını gönderir.

İlahiyatçı yazar diyor ki: bu anlayışı, bu ahlakı, bu erdemi, bu karakteri bu iffeti, bu istiğnayı, bu fazileti vb. insani değerlerin kaynağı olan en temel telakkiyi insanlar arasında üstünlük ölçüsü olmaktan çıkarmak, Kur’an’ın emridir.

Evet, takva akla ve gelebilecek ve sözlüklerde bulunabilecek bütün erdemlerin ortak adıdır.

 Takva, önce Allah korkusudur ve bu manasıyla her türlü hayrın ve bereketin kaynağıdır. Onun olmadığı yerde hiçbir iyilikten ve faziletten bahsedilemez.

Nitekim Safahatin en muhteşem manzumelerinden biri aşağıdaki beyitlerle başlar:

Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır,

Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

Yüreklerden çekilmişfarzedilsin havfı Yezdan’ın Ne irfanın kalır tesiri kat’iyyen ne vicdanın!

Mehmet Akif bu uzun manzumeyi, şu ayet-i kerimenin tefsiri olarak kaleme almıştır:

Ey imân etmiş olanlar! Allah Teâlâ’ya bihakkın takvâ ile itti- kada bulununuz. Ve siz ancak müslümanlar olduğunuz halde vefat ediniz.5)Âl-i İmrân, 3/102

Bu meal, Ömer Nasuhi Bilmen‘e aittir. Ayet-i kerimenin aslına sadık kalarak takva kelimesini aynen koruduğu için tercihe şayan bulduk. Ancak yeni neslin daha iyi anlaması ve takvanın bu ayette hangi manada kullanıldığını göstermek için Muhammed Esed’in mealindeki karşılığını da sunmak istiyoruz: “Siz ey imana ermiş olanlar! Derin bir duyarlıkla Allah’a karşı sorumluluğunuzun hakkıyla bilincinde olun ve O’na kendinizi yürekten teslim etmeden önce ölümün sizi alt etmesine izin vermeyin.”

Dipnotlar   [ + ]

1.Modern Bir Din Projesinin Tenkidi, Salim Öğüt, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 63-65
2.Yaşar Nuri Öztürk
3.Salih Udayme, s. 105
4.I, 558559
5.Âl-i İmrân, 3/102
tarihinde gönderildi.

Din” Mi, “Düşünce” Mi? – Ebubekir Sifil

Meseleyi bu zeminde değerlendirmezsek, Kur'an'ı şahsî görüş ile tefsir edenlerin isabet etse de hata ettiğini söyleyen ve onları kötü bir sonun beklediğini haber veren Nebevi uyarıları anlamakta müşkilat çekeriz.

[ayraç]‘ta bugün sizlere Ebubekir Sifil hocanın İstikamet Yazıları eserinden iktibâs yapıyoruz. Sifil hoca bu yazısında günümüzde sıkça kafa karıştıran bir konuyu ele alıyor. 1)İstikamet Kitapları, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 201-206

[ayraç] | kitaba biraz mola…

“İslam dini” ile “İslam düşüncesi” arasındaki fark nedir?

Fırkalaşma olgusunu gereği gibi anlayabilmek için yukarıdaki sorunun cevabını net olarak vermek kaçınılmazdır. “İslam dini”, temel belirleyicileri bakımından “seküler” beşer inisiyatifinin sıfır noktasında olduğu alanı anlatırken, “İslam düşüncesi” tabiri, beşer inisiyatifi temelinde şekillenen bir alanı ifade etmektedir.

Yukarıdaki cümlede “seküler” kelimesinin tırnak içinde verilerek vurgulanması şu anlama geliyor:

[quote]Din’in içtihada açık bıraktığı sahada “ehil kimseler” tarafından yürütülen içtihad faaliyeti, Allah Teala’nın ve Resulü’nün muradına ulaşma gayretinin ifadesi olması dolayısıyla “dinî” bir faaliyettir. “Müçtehidlerin hepsi isabetlidir” diyen -ve Muhammed b. Yusuf es-Sâlihî’nin çoğunluğu oluşturduğunu söylediği- ulemanın bu yaklaşımının izahı da ancak böyle mümkündür. İçtihad etmek de, fetva vermek de tamamen “dinî” faaliyetlerdir.[/quote]

İstikamet Yazıları II - Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Yazıları
İstikamet Yazıları II – Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Yazıları

Kur’an ve Sünnet yanında İcma ve Kıyas’ın oluşturduğu “aslî deliller” kategorisi, ahkâmın nakli zeminini teşkil ettiğinden, “Edille-i Şer’iyye”nin bu kısmında “düşünce” faaliyetinin belirleyiciliğinden söz etmek doğru değildir.

 Buna mukabil, ahkâm sahasının şurasmı-burasını, “çağa uymuyor”, “ele-güne izah edemiyoruz”, “bizi sıkıntıya sokuyor”… gibi gerekçelerle tadil etmeye kalkışmak – bu işi yapanlar zahiren içtihad ehliyetini haiz olsa dahi- “dinî” değil, “dünyevî” yani seküler bir faaliyettir. Dolayısıyla “İslam düşüncesi” tabirinin kapsam alanına girer.

Denebilir ki: Kur’an, Sünnet ve İcma’ı anladık da, Kıyas niçin “nakli deliller” kategorisinde olsun?

Bu önemli sorunun cevabı şöyle verilebilir: Kıyas, nasslarda hükmü bulunmayan bir meseleyi, aralarındaki illet birliği dolayısıyla nasslarla hükme bağlanmış bir meseleye benzeterek hükme bağlamak olduğundan, temeli yine nassa dayanmaktadır.

Buna da şöyle itiraz edilebilir: Kıyas yapabilmek için, söz konusu iki hüküm ve illet üzerinde kafa yormak kaçınılmaz olduğuna göre, burada bir “beşer faaliyeti” yani “düşünce” söz konusu değil midir?

İşte burası meselenin “inceldiği yer”dir. Zira “düşünce” tabirinin muhtevasını oluşturan “kafa yorma”, “anlamaya çalışma”, “tahlil ve terkip yapma”… gibi faaliyetler esasen Kur’an ve Sünnet bağlamında da bahis konusudur. Bu iki kaynak akıllı insana hitap ettiğine ve aklı olmayanın dini olmadığına göre, Kur’an ve Sünnet’i niçin “nakli deliller” kategorisine sokuyoruz? Sonuçta onların ne dediği de beşer faaliyetinin sonucunda ortaya çıkmıyor mu? Öyleyse buradan, “İslam dininin beşeriliği” sonucuna mı varmalıyız?

Kur'an'ı şahsî görüş ile tefsir edenlerin isabet etse de hata ettiğini söyleyen ve onları kötü bir sonun beklediğini haber veren Nebevi uyarıları anlamakta müşkilat çekeriz. Kur'an tefsiri ile iştigal ettiği halde Sünnet'e ittibayı, mucizeyi, şefaati... inkâr eden kimselerin varlığı, bize, aynı zamanda, hepsi de aynı kaynaktan beslendiği halde bu kadar Kelamî fırka nasıl ortaya çıktığı sorusunun cevabını da vermektedir.
Kur’an’ı şahsî görüş ile tefsir edenlerin isabet etse de hata ettiğini söyleyen ve onları kötü bir sonun beklediğini haber veren Nebevi uyarıları anlamakta müşkilat çekeriz. Kur’an tefsiri ile iştigal ettiği halde Sünnet’e ittibayı, mucizeyi, şefaati… inkâr eden kimselerin varlığı, bize, aynı zamanda, hepsi de aynı kaynaktan beslendiği halde bu kadar Kelamî fırka nasıl ortaya çıktığı sorusunun cevabını da vermektedir.

İşte burada, işleyiş sistemini nakli delillerin belirlediği akıl ile diğerlerini birbirinden ayırma zarureti ortaya çıkıyor. Söz gelimi mucizeyi inkâr eden akıl Kur’an ve Sünnet’e dayandığını söylese de “İslami akıl” değildir. Şu halde dönüp dolaşıp yine nakli delillerin oluşturduğu zemine geliyoruz.

Meseleyi bu zeminde değerlendirmezsek, Kur’an’ı şahsî görüş ile tefsir edenlerin isabet etse de hata ettiğini söyleyen ve onları kötü bir sonun beklediğini haber veren Nebevi uyarıları anlamakta müşkilat çekeriz. Kur’an tefsiri ile iştigal ettiği halde Sünnet’e ittibayı, mucizeyi, şefaati… inkâr eden kimselerin varlığı, bize, aynı zamanda, hepsi de aynı kaynaktan beslendiği halde bu kadar Kelamî fırka nasıl ortaya çıktığı sorusunun cevabını da vermektedir.

İşte bunun için “İslam düşüncesi”, “İslam dini”nden farklıdır.

Dipnotlar   [ + ]

1.İstikamet Kitapları, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 201-206
tarihinde gönderildi.

Eski Felsefenin Şii Mezhebine Tesiri – Muhammed Ebu Zehra

[ayraç]‘ta bugün sizlere Merhum Muhammed Ebû Zehra hocanın eseri Mezhepler Tarihi‘nden iktibâs yapıyoruz. Ebû Zehra hoca, Şii mezhebi ile Fars kültürünün arasındaki benzerliklere değiniyor. Şiîlerin iddiaları, Fars kültürünün Şiîler üzerindeki etkisi vb. birçok konuyu bu iktibâsta bulabileceksiniz.

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Hz. Ali (ra)’ı ilahlaştıran “Sebeiyye” ve benzeri gurupları bir yana bırakırsak, şüphesiz ki Şiilik İslami bir fırkadır. Bunların her söylediğinin ya Kuran’dan bir ayete veya Resulullah’a nisbet edilen bir hadise dayandığı muhakkaktır. Ne var ki Şiilik, bir takım felsefi görüşleri kapsamaktadır. Doğu ve batı âlimleri, Şiilikte bulunan bu felsefi görüşleri, İslâmdan önce mevcut olan felsefi ve dini kaynaklara ve İslâmın gelmesiyle sona eren Fars medeniyetine dayandırmışlardır. İçlerinde Prof. Douzy’nin de bulunduğu bir kısım Avrupa âlimleri, şiilik mezhebinin kökünün Fars eğilimli olduğunu tesbit etmişlerdir. Çünkü Araplar, hür olarak yaşamaya alışmış Farslar ise krala, krallığın veraset yoluyla intikal ettiğine inanmışlardır. Farslar, Halifenin seçimi gibi bir mefhumu bilmezler.

Merhum Muhammed Ebû Zehra [fotoğraf: © Musab Turan Kışlakcı]
Merhum Muhammed Ebû Zehra [fotoğraf: © Musab Turan Kışlakcı]

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) âhirete intikal ederken geriye erkek evlat bırakmadı. Bunlara göre, Peygamberden sonra Halife olmaya en lâyık kişi, amcasının oğlu Hz. Ali idi. Ondan daha önce Halife olan Ebu Bekir, Ömer ve Osman, Hilafeti, ona layık olandan gasp yoluyla almışlardı. Farslar, krallarına kutsal bir nazarla bakmaya alışmışlardı. Hz. Ali ve soyuna da aynı görüşle baktılar, insanın birinci vazifesinin, Halifeye itaat etmek olduğunu, Halifeye itaatin ise Allah’a itaat etmek olduğunu söylediler. 1)Bu mevzuda merhum Dr. Ahmed Emin’in “Fecrül İslâm” adlı eserine bakınız.

[box type=”info” size=”large” style=”rounded”]Diğer bir kısım Avrupa âlimleri ise Şii mezhebinin, Farslardan daha çok Yahudi dininden kaynaklandığını ileri sürerler. Buna delil olarak da Hz. Ali’nin, kutsallaştırılmasına ilk davet eden Abdullah b. Sebe’nin Yahudi oluşunu gösterirler. Bu âlimler, Şiilikte bulunan Yahudilik tesirleri yanında eski Asya dinlerinden olan “Budizm” ve benzerlerinin de tesiri bulunduğunu söylerler. Şiiliğin, Yahudilikten alındığı görüşünü ileri sürenler belki de bu  görüşlerini Şa’bî adlı âlimden veya İbn-i Hazm’dan almışlardır. Şa”bî, Şiilik hakkında şöyle dedi: “Bunlar, İslâm ümmetinin Yahudileridir.”[/box]

İbn-i Hazm, “Fisal” adlı kitabında şöyle der: “Bu Şiiler, İlyas (as), Fanhas b. Azar b. Harun (as) şu ana kadar diridirler.” diyen Yahudilerin yolunu tutmuşlardı. Bazı tasavvufçular da bu yoldan gitmiş, Hızır ve İlyas (A.S.)’ın bugüne kadar sağ olduklarını sanmışlardır.”2)el-Fisal sh. 4-180

Biz, Şiiliğin, iktidar ve iktidarın miras yoluyla intikali hususunda Fars düşüncesinin tesiri altında kaldığına inanıyoruz. Şii mezhebi ile Fars yönetim sistemi arasındaki benzerlik açık olarak görülmektedir. Farsların çoğunun günümüze kadar Şiilik mezhebini benimsemeleri ve ilk Şiilerin Farslardan oluşu, görüşümüzü desteklemektedir.

 Şii mezhebi ile Fars yönetim sistemi arasındaki benzerlik açık olarak görülmektedir. Farsların çoğunun günümüze kadar Şiilik mezhebini benimsemeleri ve ilk Şiilerin Farslardan oluşu, görüşümüzü desteklemektedir.  [fotoğraf: © muslimvoices.org]
Şii mezhebi ile Fars yönetim sistemi arasındaki benzerlik açık olarak görülmektedir. Farsların çoğunun günümüze kadar Şiilik mezhebini benimsemeleri ve ilk Şiilerin Farslardan oluşu, görüşümüzü desteklemektedir. [fotoğraf: © muslimvoices.org]

Yahudilik meselesine gelince; Şiiliğin bazı görüşlerinin Yahudiliğe uygun oluşunun sebebi; Şiilik felsefesinin, çeşitli yönlerden kaynaklanmasıdır. Ancak şunu belirtmek gerekir ki, şiiler aslında İslâmî delillere dayanıyorlarsa da genellikle Fars eğilimindedirler.

Günümüzdeki Şiiler ve geçmişteki birçok mutedil Şiiler, Abdullah b. Sebe gibi kişilerin kendilerinden biri olduğunu kesinlikle reddederler. Çünkü bunlara göre İbn-i Sebe” Müslüman değildir. Nerde kaldı ki Şii olsun. Biz, bu hususta tamamen Şiilerin görüşlerine katılıyoruz.

Dipnotlar   [ + ]

1.Bu mevzuda merhum Dr. Ahmed Emin’in “Fecrül İslâm” adlı eserine bakınız.
2.el-Fisal sh. 4-180
tarihinde gönderildi.

Yine Müteşâbih Ayetler Meselesi – Merhum Salim Öğüt

Bu satırların yazarı sanki dün müslüman olmuş ve bu konularda tek satır okumamış, tek kelime duymamış gibi yazmaktadır. Doğrusu bize de, bunu nasıl başardığını merak etmek düşmektedir.

[ayraç]‘ta bugün sizlere Merhum Salim Öğüt Hocanın Modern Düşüncenin Kur’an Anlayışı eserinden iktibâs yapıyoruz. Öğüt hoca Tarihselci ve Tarih-üstücü Kur’an Okuma Tasavvurları alt bölümünde “Kur’an’ın Tarihselliği” iddiasını gündeme getirenlere ayet-i kerimeler ile cevap veriyor. (Modern Düşüncenin Kur’an Anlayışı, Salim Öğüt, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 194-196)

Müellif (Doç. Dr. Mustafa Öztürk (Şu anda Prof. Dr.)) bazı konuları bir punduna getirip yeniden diline dolamayı itiyad haline getirmiş gözükmektedir. Hal böyle olunca bize de onu takip etmek dolayısıyla aynı konuları tekrar etmek düşmektedir.

Müellif diyor ki:

Allah’tan söz eden ayetler incelendiğinde bu tarihsel imgelemle ilgili başka birçok unsura daha rastlanabilir. Mesela, kimi ayetler de Allah zaman ve mekânla mukayyet bir varlık gibi tasvir edilmekte, böylece zât-ı ilâhiyye bir anlamda içkinleşmekte ve hatta nesnelleşmektedir. Yine Allah birçok ayette kendisine el, yüz, göz vb. uzuvlar ile öfkelenmek, tuzak kurmak, intikam almak gibi fiiller atfetmekte; kimi ayetlerde evreni altı günde/evrede yarattığını söylemekte, kimi ayetlerde ise Arş ve Kürsî sahibi olduğundan bahsetmektedir.

Bu satırların yazarı sanki dün müslüman olmuş ve bu konularda tek satır okumamış, tek kelime duymamış gibi yazmaktadır. Doğrusu bize de, bunu nasıl başardığını merak etmek düşmektedir.

Merhum Salim Öğüt Hoca
Merhum Salim Öğüt Hoca

Aziz kardeşim, sizin, içkinleşme, nesnelleşme gibi moda sözcüklerle süslediğiniz için bir anlam ifade ettiğini sandığınız, aslında son derece düzeysiz bir üslupla ele aldığınız bu konular, kütüphaneler dolusu külliyatlar oluşturacak çapta araştırmalara, incelemelere konu olmuşlardır. Üç gün şarkiyat bölümünde teoloji tahsil eden bir oryantalist bile, bu sahada daha düzeyli yaklaşımlar sergilerdi sanıyorum.

Sizin tarihsellik illetiyle malul kılmak istediğiniz bu naslar, sıradan naslar değildir. Allah Tealanın, mümin kullarını özellikle uyardığı, dikkatlerini çektiği, ihtiyatlı konuşmaları ve yazmaları için ikaz ettiği naslardır. Nitekim şu ayet-i kerimeden bihaber olamazsınız: Kitabı sana O indirdi. Onun bazı âyetleri muhkemdir (ki) onlar Kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşâbih(birbirine benzeyen, sonucu tam bilinmeyendir. Kalblerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak, uyardığı sonuca uğra(yıp belâlarını bul)mak için onun müteşâbih âyetlerinin ardına düşerler. Oysa onun te’vili(uyardığı sonucun ne zaman gerçekleşeceği)ni Allah’tan başka kimse bilmez. İlimde ileri gidenler: “Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” derler. Sağduyu sâhiplerin- den başkası düşünüp öğüt almaz..1)Âl-i İmran, 3/7

Allah aşkına bu konuda bu kadar açık ve bu kadar tehditkâr ifadeler varken; Kalblerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak, uyardığı sonuca uğrayıp belâlarını bulmak için onun müteşâbih âyetlerinin ardına düşerler.” buyrulurken bu kadar pervasız davranmaktan nasıl sakınmazsınız.

Kalblerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak, uyardığı sonuca uğrayıp belâlarını bulmak için onun müteşâbih âyetlerinin ardına düşerler
Kalblerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak, uyardığı sonuca uğrayıp belâlarını bulmak için onun müteşâbih âyetlerinin ardına düşerler

Eleştirdiğimiz bu makalede, buradan itibaren, müellifin tanrı tasavvuru ve Allah inancı ile ilgili akla hayale sığmaz hezeyanları ardı ardına sıralanmaktadır. Değil bir müminin ağzından ve kaleminden, bir münkirin ağzından ve kaleminden bile çıksa, her kelimesi, insanı infiale sevketmeye yetecek bu basit yaklaşımların tamamını nakletmek istemiyoruz. Ancak kendi perspektifinden yaptığı açıklamaları takiben dile getirdiği değerlendirme cümlelerini nakledip, konuyu o cümleler üzerinde irdelemeden de geçmek istemiyoruz.

Müellifin bu konuda üzerinde en çok durduğu ayet-i kerime şudur: “Onlar, ille buluttan gölgeler içinde Allah’ın ve meleklerin gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar? Halbuki bütün işler tekrar Allah’a döndürülüp götürülecektir.2)Bakara Sûresi,2/210

Bu ayet-i kerimenin müteşâbihattan olduğunu ve bu konuyla ilgili görüşümüzü de az yukarıda belirttiğimizi hatırlattıktan sonra asıl işaret etmek istediğimiz noktaya gelelim.

Dipnotlar   [ + ]

1.Âl-i İmran, 3/7
2.Bakara Sûresi,2/210
tarihinde gönderildi.

İdeolojik Mealcilik – Ebubekir Sifil

İdeolojik meal yazarı, halkın atadan-dededen tevarüs ettiği dinden razı değildir; onun muharref ve problemli olduğunu düşünmektedir. Burada kastedilen, bid’at ve hurafelere bulanmış, safiyetini yitirmiş din anlayışı değil, yazılı kaynaklara dayalı sahih din şuurudur ve meal yazarı çoğunlukla birinciyi diline dolayarak ikinciye saldırmakta, birinciyle mücadele görüntüsü altında ikincinin varlığına kasdetmektedir.

[ayraç]‘ta bugün sizlere Ebubekir Sifil hocanın İhyâ ve İnşâ adlı eserinden iktibâs yapıyoruz. Sifil hoca bu iktibâsta Meâlciliğin kökenine değiniyor. Ayrıca size Ebubekir Sifil hocanın bir videosunu da paylaşıyoruz.1)İhyâ ve İnşâ, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2014, Sayfa 126 -128

[ayraç] | kitaba biraz mola…

[dropcap]İ[/dropcap]şin püf noktası burası. Meal yazımı, okuyucudan ziyade –hatta ondan bağımsız olarak– meal yazarının hedefi ile açıklanması gereken bir faaliyettir. Din’in bizden ne istediği konusunda kafası alabildiğine karıştırılmış, Kur’ân’la birlikte, onun açılımı olan Sünnet’in/hadislerin merkezî konumda bulunduğu, bu iki temel kaynaktan belli bir Usul doğrultusunda istinbat edilmiş kalbî ve amelî hükümler istikametinde “tedeyyün”, slogandan başka hiçbir sahiciliği olmayan ideolojik bir söylemle okuyucu zihninde yerini “tasavvur”a bırakmışsa, meal yazarı için son derece uygun bir ortam oluşmuş demektir.

Meal yazarı, “marifet”in “okuyarak öğrenme”ye, “ilm”in “malumat”a indirgendiği bu “verimli” ortamda meal yazarak, zavallı okuyucuya din öğretmek gibi bir fırsat ele geçirmiştir ve bunu tabii ki

İhyâ ve İnşâ - Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Kitapları
İhyâ ve İnşâ – Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Kitapları

değerlendirecektir!  Bu topraklarda Kur’ân’ın ilk meallerinden (kendi tabiriyle “terceme”) birini yazma ayrıcalığıyla övünen bir kalemin, Tüccarzâde Hilmi beyin (İbrahim Hilmi Çığıraçan), Kur’ân-ı Kerim’in Türkçe Tercemesi adıyla Osmanlıca olarak neşrettiği çalışmanın önsözünde meseleyi takdim biçimi bizim için hayli ufuk açıcıdır:

… Bugün milyonlarca Türk, Kur’ân-ı Kerim’in manasını bilmiyor ve bi’t-tab’ (tabiatıyla) dininin esasına hakkıyla vakıf bulunmuyor. (…)

Kur’ân’ı anlayacak derecede herkes Arap lisanını kolaylıkla öğrenemeyeceği gibi, öyle müfessirlerin yazdıkları on, yirmi ciltlik tefâsîri (tefsirleri) de okumaya vakit bulamaz.

Öteden beri vatanımda bir inkılâb-ı fikrî ve ictimâ’î (fikrî ve toplumsal devrim) yapmak için var kuvvetle çalış-tığımdan ve bu hususta Kur’ân tercemesi en büyük bir amil olduğundan, mebde-i Meşrutiyet’te (Meşrutiyet’in başında) neşr eylediğim Millet gazetesinde ve Balkan harbi esnasında yazdığım Zavallı Millet kitabında bu fikri hararet ve cesaretle ilan ve müdafaa eylemiştim.

İşte şimdi muktedir bir heyete yazdırdığım bu nüshayı neşr ediyorum. Bilcümle Türk kardeşlerime, tahsilde bulunan evladımıza âyât-ı celîle-i Kur’âniye’yi hakkıyla öğretmek için tercemenin pek sade olmasına itina edilmiş-tir…2)İbrahim Hilmi (Çığıraçan), Kur’ân-ı Kerim’in Türkçe Tercemesi, 4.

Bu “tercüme” faaliyeti, Sebîlürreşâd dergisinin şiddetli muhalefet ve itirazıyla karşılaşınca hükümet tarafından engellenmiş, ancak aradan 15 yıl geçtikten sonra neşredilebilmiştir.

"“Gelenek”in Din’i şu veya bu biçimde/oranda tahrif ettiği konusunda zaten hayli “malumat sahibi” kılınmış ve zihni, Kur’ân’ı anlamak adına meal yazarının mesajlarıyla sınırlı bir algı durumuna kilitlenmiş olan modern Müslüman, kıvama gelmiş “alıcı”dır."

Burada, halka ve tahsildeki talebeye “Kur’ân Tercemesi” üzerinden din öğretmek gibi bir amaçla yola çıkıldığı açıkça ifade edilmektedir. Hatta “Kur’ân tercemesi”, toplumsal ve fikrî bir devrimin en büyük bir amili olarak devrededir! Meal yazarının çalakalem zikrettiği bu husus, o günlerden bu yana din tasavvuru oluşturmak üzere Türkçe meal yazanların temel gerekçesi olarak hiç değişmemiştir!

[box type=”alert” size=”large” style=”rounded”]İdeolojik meal yazarı, halkın atadan-dededen tevarüs ettiği dinden razı değildir; onun muharref ve problemli olduğunu düşünmektedir. Burada kastedilen, bid’at ve hurafelere bulanmış, safiyetini yitirmiş din anlayışı değil, yazılı kaynaklara dayalı sahih din şuurudur ve meal yazarı çoğunlukla birinciyi diline dolayarak ikinciye saldırmakta, birinciyle mücadele görüntüsü altında ikincinin varlığına kasdetmektedir.[/box]

“Gelenek”in Din’i şu veya bu biçimde/oranda tahrif ettiği konusunda zaten hayli “malumat sahibi” kılınmış ve zihni, Kur’ân’ı anlamak adına meal yazarının mesajlarıyla sınırlı bir algı durumuna kilitlenmiş olan modern Müslüman, kıvama gelmiş “alıcı”dır. Yol-iz bulmanın mümkün olmadığı karanlık bir tarihî geçmiş içinde Müslümanların kendi dinî kaynaklarını kendi elleriyle alabildiğine tahrif ettiği, Kur’ân metni dışında elde bulunan hiçbir şeyin güvenilir olmadığı şeklindeki modernist kurgu marifetiyle çaresizlik içinde meal yazarının önünde diz çöktürülmüş vaziyettedir artık.

[highlight]Gerisi, meal yazarının insafına kalmıştır. Onun tensip ettiği din telakkisi “Kur’ân’ın mesajı” olarak okuyucu tarafından sorgusuz sualsiz alınıp gereği yapılacaktır!![/highlight]

Dipnotlar   [ + ]

1.İhyâ ve İnşâ, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2014, Sayfa 126 -128
2.İbrahim Hilmi (Çığıraçan), Kur’ân-ı Kerim’in Türkçe Tercemesi, 4.
tarihinde gönderildi.

Neden “Modern İslam Düşüncesi”nin Tenkidi? – Ebubekir Sifil

Geçmişten günümüze gelen ne varsa, bütünüyle "tartışılabilirler" sınırına çekilmek suretiyle sarsılmak isteniyor

[ayraç]‘ta bugün sizlere Sözü Müstakim Kılmak adlı eserden iktibas yapıyoruz. Eserin yazarı Ebubekir Sifil hoca merak edilen bir konuya cevap veriyor.  Ebubekir Sifil  hoca bu pasajda Tartışmanın ne olduğuna ve ne olmadığına ve İthal fikirler ile yapılan tartışmaların yersiz olduğuna değiniyor.1)Sözü Müstakim Kılmak, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, 3. Baskı, Sayfa 81 – 84

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Soru: Önce çalışmalarınızdan başlayalım isterseniz. Okuyucu sizi, Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi adlı bir seri kitap çalışmanız ile tamdı. Neden “tenkit” ve neden “Modern İslam düşüncesi”nin tenkidi?2)Bu söyleşi Milli Gazete’nin 3-4 Ekim-2000 tarihli nüshalarında yayımlanmıştır.

Ebubekir Sifil.- Bismillâhirrahmanânirrahîm.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, “tenkit” olgusu, bizim kültürümüzün ve ilim geleneğimizin yabancısı olduğu bir husus değil. Hatta diyebiliriz ki, geçmişten devraldığımız devasa ilim mirasının temelinde “tenkit” olgusu vardır. Meşru sınırlar içinde kalmak ve kabul edilebilir gerekçelere dayanmak kaydıyla insanların herhangi bir konu üzerinde görüş ayrılığına düşmesi normaldir, tabiidir.

“Müsademe-i efkârdan barika-i hakikat zuhur eder” sözünün anlattığı hikmeti, görüş ayrılığına düşülmesini yanlış bulma eğilimindeki bir anlayışın kavraması mümkün değildir. Görüşler farklı olacak ve belli bir zeminde, belli şartlar doğrultusunda çarpışacak ki, hakikat şimşeği de oradan zuhur etsin değil mi?..

Farklı Görüşler

Hatta Kur’an ve Sünnet’in titizlikle teşvik ettiği “Şûra” ilkesine hayat veren de “farklı görüşler”in mevcudiyetidir. Bir konuda, ilgili ve söz sahibi herkesin aynı şeyi düşünmesinin beklenmesi hem eşyanın tabiatine aykırıdır, hem de “en doğru” görüşün ortaya çıkmasını engeller. Dolayısıyla Müslümanlar arasında “muhtelefun fih” meseleler daima var olacaktır/olmuştur ve ihtilaflı görüşlerin

Sözü Müstakim Kılmak - Ebubekir Sifil | RIHLE Kitap | İstikamet Kitapları
Bir konuda, ilgili ve söz sahibi herkesin aynı şeyi düşünmesinin beklenmesi hem eşyanın tabiatine aykırıdır, hem de “en doğru” görüşün ortaya çıkmasını engeller.

doğal olarak tevlit ettiği “tenkit” mekanizmasına işlerlik kazandırıldığı sürece hem yanılma payı azalacak, hem de ortaya konan alternatif çözümler, Müslümanlar’a hareket alanı sağlayacaktır.

Buraya kadar söylediklerimiz, “tenkit” mekanizmasının sağlıklı işleyebilmesi için varlığına kaçınılmaz olarak ihtiyaç bulunan “ilmî tutarlılığı” sağlayan “sistematik düşünce”nin tartışan taraflarda mevcut olduğu varsayımına dayanmaktadır. Ancak günümüzde böyle bir yapı var mıdır?

Bu noktada sorunuzun ikinci kısmının cevabına gelmiş oluyoruz; “neden Modern İslam düşüncesinin tenkidi?”

İslam tarihine baktığımızda, ilk fırkalaşma hareketlerinin, her ne kadar ağırlıklı olarak siyasal sebeplerle baş göstermiş olsa da, itikadi yönü olan ayrılıklara dayandığını görürüz. Hariciler’in, Şia’nın, Mürcie’nin, Mu’tezile’nin… ve bunların alt gruplarının gerek Ehl-i Sünnet ile, gerekse birbirleri arasında düştükleri ihtilaf, en temelde farklı İslam anlayışlarından kaynaklanmaktaydı.

Ehl-i Sünnet ve Şia

Yani İslam dediğimiz bu dinin temel kabulleri, kaynakları ve bu kaynakları okuma biçimi nasıl olacaktır? Geçmişte yüzyıllar süren tartışma, cedel ve hatta fiilî çatışmalar, Ehl-i Sünnet’in tartışmasız hakimiyeti ile neticelenmişti. O dönemlerden günümüze, varlığım sürdürebilen iki ana akım kaldı: Ehl-i Sünnet ve Şia…

İşte bugün de o dönemlerdeki ayrılıkları çağrıştıran bir durum ile karşı karşıyayız. Ağırlıklı olarak -ana gövdeyi temsil eden- Ehl-i Sünnet’e yönelik olmakla birlikte, -Şia gibi- diğer anlayışları da hedefleyen bir fikri taarruz söz konusu. Geçmişten günümüze gelen ne varsa, bütünüyle “tartışılabilirler” sınırına çekilmek suretiyle sarsılmak isteniyor…

Soru: Eğer geçmişte buna benzer bir tartışma yaşandıysa, bugün de yaşanmasında ne sakınca var?

Ebubekir Sifil.- Elbette bizatihi “tartışma”nın bir sakıncası olamaz. Ama bugünkü durumu geçmiştekinden farklı kılan bazı hususların da dikkatten kaçırılmaması gerekiyor. Şöyle ki:

[quote]Geçmişte yaşanan tartışmalardaki “siyasal” saik, İslam dünyasına siyasal, kültürel vd. sebeplerle “dışarıdan” ithal edilmiş unsurlarla vücut bulmuyordu. Mesela bir Mu’tezile’nin temsil ettiği anlayış, argümünlarında felsefî rasyonalizmin etkin izlerine rastlansa da, aslolarak “içeriden” bir muhalefetti.[/quote]

Keza her ne kadar Haricî anlayışın temelinde siyasal hedefler gözleniyor idiyse de, bu, neticede iktidarı ele geçirmek için yine “içeriden” bir muhalefeti temsil ediyordu.

Ancak aynı durumu günümüzde İslam Modernizmi’nin temsil ettiği hareket için söylemek oldukça zor. Zira İslam Modernistleri, fikrî temellerini büyük ölçüde Oryantalist çalışmalara borçlular.

Ebubekir Sifil Kitapları
Oryantalizm’in İslam dünyasını fikrî olarak “çözümlemek” ve “çökertmek” gibi temel bir hedefi bulunduğu vakıası ise, ayrıca vurgulanmaya ihtiyaç göstermeyecek kadar aşikâr…

Bunu gerek zımnen, gerekse açıktan kendileri de ifade etmekten geri durmuyorlar. Oryantalizm’in İslam dünyasını fikrî olarak “çözümlemek” ve “çökertmek” gibi temel bir hedefi bulunduğu vakıası ise, ayrıca vurgulanmaya ihtiyaç göstermeyecek kadar aşikâr…

[box type=”info”]Dolayısıyla İslam Modernizmi, bu noktada, sizin kullandığınız kelimeyle “sakıncalı” bir duruşu temsil ediyor. Çünkü hareketin fikrî temellerinde soru işaretleri var.[/box]

Soru: Ya Oryantalistler’in ortaya koyduğu ve Modernistler’in kullandığı argümanlar doğruysa?

Ebubekir Sifil.- Evet, kasdettiğim sakınca ve soru işaretleri tam da bu noktada yatıyor. Oryantalistler’in, İslam araştırmalarında kullandıkları yöntemlerden tutunuz da, ortaya attıkları iddialara kadar -tek tük istisnaları bulunduğunu da teslim etmekle birlikte- İslam’a karşı önyargılı hareket etmediklerini düşünmemizi isteyenler, bizden, ya “çocukça”, ya da “çılgınca” davranmamızı bekliyorlar demektir.

Tıpkı Pavlus ve ondan sonraki din adamlarının Hz. İsa (a.s)’ın tebliğ ettiği Tevhid dinine ve İncil’e reva gördükleri muamelelerde olduğu gibi, İslam’ın ve onun kaynaklarının bize intikalinde temel fonksiyon icra etmiş olan “ilk nesiller”in de benzeri bir tahrip ve tahrif içinde olduklarını; müfessirlerin Kur’an’ı İlahî iradeye aykırı düşecek şekilde tefsir etmek suretiyle tahrif ettiğini, muhaddislerin hadis uydurduğunu, fakihlerin kendi anlayışlarım “din” diye kodifike ettiğini… hasılı geçmişten bize intikal etmiş ilmî birikimin, büyük ölçüde “yanlış” bir İslam anlayışının ürünü olduğunu, kullandıkları tabirler farklı olmakla birlikte özde bunu ifade edecek biçimde -Efgani- Abduh-R.Rıza çizgisinden, Seyyid Ahmed Han’a, Musa Carullah Bigiyeften Yaşar Nuri Öztürk’e, Hindistanlı, Mısırlı, Kazanlı, Türkiyeli… pek çok isme kadar- iddia etmeyen bir modernist var mıdır?

Dipnotlar   [ + ]

1.Sözü Müstakim Kılmak, Ebubekir Sifil, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, 3. Baskı, Sayfa 81 – 84
2.Bu söyleşi Milli Gazete’nin 3-4 Ekim-2000 tarihli nüshalarında yayımlanmıştır.
tarihinde gönderildi.

“Teoloji” “Din” midir? -Merhum Salim Öğüt

Müellifin “yeni bir teoloji onun yerini alır.” ifadesi, çok önemli bir tartışma konusunu daha gündeme getirmiştir. O da Teoloji ve Din konularının aynılığı veya ayrılı konusudur.

[ayraç]’ta bugün sizlere Merhum Salim Öğüt Hoca‘nın Modern Düşüncenin Kur’an Anlayışı eserinden  “Kur’an’ın Tarihsel Okunuşu” söylemlerine yaptığı bir tenkidi paylaşıyoruz. Hayırlı Okumalar…

[ayraç] | kitaba biraz mola…

Müellifin “yeni bir teoloji onun yerini alır.” ifadesi, çok önemli bir tartışma konusunu daha gündeme getirmiştir. O da Teoloji ve Din konularının aynılığı veya ayrılı konusudur.

Evet “din” ile “teoloji” iki ayrı konudur; dolayısıyla “din dili” ile “teolojik dil”de ayrı ayrı dillerdir. 1)Modern Düşüncenin Kur’an Anlayışı, Salim Öğüt, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 225-226

“Din dili” ile kastedilen nedir?

[quote]Bir ifadenin dinî olması için, onun salt tarihsel ve antropolojik bir ifade olma düzeyini aşıp, inanç bağlamında bir rol oynaması ve kanaate dayanan bir dil olma özelliğini taşıması gerekir.[/quote]

Daha açık söylemek gerekirse, ifadenin, her şeyden önce, normal bağlamlarda hayata karşı çok kapsamlı ve temel bir tutumu dile getirmesi ve bu durumu çağrıştırıcı özellikte olması; ikinci olarak da bu tutumun nesnesinin bir bağlanma ve teslimiyet nesnesi olması gerekir.2)Turan Koç, Din Dili, s., 6-7.

Salim Öğüt (Prof. Dr.)
Merhum Salim Öğüt Hoca (Prof. Dr.)

Din dili, daha açık söylemek gerekirse yaşayan imanın dili böyle, müminlerin anlayışlarını yöneten ve hayatlarına yön veren temel bakış açısı ve tutumları dile getiren dildir. Bu bakımdan din dilini, empirik dünyaya işaret eden veya tanımlar arasında ilgi kuran (analitik) bir dil değil, bizim nihai mukadderatımıza ilişkin kanaatlerimizin dile getirildiği bir dil olarak görmek gerekir 3)A.e., s. 7

Smart, Stare ve Allen gibi bazı düşünürlere göre bu dilin asıl kullanımı ve özü, “huşu duygusu” uyandıran bir dil olmasıdır. 4)A.e., s. 9

Din dili ile teolejik dil arasındaki ayırım: Dinî dilde hayata ve tanrıya karşı çok kapsamlı ve temel bir tutumun dile getirilmesi söz konusu olduğu halde, teolejik dilde “tanrı hakkında konuşma” üzerine konuşma durumu vardır. Bir diğer ifade ile din dilinde birinci şahıs dili esas olduğu halde, teolojik kullanılışında üçüncü şahıs diline geçilmekte, dolayısıyla burada içten katılma yerine, bir yerde sistemli bir öğretiye dayanan zihinsel kanaat ve yorumlar söz konusu olmaktadır.” 5)A.e., s. 12

Bir başka ifade ile din dilinde vecd, aşk, iman, ittiba, iltizam, teslimiyet gibi unsurlar bulunmalıdır. Dua, niyaz, münacat, iltica gibi hususlar bu dilin ana omurgasında yerini almalıdır.

Özetle ifade edecek olursak din dili kuru bir eleştiri dili değildir.

Dipnotlar   [ + ]

1.Modern Düşüncenin Kur’an Anlayışı, Salim Öğüt, RIHLE Kitap, İstanbul 2013, Sayfa 225-226
2.Turan Koç, Din Dili, s., 6-7.
3.A.e., s. 7
4.A.e., s. 9
5.A.e., s. 12
tarihinde gönderildi.

Modern İnsan – Ebubekir Sifil

RIHLE Dergisi 2.Sayı: Sünnet

[ayraç]‘ta bugün sizlere Modern İslam Algısı serisinden paylaşım yapacağız. İktibâs ettiğimiz pasaj Ebubekir Sifil Hocanın Rıhle Dergisi 2.Sayısında kaleme aldığı Modern Müslümanın Zihin Durumu ve Sünnet Algısı başlıklı makalesinde bir pasaj paylaşıyoruz. İnşallah bu makalenin devamını pasajlar halinde paylaşacağız. Hayırlı Okumalar…

[ayraç] | kitaba biraz mola…

“Modern insan” veya “Modern Müslüman” terkipleri ile “zamansal” bir durumu değil, bir bilinç durumunu kasdettiğimi belirterek başlamam isabetli olacak. Bu yazıda bu terkipler, temel kimlik kodlarını modernitenin belirlediği insan tipini anlatmaktadır.

[dropcap]M[/dropcap]odernite, “dünya hayat”ını öncelenmesi temelinde şekillendiği için modern insanın öncelikleri dünya merkezlidir. Modern insan eşyayı ve olayları değerlendirirken merkeze kendisini, kendi algı, heves, beklenti, menfaat ve rahatını koyar; şeyler ve kavramlar dünyasını da bu temel de yeniden dizayn eder.Dinlerin ve inanç sistemlerinin de bu çerçevede değerlendirme konusu olması tabiidir.

RIHLE Dergisi 2.Sayı: Sünnet
RIHLE Dergisi 2.Sayı: Sünnet

Bütün değerler, modern insanın merkezinde oturduğu bir yaklaşımla ele alındığı için modernite insanlık tarihinde yaşanmış en büyük kırılmadır. Geçmişte yaşanmış herhangi bir olayın ya da benimsenmiş herhangi bir değerin bugün farklı bir anlam ve çağrışım alanına sahip olması, modern durumun insanlık tarihinin bütünü karşısında arz ettiği esaslı farklılığın göstergesidir.

Moderniteye karakterini veren unsurları iki başlık altında toplayabiliriz: Dünya merkezlilik ve Tarihsellik. Moderniteyi oluşturan diğer bütün unsurları bu iki başlığın kapsamında ele almak mümkündür. Devam edecek.